Bir Tartışma Vesilesiyle Yüzyıllık Hukuksuzluğumuz (I)

17 Haziran 2020

 

  1. Giriş

Aylar öncesinde Kemal Gözler’in bazı hukuk fakültesi dekanlarının hukukçu olmadıklarına dair tespit ve değerlendirmeleri[1] üzerine, Emir Kaya[2] ve Ertuğrul Uzun & Kasım Akbaş’ın[3] dahil olduğu hukukun, hukuk eğitimi ve hukukçunun niteliğini sorgulayan “kısmen akademik” bir tartışma yaşandı. Bu tartışma gerek dahil olan akademisyenlerin kimlikleri, gerekse ele alınan konunun önemi dolayısıyla ilgi çekici olması yanı sıra akademik dünya için yeni bir açılım sağlama adına ümit verici bir mahiyet taşıyordu.

Önce bu tartışmaya doğrudan dahil olarak, tartışılan asli ve tali konular hakkındaki kanaatlerimi beyan etmeyi düşünmüştüm. Ancak o sıralar başka konulara ilişkin yoğunluğum yüzünden, gündemdeyken bu fikir alışverişine dahil olabilme şansı yakalayamadım. Bu gün dönüp baktığımda ise, salt bu spesifik tartışmaya ilişkin bir analiz yapmanın yararlı olsa bile, içeriğinde tartışılan konuların hak ettiği ölçüde ve sistematik tarzda ele alınmasına izin vermeyecek olması açısından yetersiz olacağı kanaatine vardım.

Bu sebeple, bu tartışmayı vesile ederek ve özüne ilişkin bazı tespitlerden yola çıkarak Ülkemiz hukuk ve hukukçu gerçekliğini birbirini takip eden farklı yazılarla ele almayı deneyeceğim.

Şöyle bir yöntem takip edeceğim. Öncelikle bu ilk yazıda, vesile olan tartışmada ele alınan konuların neler olduğu, niçin ve nasıl gündeme geldiği, tartışmanın taraflarının neyi eleştirip neyi savunduklarına ve bu tartışmadan nasıl bir sonuç çıkarabileceğimize ana hatlarıyla değineceğim. Sonrasında, ikinci bir yazıyla da, hem tartışmada ele alınan konuları, hem de daha geniş manada Ülkemiz hukukunun ve hukukçusunun niteliği sorununu daha ziyade tarihsel ve sosyolojik bir perspektiften sistematik biçimde ele almaya çalışacağım. Eğer yapabilirsem üçüncü bir yazıyla da ülkemiz hukuk sistemi ve hukukçu eğitiminin temel nitelik ve nicelik sorunlarını en azından teorik açıdan sınıflandırarak, çözüm önerilerine işaret etmeye gayret edeceğim. Ancak daha başlarken üzülerek belirtmek isterim ki, sonuç cümlelerim hiç de iç açıcı olmayacak.

  1. Hukuk Fakültesi Dekanları Vesilesiyle, Hukukun ve Hukukçunun Kalitesi Üzerine Bir Tartışma

     a.Tartışılan nedir ve nasıl gündeme gelmiştir?

Tartışılan ana mesele hukuk öğretiminin[4] kalitesi sorunudur. Tartışmada nicelik ve niteliksel açıdan bu soruna yol açan etkenler üzerinde durulmuştur. Bunlardan bazıları, hukuk fakültelerinin sayıca çokluğu, taşrada açılmış olmaları, hukukçu öğretim üyesi sayısının yetersizliği, kalitesi, hukuk fakültelerinin hukukçu olmayan dekanlarca yönetilmesi, hukuk eğitimi ideolojisi / felsefesinin yanlış temellendirilmesi gibi konulardır.

Gündeme gelmesi ise, Gözler’in, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, hukuk felsefesi kürsüsüne ilahiyatçı bir öğretim üyesi atanmasıyla ilgili bir makale[5] yazmasından sonra, gelen tepkiler / katkılar üzerine, yeni bir makale[6] daha yazıp, Türkiye’deki hukuk fakülteleri dekanlarının envanterini çıkararak, aktif 73 hukuk fakültesinden 20’sinin (% 27,39) dekanının hukukçu olmadığı tespiti üzerinden bazı eleştirilerde bulunmasıyla olmuştur. Gözler’in eleştirileri Kaya’yı harekete geçirmiş, Kaya’nın Gözler’e yönelik eleştirileri de Uzun & Akbaş’ın tartışmaya dâhil olmalarına yol açmıştır. Son olarak, bu yazı tamamlanmış, düzeltmeleri yapılmaktayken, Kaya’nın, bu tartışmayla ilişkilendirerek, modern Türk hukuk sisteminin kökenini tartıştığı yeni bir makalesi[7] de sürece dâhil olmuştur.  

Şimdi de kısaca tartışmanın içeriğine bakalım.

       b.Taraflar neyi eleştirip / savunmaktadır?

Gözler adı geçen çalışmalarında, hukuk fakültelerine hukukçu olmayan[8] öğretim üyeleri, özellikle de dekan atanmasının[9] hukuk öğretimi kalitesinin düşmesinde önemli paya sahip olduğuna işaret etmiş ve bunun sebebi olarak da, taşrada çok sayıda hukuk fakültesi açılmakta olmasını, buralara atanmak üzere yeterli sayıda nitelikli (doçent ve profesör) hukukçu öğretim üyesi ve özellikle dekan bulun(a)mamasını göstermiştir.

Bunun üzerine, Kaya, “Hukukçuluk Fetişi: Kemal Gözler Yanılıyor ve Yanıltıyor” başlıklı yazısıyla Gözler’in bu tespit ve değerlendirmelerinde yanıldığını ileri sürmüştür. Kaya, her şeyden önce Gözler’in “ilmi tutumunun özü”nün yanlış olduğuna işaret etmiş, onun hukukçu tanımını biçimci olmakla eleştirmiş, iddialarını ispat bağlamında söz konusu makalenin kendi içerisinde çelişkili olduğunu vurgulamıştır. Yani Kaya’ya göre, Gözler savunduğu “pozitivist teorinin hukuk ve bilim anlayışı” ile “Türk hukukunun yanlış yolda olmasının müsebbiplerinden” olmasına rağmen, tespit ve eleştirilerinde kendi tutumuyla (hukuki pozitivist ve / veya pozitif bilimsel tutum) çelişir bir yaklaşımla, yani “tabii hukukçu refleksiyle” hareket etmektedir. Bu bağlamda, örneğin, hukukçuların dekanlık yaptığı fakültelerle, hukukçu olmayanların dekan olduğu fakülteler arasında “başarı” açısından doğrusal bir ilişki bulunup bulunmadığını bilimsel bir tespite dayandırmamaktadır. Yine, Kaya’ya göre, sorun dekanın ya da öğretim üyelerinin hukukçu olup olmadığına indirgenebilecek bir sorun olmaktan çok daha derin bir sorundur. Türkiye’de hukukun altyapısı bozuktur ve “bozuk altyapıyı fetişleştirmek de hastalıklı bir tutumdur.”   

Uzun & Akbaş ise, Kaya’nın Gözler eleştirisini yanlış bir fikri temele dayandırdığını vurgulamıştır. Onların tespitine göre, “bu yanlış temel ‘hukuki pozitivizm’dir.” Yine Kaya’nın eleştirisinde gündeme getirdiği “çelişki ise, Gözler’in eleştirisinin (“-meli -malı” tarzındaki ifadeleri nedeniyle) doğal hukukçu mahiyetine rağmen kendisinin bir hukuki pozitivist olmasıdır.” Bir Gözler savunusu yapmadıklarını özellikle vurgulayan, Uzun & Akbaş’a göre, aslında ortada bir çelişki yoktur. Kaya’nın eleştirisi, genel olarak pozitivizm ile hukuki pozitivizm arasında olması gerektiği gibi bir ayrım yapmamak ve hukuki pozitivizmin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanmaktadır. Zira hukuki pozitivizm, Kaya’nın tanımladığı gibi, değerden bağımsız ve olması gerekene mesafeli bir felsefi düşünüş değildir. Bu açıdan da, hukukun ve hukukçunun kalite ya da kalitesizliğinin müsebbibi, Gözler’in, hukukçu olmayan dekanlardan yola çıkarak öne çıkardığı varsayılan, “biçimci ve maneviyatsız” bir anlayış olarak hukuki pozitivizm değildir. Sorun, hukuk öğretiminden kaynaklanır, ancak ne tek başına hukuki pozitivizm, ne fakülteler, ne de onların hukukçu olan / olmayan dekanları bu durumun yegâne suçluları olarak görülebilir. Bu tespitlerden sonra Uzun & Akbaş, Kaya’nın çözüm alternatifi olarak, “sosyolojik bilinci” işaret ettiğini de hatırlatarak, bu sorun karşısındaki kendi pozisyonlarını şöyle açıklarlar: “… her türlü sorunun ardında sosyal ilişkilere de bakıyoruz. Dahası, akademik özgürlüğe ve özerkliğe, ifade özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, yargı bağımsızlığına da bakıyoruz. Bir bütün olarak eğitim kurumlarındaki ırkçılık ve ayırımcılık pompalayan hukuk fakülteleri dışı faktörlere de bakıyoruz. Özetle fetişizm tespitinden yola çıkıp metafizik bir totem arayışına girişmiyoruz.”

Tüm bunlardan -ve belirttiğim gibi-  bu yazı tamamlandıktan sonra Kaya, bir yandan kendisine yönelmiş eleştirileri cevaplamak, öte yandan, benim de müteakip  yazılarda yapmak istediğim gibi, Türk hukuk sisteminin temel sorununa işaret etmek üzere yeni bir yazı kaleme almıştır. Bu yazıda da özetle, Gözler ile arasındaki tartışmada farklı kavramlarla aynı soruna işaret ettiklerine, özellikle Türk hukukunun çürümüşlüğü konusunda hemfikir olduklarına değindikten sonra, Gözler’den farklı olarak Türk hukukunun kökeni itibarıyla problemli olduğunu savunmuştur.  Kendi tabiriyle, gelişmiş Batı toplumlarından nerdeyse sadece tercüme edilerek ithal edilmiş “Modern Türk hukukunun kökeninde bozukluk olduğunu, asıl bu bozukluk ifşa edilip giderilmedikçe hiçbir sorunun çözülmeyeceğini” iddia[10] etmiştir. Ayrıca, yine Türkiye’de hukukçuluğun da aynı durumda olduğunu, hukukçuların iyi yetiştirilemediklerini, hatta bazı mesleki sınavlardaki performansları dikkate alındığında, hukuk diplomasına sahip olanlarla olmayanlar arasında teknik bilgi düzeyinde bile belirgin bir farklılık gözlenemeyeceğini ileri sürmüştür.   

Bu tartışmada, tarafların hepsi de iyi niyetle hukuk eğitimi ve hukukçu kalitesi üzerine kaygılarını dile getirmektedir. Aslında kaygı ortaktır ve kanımca tartışmada öne çıkması gereken en önemli husus da budur. Bir soruna farklı pencerelerden bakmak, çözümde değilse de, kaynağını teşhis ve tespitte ortaklaşmak takdire şayan, değerli çabalardır. Buna karşılık, ne kadar iyi niyetli ve samimi olursak olalım, hepimizin “insan olmaktan kaynaklanan” farklı idealler ve dünya görüşleri benimsemek dolayısıyla, zaaflarımız, eksikliklerimiz, yanılgılarımız ve çatışmalarımız olabilir. Her birimiz, bir diğerini anlamaya çalışmakla, hem hatalarımızı en aza indirgeme şansı yakalayabilir hem de fikirlerimizi, gelen eleştirilerle geliştirme, güçlendirme imkânı bulabiliriz. İşte bilimsel ve  akademik nitelikli tartışmalar bu açıdan çok önemlidir ve doğru yapıldığında bilimsel düşünüşün gelişimde önemli fonksiyon icra eder. Peki doğru bir bilimsel tartışma nasıl yapılır, neyi gerektirir? Burada, bu soruya doğrudan bir cevap verme çabasına girişmeksizin yukarıda ana hatlarıyla özetlenen tartışmadan neler öğrenebileceğimizi ifade etmeye çalışacağım. 

Gözler, benimsediği hukuk düşüncesi ve akademik alışkanlıkları çerçevesinde bir yaklaşım sergileyerek, hukuk eğitimi açısından yanlış gördüğü bir hususu eleştirerek tartışmanın fitilini ateşlemiştir. Ona göre, hukuk eğitiminin, hukukçu olmayan dekanlar ve öğretim üyeleriyle başarılı biçimde sürdürülebilmesi mümkün değildir. Ancak buna yol açan, hatta bunu zorlayan çoğu niceliksel sorunları da unutmamak gerekir. Kaya ise, eleştirisinde, Gözler’in bu tespitinde, hem teorik olarak tutarsız olduğunu, hem de hukuk eğitimi, hatta hukuk sistemi sorununun çok daha derinde olduğunu ileri sürmüştür. Gözler, hem ilk yazıyı kaleme alırken, hem de eleştiriye karşılık verirken, makale içeriğinde değilse de tartışma üslubunda akademik tavrını önemli ölçüde korumuş, dile getirdiği iddiaları kendince temellendirmeye gayret etmiş, Kaya’ya verdiği cevabında belli ölçüde ilk iddialarını yumuşatmıştır. Kaya, ilk (eleştiri) yazısında içerik ve üslup açısından Gözler kadar özenli olmamakla birlikte, maksadı açısından, yani ele alınan soruna yaklaşım bakımından, tali sayılabilecek bir konuyu öne çıkarmak yerine sorunun özüne odaklanmak gerekliliğini vurgulamakla, önemli bir açılım sergilemiş bulunmaktadır. Son (cevabi) yazısında ise, Gözler’e yönelik ifadelerinde, üslup bakımından da oldukça özenli olduğu belirtilebilir. Uzun & Aktaş, Kaya’ya yönelik eleştirilerinin içeriği açısından oldukça akademik bir metodoloji benimsemiş, özellikle de Kaya’nın hukuk sisteminin dayandığını ve bu yüzden başarısız olduğunu iddia ettiği fikri temel olan hukuki pozitivizmi, yetkin biçimde özetleyip savunmuşlardır. Bununla birlikte üslup, yani tartışma adabı açısından, meslektaşlarının özensizliğinden kaynaklı olduğu besbelli bir hususu (kavram seçiminde hataya düşmüş ya da farklı anlam yüklemiş olması) öne çıkararak ve sehven yapılmış olabileceği ihtimalini de göz ardı ederek, kendilerinden farklı bir zihniyeti benimsediği için eleştirdiklerini belirtmek yerine, “bilgisizliğine” vurgu yapmayı tercih etmişlerdir. Kaya bu iki akademisyenin içerik eleştirilere hiç cevap vermemiş, bununla birlikte, sosyal medyada kendisine "salak” ve “ukala” diyerek tepki gösterdiklerine işaret ederek, karşılık olarak, onların akademiden ihraç edilmiş olmalarını dile getirmiştir. Şüphesiz, bu son iki tavrı savunmak imkânı yoktur.

  1. Değerlendirme

Peki bu tartışmadan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekir. Sanırım en geniş ve genel manada üç temel tespit yapılabilir.

Birincisi, Ülkemiz akademisyenlerinin uzmanı oldukları ortak konuda belki ilk kez kamuya açık tarzda standardı yüksek bir tartışmanın imkânı test edilmiştir. Maalesef ülkemizde yazılı tartışma alışkanlığı gelişmiş değildir. Akademik çalışmalar içerisinde bilimsel tartışma adına nadiren görülen şey, kısmi atıflar yoluyla eleştiride bulunmak ya da sözlü sunumlarda, soru-cevap tarzında yapılan fikir teatileridir. Eğer yanılmıyorsam bu tartışma, doğrudan doğruya bir kitap ya da makaleyi eleştirmek üzere birden çok akademisyenin (tek taraflı husumet içerikli eleştirileri hariç tutuyorum) dâhil olduğu ilk tartışmadır. Bir ilk olmasına rağmen, tarafların, önemli ölçüde birbirlerinin kişiliklerini değil de fikirlerini ve ele alınan konuları ön plana taşıma gayretleri dolayısıyla oldukça başarılı bir deneme olmuştur.

İkincisi, tartışmaya doğrudan müdahil olan ve sosyal medyadaki yansımalarına yorumlarıyla katkı veren, özellikle (hukukçu) akademisyenlerin çoğunluğunun hukuk sistemi ve eğitimi hakkında ortak kaygılar taşıdığını göstermiş olmasıdır. Gerçekten de, son yıllarda bu tartışmadan bağımsız olarak, ülkemizde akademinin hali ve yükseköğretimin kalitesi sorunu içeriden - dışarıdan giderek artan biçimde ciddi eleştirilerin konusu olmaktadır. Ancak hukuk eğitimi / öğretimi konusu burada tartışma konusu edildiğinden çok daha vahim bir haldedir. Yaklaşık yüz yıllık bir müfredat ve zihniyetle, sadece zorunlu revizyonlarla sürüp gitmektedir. Otuz yıllık akademik kariyerim süresince, hukuk eğitimi / öğretimi hakkındaki tartışmaların dindiğine şahit olmadığım gibi, hemen hemen hiçbir iyileşme de gözlemleyemedim. Bu tartışmanın tarafları da, birbirlerinin yazdıklarını eleştirmelerinin öncesi ve ötesinde bu sorunun vahametine işaret etmektedirler. Her biri, sorunun, aslında birbirine bağlı başka veçhelerini öne çıkarmışlardır. Ortak kanaat, ortada acilen tedavi edilmesi gereken bir hastanın olduğudur. Geç kalınırsa, defnedilmesi gereken bir cenazeye dönüşecektir.

Üçüncüsü ise, maalesef tartışma üslubu ve adabı açısından daha alınacak epeyce yol olduğu intibaını uyandırmasıdır. Yukarıdaki iki önemli vasfı taşıyor olmak bakımından aslında göz ardı edilebilir bir durum olarak görülebilirse de belki bundan sonraki benzeri tartışmalarda göz önünde bulundurulur ümidiyle bu olumsuzluğa da kısaca işaret edilmelidir. Tartışma tarafları, akademik kimliklerine rağmen, içerik ya da maksat açısından akademik üslubun sınırlarını zorlayan bir dil kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu boyuttan bakıldığında, tartışılan konuya farklı açılardan yaklaşarak “tartışmayı zenginleştirme” ve böylece “olumlu” katkı sunma amacını gölgeleyen bir yaklaşım gözlenmektedir. Bu anlamda Gözler ve Kaya’nın yaklaşımı içerik açısından, Uzun & Akbaş’ın yaklaşımı ise, maksat bakımından akademik sınırları aşar görünmektedir. Ancak buna rağmen tarafların hiç birinin “doğrudan” kişilikleri rencide edici bir amaç taşımadığı varsayımından yola çıkarak son tahlilde başarılı bir tartışmanın gerçekleşmesine vesile oldukları söylenebilir.

Dileğim ve beklentim, akademik camiada bu tür “bilimsel kaygı düzeyi yüksek”, “bilime katkı sunmayı amaçlayan”, “yazanın kişiliğine değil, yazı içeriğine, savunulan görüş ve açıklanan fikre yönelen”, “olumlu eleştiriyi ilke edinen”, “akademik tartışma adabı ve asgari nezaket ölçülerini gözeten” tartışmaların çoğalmasıdır.

 

alisbali@hotmail.com

 


[1]     Kemal Gözler, "Hukukçu Olmayan Hukuk Dekanları: Türkiye’de Bazı Hukuk Fakültelerine Hukukçu Olmayan Dekan Atanması Hakkında Eleştiriler", www.anayasa.gen.tr/dekanlar.htm (Yayın Tarihi: 12.10.2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019

[2]     Emir Kaya, "Hukukçuluk Fetişi: Kemal Gözler Yanılıyor ve Yanıltıyor", https://www.academia.edu/40639306/ (Yayın Tarihi: 16.10.2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019.

[3]     Ertuğrul Uzun ve Kasım Akbaş, “Hukukçuluk Fetişinin Panzehiri Ahlaki İlke Totemizmi midir?” https://www.ertugruluzun.com/ detay/hukuk-felsefesi/hukukculuk-fetisinin-panzehiri (Yayın Tarihi: 20.10.2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019

[4]     Eğitim denilmesinden özellikle kaçınılmıştır. Zira doğru bir öğretim yapıldığı bile şüpheliyken, eğitimden söz etmek hayalcilik  olur.

[5]     Kemal Gözler, "Anadolu Hukukta Neler Oluyor? Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Bir Hukuk Felsefesi Hocasının Görevine Son Verilmesi ve Hukuk Felsefesi Dersini Vermekle Bir İlahiyat Fakültesi Hocasının Görevlendirilmesi Hakkında Bir Eleştiri", www.anayasa.gen.tr/anadolu-hukuk.htm (Yayın Tarihi: 7.10. 2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019

[6]     Gözler, "Hukukçu Olmayan Hukuk Dekanları…”

[7]     Emir Kaya, “Türkiye’de Hukuk Sonradan mı Bozuldu? Yoksa Temelden mi Bozuk?” https://www.academia.edu/41571766/ Erişim Tarihi:14.1.2020

[8]     Kendi tanımıyla, “hukuk fakültesi mezunu olmayan, hukuk alanında yüksek lisans ve doktoraları bulunmayan”.

[9]     Yine kendi vurgusuyla, makalesinin ana konusu, “daha ağır bir sorun” … “hukukçu olmayan hukuk fakültesi dekanları sorunu”.

[10]    Bu iddiasını bu yazıyı yayına göndermek üzere olduğum günlerde yukarıdaki tartışmadan müstakil olarak kaleme aldığı başka bir yazıda temellendirmeye gayret etmiştir. Emir Kaya, “Hukuk Yapmadan Kanun Yapmak” https://fikir cografyasi.com/index.php/makale/hukuk-yapmadan-kanun-yapmak. (Yayın ve Erişim Tarihi: 29.05.2020)

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.