Mevcut yönetimlere karşı olanların hatta taraftar olanların kendi toplumlarına yönelik acımasız eleştirileri bizim toplumumuza özgü değil, modern toplumlara özgü bir sorundur.
İnsan, kendisine ait olmayan büyük bir hafızanın içine doğar. Bu hafıza, tek tek insanların hatıralarının toplamı değildir; nesiller boyunca biriken ortak tecrübelerin, inançların, sembollerin ve anlamların oluşturduğu toplumsal bellektir. Dil, din, tarih, hukuk, gelenek, sanat ve ortak acılar bu belleğin taşıyıcılarıdır.
Korku kavramının bir yönetim aracı olarak yüksek dozda, çeşitli yöntem ve araçlarla düzenli biçimde kullanılması kitleleri duyarsızlaştır. Onları kendi sıradan istek ve ihtiyaçlarına odaklayıp, duyarsız yığınlara dönüştürür.
İnsan davranışları iyi ya da kötü bir öz'e göre değil, insanın içinde bulunduğu şartlara ve denetim mekanizmalarına göre şekillenir. Bu nedenle medeniyet kurmak, kusursuz bireyler yetiştirmekten ziyade, kusurları denetleyip sınırlandıracak adil kurumlar ve hesap verebilirlik inşa etmektir.
Modern demokrasinin vaatleri ile gerçekleri arasındaki uçurum, sermayenin çıkarlarının kamu yararı olarak sunulması ve dijitalleşmeyle birlikte siyasetin itibar kaybı yaşamasıyla derinleşen bir politik krize işaret ediyor. Bu, güvencesiz yaşam koşullarıyla prekaryayı ortaya çıkaran ve klasik kurumlar ile entelektüellerin etkisini zayıflatan kriz, tamamen yeni bir zemin yaratmayı zorunlu kılıyor.
Bu metinde, demokrasi kavramının dilbilimsel kökenleri (etimolojisi), dayandığı bilgi felsefesi temelleri (epistemolojisi) ve Antik Yunan’dan küresel moderniteye uzanan kavramsal-tarihsel dönüşümü akademik bir metodolojiyle çözümlenmektedir.
Bir devletin kalıcı meşruiyeti salt askeri güce veya fiili duruma (de facto) değil, hukuki haklılığa (de jure) ve ahlaki tutarlılığa dayanmalıdır. İsrail’in devletleşme süreci ve mevcut egemenlik pratiği; Yerli halkın rızasını dışlayan kurucu şiddeti ve etnik/dini ayrımcılığı anayasal norm haline getiren bir rejim yapısı ile karakterize olduğundan akademik literatürde gayrimeşru ilan edilmektedir.
Despotik bir yönetimin parçası olan memur da bu durumdan sorumludur, bir kötülük varsa onun parçasıdır. Bu noktada Zygmunt Bauman “Kişinin ayartılmaya izin vermesi günahkarca bir eylemdir, Bundan ötürü ayartılara teslim olmak cezalandırılmayı sonuna dek hak etmektedir.” der.
Hakan Şükür Dünya Kupası tarihinin en hızlı golünü attı. O gol FIFA'nın rekorlar kitabında hâlâ duruyor. Ama Türkiye'de yayın organlarının büyük çoğunluğu yıllardır o ismi telaffuz etmiyor. Arşiv görüntüleri kaldırılıyor. Onun oynadığı maçlar, attığı goller gösterilmiyor. Bu nedir? Bu devletin "gaslighting" yapmasıdır.
Bu yazı serisinde Batı’nın ahlaki bağlamda görünümünü ele alan Zygmunt Bauman ile Leonidas Donskis’in felsefi-sosyolojik bir sohbet biçiminde yazmış oldukları Ahlaki Körlük / Akışkan Modernlikte Duyarlılığın Yitimi adlı kitabını Türkiye perspektifinden anlamayı deneyeceğiz.