Tahayyül İle Tasavvur Arasında - 4


Gerçek sanatçı sınır tanır

Muhafazakarlık ve sanat arasındaki ilişkiyi irdelemek üzere yola çıkmıştık. Ancak tartışma zeminini Türkiye'nin mazisiyle kurduğu sıkıntılı ilişki nedeniyle geniş tuttuk. Kısaca; kültürel arkaplanı anlamadan işin içinden çıkılamayacağının farkında olmalıydık...

Bize göre; sanat ve sanatçının hassas davranması gereken dört konu bulunuyor: Çıplaklık, şiddet tasviri, milliyet ve din. Ancak burada sanat nedir veya nasıl olmalıdır, sorusunu tartışmayacağız. Çünkü sanat açık ve seçik bir 'olay' değil. Ayrıca sanatıyla ilgili tartışmaları çoğu kez sanatçının bizzat kendisi ister. Sol-sağ ya da dindar-laik ikilemine girmeden sanat konusunu değerlendirmek işin en doğrusudur. Dini hisleri incetmek istemeyen bir sanatçı dindar olmak zorunda da değildir. Tabii bu ayrım, analitik nedenlerle, bir ülkede sanat düşmanlığını ortaya dökmek için, yapay şekilde yapılıyor. Örneğin ülkemizde çıplak kadın resmi ya da heykeli ekseriyetle yadırganır. Bu yalnızca ülkemize özgü bir durum da değildir. Kısaca; estetik boyutuyla sanat, eğlence ve vakit geçirmenin ötesinde bir şeydir. Eleştirilmeksizin ve tartışılmaksızın anlaşılmaz..

'Eleştirel' sanat anlayışı kamuoyuna yansı(tılı)rken ihtiyatlı olmayı gerektirir. Halbuki sanatla iştigal edenler bu noktayı görmezden gelerek hata ediyorlar. Son günlerde şahit olduğumuz gibi; ideolojik kışkırtıcılığı veya siyasal meydan okumayı marifet sayıyorlar. Sanat dünyasında daha yanlış başka ne olabilir ki? İzleyicideki etkisi – olumlu ya da olumsuz – nasıl olursa olsun; sanatçının saygılı yaklaşımı hem eleştiriyi azaltır hem de toplumu germez. Peki, sanatçının uzlaştığı bir dünya olmalı mıdır?

Sanatın önce 'provakatif' olmaması gerekiyor. Doğal olarak sanat her zaman kendine açık alan açar; ama ona zoraki bir 'misyon' yüklemek haksızlıktır, zira o görev bu kez onun yarattığı alanı işgal edecektir. Kültürel her etkinlikte görüleceği üzere sanat alanında da zaman israfı sözkonusudur, çünkü sanatı 'fayda' ya da 'çıkar' kategorisi içinde değerlendiremeyiz. Sanat ile tecrübe ettiğimiz şey, kendi düşünsel sınırlarımızı aşmayı sınadığımız bir yetenektir aslında. Ki sanat, düşünce özgürlüğünden çok düşünme eylemine sevk eder insanı. Sanatçının - hangi gerekçeyle olursa olsun - sergilediği muhalif tutum, siyaset ve sanat ilişkisi dışında ele alınmalıdır. İki olgu arasındaki gerilimden beslenen bir sanat anlayışı kendine – yereli aşan ve evrenselliğe koşan – yeni bir tecrübe alanı yaratacaktır.

 

Öznelliğe duyulan güven kayboldu

Eleştiri kelimesi Batı'da, Antik Yunan’da 'kritikos' sözcüğünden türetilmiştir.  Bir şeyi fark edebilme ve ayırt edebilme yetisini kullanmakla ilgilidir. Gerçeklerin dokusundaki çizgileri itekleyen her eleştiri aynı zamanda 'sanat' kabul edilmektedir. Örneğin; özne veya nesne konumundaki iki insan karakterini açığa çıkaran belgesel ve kurgusal ayrımında bu nitelik hemen görülebilir.

19.yy sonlarında türetilerek Osmanlıca’ya kazandırılmış ve oradan da bugün kullandığımız eleştiri sözcüğünün kökü, Arapça tankid ve nakada , yani gagalamak ve iğnelemek gibi son derece rahatsız edici ve tehdit içeren bir eyleme, yani nakite uzanıyor. Belki de bu yüzden eleştiri, Türkiye'de para ve güce sahip olanın varlığını sağlayan koşulların aşağılanması olarak algılanıyor.

Sanatın etkisi; görünebilir, söylenebilir ve düşünülebilir olanın, hatta imkansız duranın  görselleştirilmesinde yatar. Bu tasarımla ilgili bir durumdur. Eleştirel sanat ise, politik etkisinin estetik mesafe koyarak sağlandığını bilen bir sanattır. Bu etkinin de zaten bir güvencesi yoktur. Aslolan çağa sanatını, sanata özgürlüğünü vermektir. Peki, o zaman özgürlük nedir? Bu konuda büyük resme bakmak gerekiyor. Akıl ve yargı sayesinde, biz sadece fiziksel değil, aynı zamanda bilinçi varlıklarız. Bu nedenle, doğanın hayatımızı tümden belirlemesine müsaade etmiyoruz! Yani artık doğaya tabi değiliz, aksine onun gücünü hayatın her alanında insanlık yararına akıllıca kullanabiliyoruz.

Ve yine duygularımız ve hayal gücümüz sayesinde, eserlerimizde tezahür eden, böylece ufkumuzu genişleten güçlü bir sinerji yaratırız. Demek ki özgürlük, insanı insan kılan şey, kendisini, yaşamını ve çevresini ustaca tasarlama ve geliştirme kabiliyeti anlamına geliyor. Bir zamanlar devrimci bir bakış açısıydı bu. 15.yüzyıldan itibaren hem yönümüzü hem düşüncemizi belirledi. Çağdaşlık fikri bu temel üzerine inşa edildi: Onur, saydamlık, eşitlik, sorumluluk, hoşgörü, düşünce özgürlüğü insanlığın yol haritasını belirleyen ilkeler oldu.

Ancak Fransız Devrimi'nden sonra insanlık için çığır açan bu 'reçete' anlamını yitirmiştir. Çünkü öznelliğe duyulan güven kayboldu. İnsanı zayıf, bilinçsiz ve tehlikeli gören eski anlayış geri döndü. Bu arada, insan nispeten önemsiz ve dış etkilere açık, kararsız bir varlık olarak gösterilir oldu. Şüphesiz bu bakış açısı yeni değil. Batı'nın özne krizi Nietzsche'den Weber'e, Freud'dan Sartre'ye 20.yüzyıla damga vurmuştur. Öyle ki, Weber ayarında bir sosyolog bile toplumun 'rasyonalleşmesi' ve 'bürokratik egemenliğin yerleşmesi' karşısında insanın bir iddiası kalabilir mi, diye endişeye kapılır. Kafka, öykü kahramanlarını atsız kitleler ya da körleşmiş ideolojiler arasından seçer. Adorno, bireyin özerkliğini ancak 'sanat' ile koruyabileceğini ya da kendisini kurtarabileceğini söyler.

Özgürlük 'nirvana' değildir

II.Dünya Savaşı Batı'nın aklını başından alır. İnsanın akıllı varlık olduğu şüphesi uyanır. Özellikle sol kökenli 'postmodernist' Fransız aydınların etkisi artar. Sosyal bilimlerde özne'nin yapıbozumu başlar. Bu 'anti-özne' felsefesinin kökleri – Kamboçya'da iktidarda bulunan Kızıl Kimerlerin insanlık dışı zulümlerinden tiksinen ve Marxizm ile yol ayrımına gelen – sosyalist aydınlara uzanır.* 

70li yılların sonlarına doğru Hegel'in tarih felsefesine ve ilerleme fikrine karşı 'evet isyan' gösterileri başlamıştır. Ancak bu itiraz hedefini şaşırmış; öznellik ile birlikte özne de taşlanmıştır.  Sonuç malum: Derida, Foucault ve Lyotard için insan artık 'aktör' değil, yalnızca bir sürecin 'ürünü'dür.** Hitler ve Stalin gerçeği bu radikal dönüşümün, yani beşeri özgürlüğün inkar edilmesinin arkaplanını oluşturur ama zihniyet değişimi totaliter ideolojilerin bıraktığı izleri silemez! Aksine kaderci tasavvurlar toplumsal ve siyasal yaklaşımlara siner. Somut örnek vermek gerekirse; doğal kaynakların sınırlı olduğu fikri veya küreselleşme yüzünden politik aktörlerin çaresiz kaldıkları zikri postmodernist anlayışın tipik tezahürleridir.

Bu nedenle 21. yüzyıla girerken, Batılı kültürün temel bir özelliği olarak 'azalan öznellik' den bahsedilebilir. Bu gelişmenin insanlığa fayda sağlamayan, aksine zarar veren, ve hatta tarihi bir başarısızlık olarak ilan edilmesinin zamanı gelmiştir. Türkiye solu ve sağı iyi bilmelidir ki, özgürlük 'Nirvana' değildir. Özgür olmak için mutlaka çağdaş olmak gerekmez. Hürriyetimize her zaman sınırlar konulmuştur. Yatağa düşmüş hasta beden dahi kişiye yük değil midir? Binlerce yıldır insan karnını doğurmak ve barınak bulmak için çalışmak zorundadır. Eğer Hegel; özgürlük ''ihtiyacı kavramaktır'' diyorsa, yanlış düşünmediğini ikrar ederiz sadece. Çünkü dinde hak yoktur, mesuliyet vardır. Hak meselesini, Batı medeniyeti ortaya atmıştır. O zihniyetten de kapitalizm doğmuştur. Zorunluluk ile özgürlük arasındaki diyalektik Kant'dan Marx'a dek pek çok Batılı düşünürü elbette meşgul eder. Fakat insan ve toplum hayatında 'vakia' özgürlüğü ol(a)maz! Örneğin; ekonomik büyüme ya da gelir azalırsa yaşam standartı düşer veya her hatalı karar insan ve toplum hayatına olumsuz yansır. Bu akibetten kaçış özgürlüğü yoktur. Dünyaya geldik, onu ve kendimizi nasılsa(k) öyle bulduk. Marx'ın belirttiği gibi, insan yetenekleriyle hem kendini hem de dünyayı değiştirdi; ama kendisinin belirlemediği veya koymadığı şartlar altında mücadele vererek. Bu çabayı Nurettin Topçu 'sorumluluk ahlakı' olarak niteliyor. Mutluluk, sorumluluğu yerine getirdikten sonraki ruh halimizdir, diyor. 

O halde özgürlük en yalın şekliyle, edindiğimiz ve savunduğumuz düşünce, bilgi ve yeteneklerin sorumluluğunu - tasarlamadığımız bir yaşam alanında onların nasıl uygulanacağına karar verip - üstlenmek demektir. O eylemi kendimizden başka hiç kimse gerçekleştiremez! Evet, 'sistem' insanları değiştirebilen beşeri aygıttır. Ama asıl olan bireydir, düzen değil.

Dolayısıyla insana yatırım yapan her düşünce saygındır, makbuldür, üstündür...


*Pol Pot'un Fransız Komünist Partisi 'tedrisatından' geçtiğini hatırlayalım! 

**Foucault, Nietzsche'yi; Derida, Heidegger'i söylemlerini metafizikten arındırarak güncellemiştir.