Tanpınar'ın izinde Paris


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirlerinde yalnızca Baudelaire ya da romanlarında sadece Marcel Proust yoktur. Fransız ressamların payını da ayırmak lazımdır. Sanatına yön verenler arasında modern Fransız ressamları ilk sırada gelir. Tanpınar günlüklerine 1953 yılında çıktığı ilk Avrupa seyahati esnasında Paris’te tuttuğu notlar ile başlar. Önce her şeye hayran olur ama bu hayranlığın arkasında “daha derinde bulunan aleme” gitmenin zorluğunu görür ve sorar: “Paris bu muydu?”. Paris'deki ilk günlerinde can sıkıntısı duymasında her ne kadar Fransızcayı unuttuğunu düşünmesi rol oynasa da 'Garp' ve 'Şark' arasındaki sıkışmışlığın bir yansıması vardır. Parçalanmış zaman ve sürekli geç kalmışlık fikri ile boğuşan Tanpınar’ın ruhunda asıl fırtına şimdi kopmuştur. Çünkü Tanpınar, kendi tabiriyle “Paris potası”na girmiş, ilk aşkı ile buluşmuştur artık. İlk ziyaretinin üstünden yedi yıl geçtikten sonra Tanpınar tekrar Paris'e gelir. Sıkıntı yerine rahatlama hakimdir duygularına. Olgunluk döneminde Sartre ve varoluşculuk problemini değerlendirmeye çalışmaktadır.

Le Procope Voltaire'in ikinci eviydi. Fransız Devrimi bu Cafe'de hazırlandı. Aydınlanma ateşi orada yakıldı. Tanpınar'ın Paris'te en keyif duyduğu anlar Voltaire'nin masasına oturduğu zamanlardır.
 

Tanpınar’ın güzel sanatlara karşı doğuştan büyük bir ilgisi vardır.  Paris’te büyük bir heyecanla sergilere koşar, müzeleri gezer. Tiyatroya, sinemaya, konserlere gider. Gördüğü olaylar/eserler/kişiler hakkındaki görüşlerini sürekli kaydeder. Örneğin; ilk izlenimlerine göre “Parisi resim zapt etmiş”, “resim kitapla beraber sokağa akmış”tır.  Musee de l’Art’taki Picasso sergisini ziyaret etmiş, bir resim eleştirmeni gibi davranarak eserlerini niçin beğenmediğini yazmıştır. Ama Monet ve Sisley'den aldığı ilhamla düşünür, Renoir'den müthiş etkilenir. Van Gogh tablolarını izlemekten keyif alır. O tablolar hakkında yaptığı her yorumu günlüğüne geçirir. Günlükler aynı zamanda onun akıl defterleridir. Kişiliği ve kimliği üzerine o kayıtlardan çok şey öğreniriz: “Her iki [Paris] seyahatimde de hiç mesud değildim. Kökümden beslenemeyeceğim hiçbir şey beni tam mesud etmiyor. Fakat ben ne zaman yer sahibi oldum? Burada kendi evimde, masamın başında bile yersiz değil miyim? Bir başka kapının dışına bırakılmış gibi yaşamıyor muyum?

Tanpınar’ın tek ilgi alanı tabii ki resim sanatı değildir. Huzur romanında kahramanımız Mümtaz Fransız şair Baudelaire’de “kendisini” bulur. Bursa’da Zaman ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü vakti kuşanmış eserlerdir. O kitaplarda Fransız düşünür Bergson’un etkisi hemen hissedilir. Pozitivizmin kurucusu Comte'nin aksine Bergson dünyamızda 'iki ayrı gerçek' olduğunu savunmuştur. Bu gerçeklerden biri duyularımızla algılayabildiğimiz fiziki, diğeri duyularımızın dışında var olan metafizik gerçekliktir. Tanpınar’ın eserlerinde her iki olguyu ucundan sorunsuz yakalarız.

Louvre Müzesi'nde sergilenen Mona Lisa tablosu da Tanpınar’ın çok dikkatini çekmiştir. Mona Lisa, Leonardo da Vinci için ne ise Huzur romanındaki Nuran da Mümtaz için odur. Huzur’da “sertleşmiş yüzü, darılmaya hazır gibi duran küçük ve toplu çenesi, kısık gözleri“ ile betimlenen Nuran için “çantası üzerinde kilitlenen elleri” ifadesi manidardır. Ahmet Muhip Dıranas bu bağlamda; hocası Tanpınar’ın ilk dersteki “Benim sanata tutkunluğum Jakonda’nın[Mona Lisa] ellerine o gün duyduğum aşkla başlar” itirafını nakletmektedir.

Tanpınar'ın sanat tutkusu Louvre Müzesi'nde sergilenen Mona Lisa'nın ellerine duyduğu aşkla başlar.

Tanpınar'ın sanat tutkusu Louvre Müzesi'nde sergilenen Mona Lisa'nın ellerine duyduğu aşkla başlar.

 

Resim Tanpınar'ın dünyasında önemlidir, çünkü o ''bütün ruhu ile dış âleme açık'' bir şahsiyettir. Özel hayatındaki tüm sancılara rağmen dış dünya ile bağını koparmadan yaşamıştır. Şiirlerinde bireysellik(iç dünya) öne çıkarken romanlarında toplumsallık(dış dünya) ağır basar. Ressamın tuvalde fırçasıyla yaptığı resmi Tanpınar şiir ve nesirde kelimelerle çizer. Yazılarında sürekli 'güneşi' takip eder. Ancak bu 'trend' 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Rönesans ressamları kapalı mekânlar kullanırken, modern dönem ressamları açık mekânları seçmişler, ışık ögesini kullanmışlardır.

Tanpınar’ın çok sevdiği ressam Claude Monet 1874’de açılan toplu bir sergiye “Impression” [İzlenim] adını taşıyan bir eserle katılır. Monet, günün farklı saatlerinde değişen ışık açılarını yakalamaya çalıştığı eser(ler)inde sabit duran nesnelerin, ışık-gölge etkisiyle dönüşüme uğrayarak görünümlerinin değiştiğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Keza yarattığı 'izlenimcilik' akımında görmek ve görülmek esastır. Tanpınar’ı etkileyen bir başka ressam Alfred Sisley olmuştur. Onun su yüzeyinde oluşan ışıltı, parıltı, ışık efektleri Tanpınar’ın eserlerine yansımıştır. Ki ışığın sudaki yansımasına dair ifadeler en çok Huzur’da kullanılır. Kısaca; Yahya Kemal’in resimsizlik diye yakındığı durumu Türk edebiyatına taşıyan, yani empresyonizmi edebiyata uygulayan ilk sanatçıdır Tanpınar.

Tanpınar'ın en sevdiği üç ressam Monet, Sisley ve Renoir bir çok ünlü resmi işte bu köşede yapmışlar.
 

Tanpınar’ın ilk romanı olan Mahur Beste aslında Huzur’un alt yapısını oluşturur. Huzur da Aydaki Kadın’ın temelidir. Bu üç roman arasında mutlak bir ilişki bulunmaktadır. Birbirini bütünleyen ve de geliştiren bir doğrusallık. “Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim” cümleleri ile başlayan son romanı bireye geri dönen Tanpınar'ı ele verecek nitelik taşır. Bu romanda yine Paris arz-ı endam eder. Suat, Paris’te resim üzerine eğitim görmüş ve yenilikçi bir ressamı 'dillendirir'. Leylâ’nın daveti tam da güneşin batmasına yakın saatlerde başlar. Güneş perde perde inerken de çevrede yarattığı ışık renk oyunlarına devam eder. Kısaca; Tanpınar'ın hiçbir romanında tesadüf yoktur. 

Tanpınar'ın eserlerinde ünlü ressam Renoir’ın adı sıkça geçmektedir. Renoir'in resimleri sanki Tanpınar’ın zihnine nakşedilmiş gibidir. Aydaki Kadın'da Tanpınar’ın esin kaynağı büyük olasılıkla Pierre-Auguste Renoir olmalıdır. Zira Fatma’nın ağzından sürekli Renoir anlatılır. Renoir’ın tabloları incelendiği vakit Fatma’nın söylediği tüm renklere ulaşılır. Tuval üzerinde güneş ışığının etkilerini canlandırmayı başarmış olan Renoir Fransızların tabiriyle bir “bonheur” [mutluluk] ressamıdır. O mutluluğu da güzel kadınlar ile birliktelikte bulmuştur. Keza Emile Zola'nın Kadınlar Cenneti romanının çizimlerini severek üstlenir. Bu bağlamda Tanpınar’ın 1953 yılında Paris’ten Adalet Cimcöz’e yazdığı bir mektupta “Dünyada iki hasretim vardı, biri Paris biri de güzel kadın. Burada ikisini de kaybettim” dediğini hatırlayalım. İşte bu mektubu yazan Huzur’daki Mümtaz’ın ta kendisidir. İstanbul’u Nuran’da, Nuran’ı İstanbul’da bulan, şehir ve kadın özlemi çeken yalnız bir adamdır o.

Türk edebiyatında resim ve renk çığırı ilk Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt romanı ile başlar. Roman kahramanı Celal Bey Paris’te resim eğitimi almıştır. Bu akım Servet-i Fünun döneminde Halit Ziya (Mai ve Siyah) ile devam eder. Aydaki Kadın’ın diğerlerinden farkı şu: Kahramanı resim sanatının tüm inceliklerini de bilir! Tanpınar’ın resim sanatına aşırı düşkünlüğünü sözkonusu romanlarından çıkarmak bile mümkün. Renoir’ın açık etkisi görülen Aydaki Kadın’da birçok defa mavi renge değinilir. Renoir’ın tablolarından birinin ismi Maviler İçerisinde'dir. Yine Renoir’ın, Gabrielle Aynasının Önünde isimli bir başka tablosu vardır. Tanpınar’da ise ayna sır dolu bir eşyadır. Maziye dönüşü simgeler bir bakıma. Renoir'in tablolarında bunu keşfeden Tanpınar, neredeyse her eserinde aynayı joker olarak kullanmıştır. Zaten yakın çevresi bu durumu bilmekte ve Tanpınar'ın 'perspektive' kelimesini çok sevdiğini söylemektedir. Onun Doğu ve İslam'a bakışında bu kavram kilit işlevi görür. Tanpınar çıktığı o burçtan hiç inmez. Doğu artık ne sanaldır ne de gerçek...

 

Not:

Mahur Beste'de Tanpınar medeniyet meselesini de tartışır. Sabri Hoca, İsmail Molla ile konuşurken özeleştiri yapar ve onun yüzündeki ifadenin “hayatları tam olmayanların” haline benzediğini söyler. Yerli ve milli bir duruş sergilediğini düşündüğümüz Sabri Hoca'nın ağzından bir ürperti içerisinde “Şark yok, şark öldü. Bizler yetimiz. Unutmaktan başka çaremiz yok. Yetimlikten kurtulmak için unutmalıyız.” cümlesi dökülür. İşte bu tavır Tanpınar’ın tamamen 'Garpçı' olduğu Paris günlerini hatırlatmaktadır. Ancak mektupları dikkatli okunduğu vakit; benim 'Üç Tarz-ı Medeniyet' olarak tanımladığım 'Paris-Berlin-Londra' üçgeni için takdire şayan tespit ve tenkitler görmekteyiz.