TÜYAP Kitap Fuarı Ekseninde “Felsefe ve İnsan”


Bu yılki TÜYAP Kitap Fuarı'nın ana teması “Felsefe ve İnsan” dı. 

Bu bağlamda; Türkiye'de felsefe var mı, sorusu zihinleri kurcalamadı değil. Bana göre; Kelam, Felsefe karşısında her zaman avantajlı konumda olmuştur.  Batı'ya dönük önyargılar baskın gelmiş, ve felsefe toplum nazarında 'şüpheli' duruma düşmüştür. Yani, imajı zedelenmiştir.

Sosyal Bilimci olarak; meseleye bakarken hem avantajlı hem de dezavantajlı sayılırım. Örneğin, sosyoloji felsefe kafesinden kaçmış bir disiplindir. Rakamlarla daha çok uğraşır, sahaya inmekten üşenmez... 

Halbuki; buhran zamanları felsefenin pike yaptığı yıllar olmuştur hep. Modern Batı düşüncesi 'Feodalite'den 'Burjuvazi'ye geçerken doğmadı mı? Bugün de yeni bir dönemin, hatta dönüşümün eşiğindeyiz. Köhnemiş bir düzeni değiştirmek için öncelikle eğitim sisteminin elden geçirilmesi ve ayrık otların temizlenmesi gerekmektedir. Tıpkı 'Aydınlanma Çağı'nda olduğu gibi.  

Ancak felsefe hiç bir zaman bir çözüm mercii olmamıştır ve olmayacaktır. İnsanların bakışını  sürdürdükleri hayat üzerine çevirmek ve bir nebze kafa yordurmak onun hedefi olabilir en fazla. Sosyal hayat onların tahminlerinin üzerinde karmaşık hal aldı. Felsefenin görevi bunu artırmak değil, en basit cümlelerle kafa karışıklığını gidermek olmalıdır. 

Anlaşılmamaktan yakınan - sanki başka bilim dalları kolay anlaşılıyor! - Felsefe yüzünü halka dönmelidir, Yunus Emre'nin diliyle söylersek, 'Kamu âlem birdir bize ' demelidir. Antik Çağ 'Talk Showcu'su Platon Diyalogları'nda halkı konuşturur, Aristo yalın bir dil kullanır. ''Saf Aklın Eleştirisi''nin üslubu yerden yere vurulmasaydı, eminim Kant daha farklı yazardı. Sonuçta her düşünür  toplumun her kesimine erişmek ister. Eskiye göre imkanlarımız fazla. İnternet sayesinde her insan 'insanlık' ile yüzleşiyor. Hergün varlık alemini yeniden keşfediyor. Felsefe ile uğraşanların bu gerçeği dikkate alması lazım. 

İslamcılık, Ülkücülük ya da Solculuk gibi ideolojilerin doğduğu yıllarda ve şartlarda her teknolojik ilerleme ve her açılan fabrika yeni işyerleri ya da yeni pazarlar müjdeliyordu. Şimdi öyle mi? Aksine her yenilik iş alanlarını azaltıyor ama verimliliği artırıyor. Dijital dünya fikrinin ardında insansız üretim anlayışı yatıyor.  Ve insanların çalışmadan para kazanacakları günler çok uzak değil! Sanayileşme başlıbaşına bir sınıf değiştirme töreniydi. 19. yüzyılda köylüler işçilik yoluna koyulmuştular. 21. yüzyıl içinde avukatların ve hekimlerin akibeti ne olacak? Kimse bilmiyor. Fakat IBM'in geliştirmekte olduğu 'WATSON'un bir çok meslek erbabının ekmeğini elinden alacağı kesin! Peki, düşünce eylemini makinalarının devralmasına nasıl bakıyor Türk Felsefesi veya İslam Kelamı? Onu duymak ve okumak hakkımız!

Aydınlanma Çağını geride bıraktık. Felsefe topluma şekil ve yön verecek konumdan çıktı. Soru basit aslında: Kurulan Yeni Dünya'da Türkiye yerini alırken Felsefe bize ne sunabilir? Bir gelenek olabilseydi, yeni koşullar altında, sorunlar üzerine yeniden düşünmemizi kolaylaştırırdı belki. Başka bir şey değil..Atina Demokrasisi krize girdiğinde Felsefe ivme kazanmıştı. Dünya'da ve Türkiye'de demokrasi tekrar krize girdi ama felsefecilerin ağzını bıçak açmıyor. Bu konuda bir tek onları suçlamayalım, zira siyaset kurumu da eski işlevini yerine getiremiyor. Siyasette yeni arayışlar sürerken eleştirel bilinci canlı tutmak felsefecilerin işi olmalıdır, diye düşünüyorum.

İşte, son 'cinsel istismar' tartışması bunun canlı kanıtı. Politikacılar bir 'vakıa'dan yola çıkarken anladıkları 'hakikat' kavramı subjektif, yani yalan ve kurguya dayanıyor. Her türlü nesnelliği ortadan kaldıran ve  'Realpolitik' diye yutturulan şeyin gerçeklerle bir ilgisi yok. Yeter ki, muhalefet olsun anlayışı, ülkenin enerjisini tüketiyor, toplumsal dengeleri sarsıyor. İbni Sina; 'Görmek istemiyenlerden başka daha kör kim olabilir?' sorusunu boşuna sormamış. Gerçek olan şu ki; insanlık sancılı bir döneme giriyor. Sağ ve sol ideolojiler ömrünü tamamladılar. Sağ ve sol partiler ekonomik pencereden olaylara yaklaşırken, bu tekdüze bakışı sorgulamak isteyen hemen herkes dışlanıyor. Siyasette mutabakat değil, gerginlik aranıyor. Muhafazakar çevreler, Türkiye solunun mezhepçi ve etnikçi yapısından kurtulmasına katkı sağlayarak Türkiye'de sağlıklı bir muhalefetin doğmasına yol açarsa, ülkeye çok büyük iyilik etmiş olacaktır. Özal'dan beri sağ partiler araştırma şirketlerinin kamuoyu yoklamalarını dikkate alırken, sol partiler - iktidar hasretiyle yanmaktan olmalı - bağırıp çağırmaktan öteye gidemiyorlar. Atatürk'ü mezarında ters yüz eden Doğan Avcıoğlu ve Yön Hareketi'nden bu yana halkın hissiyatını okuyamamak, düşüncesini kavrayamamak Türkiye solunun kaderi oldu neredeyse.

İstiyoruz ki, şairler ve düşünürler gidişata sessiz kalmasınlar. Böyle bir ortamda konuşsalar ne olacak? Ülke yönetimini ellerine teslim etseniz, üç haftaya kalmaz devrilirler. Cumhuriyet idaresi kurulurken bir çok yazar sorumluluk aldı, üzerlerine vazife olmasa bile, eserleriyle siyasetin önünü , siyasilerin ufkunu açtı. Falih Rıfkı ve Yakup Kadri ile Elif Şafak ve Orhan Pamuk bu yönüyle karşılaştırılabilir mi, Allah aşkına? Avrupa'da da durum farklı değil aslında. 20. yüzyılın ikinci yarısında Batı'nın vicdanına seslenen Adorno ve Sartre gibi bir kaç aydın vardı.  Şimdi onlarda kalmadı. Türkiye bu alanda daha fakir. Neden acaba? Çünkü ister sosyolog, ister iletişimci ister siyaset bilimci ol; ölçmek ve tartmak zorundasınız bugün. Bilgisayardan kurtuluş yok. İdeoloji Çağı kapandı, ve ideolojiler tarihin çöplüğüne atıldı! Aslı astarı olmayan 'spekulatif' teoriler toplumların karnını da beynini de doyurmuyor artık. Sözde aydınların evinde sus pus oturması, siyasi fırsat yakalayınca da öykünmeye başlaması tesadüf sayılmaz. Miadını doldurmuş 'doneler' ile ne toplumu avutabilir ne de yeni paradigmalar yaratabilirsiniz. En fazla yöneticilere  konuşma metni hazırlarsınız. Ve etkiniz bununla sınırlı kalır.

Aynı şekilde Felsefe ve Felsefeciler de benzer bir kısır döngünün içindedir. Üniversitelerde meta düzeyinde sayısız sorulara yanıt ararlarken, sokaktaki vatandaşın yaşamıyla ilgili bir 'dürtü' taşıyorlar mı acaba? Gerçi kamuoyunun bu akademik yüzleri tanıdıkları söylenemez. Toplumun geleceği ile ilgili endişe ve kaygıları bulunuyorsa da anlamış değiliz. Soralım öyleyse kendilerine: Felsefe niçin var?  Örneğin; Platon veya İbni Rüşd sürekli bilgi ürettiler. Sonuçta içinden çıktıkları toplumu 'ıslah' etmek gibi bir dertleri vardı. Farabi Medinetü'l Fazıla  ile Seyfüddevle'nin, Eflatun  Politeia ile Perikles'in rolünü çalmaya kalktı. Türkiye'nin en ünlü yazar veya düşünürünü 29 Ekim'de Cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçirelim, acaba  ne değişir, merak ettiniz mi hiç? Hiçbir şey! Çünkü siyasetin toplumu biçimlendirme yetkisi  - iletişim teknolojileri yüzünden - budanmış haldedir. Bilfiil siyasete katılan şair ve yazarların durumu işte ortada. Kimse de onlara kucak açmış beklemiyor. 

Felsefe; hayata anlam yüklemekse eğer, toplumun arasına karışacak bir düşünür neyi nasıl etkiler, onu da Felsefeciler araştırsın. Görelim bakalım...