İslam Üzerine Konuşmalar

31 Mayıs 2024

Diyalog Bir: Cehalet Üzerine

- Günümüzde İslam çok vahim bir durumda, bize ne oldu da böyle olduk?

- Biz müslümanlar, İslam’ı doğru anlayamadık. Kur’an’a yeterince sarılamadık. Sanırım cehâlet bizi bu hale getirdi.

- Ne cehâleti?!.. Şimdi İslam coğrafyalarında okullaşma oranı eskisi kadar kötü sayılmaz.

- Aslında Batıya kıyasla hala iyi de sayılmaz ama ben onu kastetmiyor, okuma yazma bilmemekten bahsetmiyorum, okumamak-yazmamaktan söz ediyorum.

- Yani?

- Müslümanların çoğu, okumak yerine dinlemeyi, merak etmek, sorgulamak yerine itaat etmeyi tercih ediyorlar.

Image

- Ne demek istiyorsun?

- Diyorum ki, bugün müslümanların pek çoğu, başta Kur’an olmak üzere, dini temel kaynakları okumak yerine din adamı sıfatı taşıyan kimselerin söylemlerini takip etmeyi tercih ediyorlar.

- Neden böyle yapıyorlar? Kur’an herkese hitap etmiyor mu?

- Etmez olur mu? Müslüman olsun olmasın, herkes Kur’an’ın muhatabı. Hatta öyle ki, Müslüman olmayanlar, Kur’an’la tanıştıklarında oldukça etkileniyor. Bu sayede İslam’ı tercih edenler bile oluyor.

- O halde, müslümanlar neden uzak duruyorlar Kur’an’dan?

- Aslında uzak durdukları söylenemez, günde beş vakit Kur'an'dan ayetler okuyorlar. Cenazelerde, özel gecelerde, ölülerin ardından hep Kur’an okuyorlar.

- İyi ama şimdi kendi söyleminle çelişmedin mi? İslamın bugünkü halini cehalete bağladın, cehaleti “Kur’an’dan uzaklaşma” olarak tarif ettin. Şimdi de bana müslümanların ne kadar sıklıkla Kur’an’la iç içe olduklarını anlatıyorsun.

- Oradan bakışla haklısın ama durum sandığın gibi değil.

- Ya nasıl?

- İzninle onu sonra anlatayım.

- Peki.

 

Diyalog İki: Kur’an Okumak Üzerine

- Son konuşmamızda demiştin ki, Müslümanlar Kur’an’dan uzaklaştığı için bugün İslam bu durumda, ama aynı zamanda günde beş defa ve özel zamanlarda çokça Kur’an okuyorlar dedin. Bu bir çelişki değil mi?

- Hayır değil. İzah edeyim. Evet müslümanlar zorunlu ve ihtiyarî ibadetlerinde ve bazı geleneksel ritüellerinde Kur’an okuyorlar. Özellikle Ramazan aylarında pek çok müslüman Kur’an’ı baştan sona okuyor. Hatta dünya çapında iki yüz milyondan fazla müslümanın Kur’an’ın tamamını ezbere bildiği (hıfz, hafızlık) tahmin ediliyor.

- Eee!?

- Dur telaş etme açıklayacağım. Okuyorlar ama anlamıyorlar!

- O ne demek şimdi?

- Çok veçhesi var bu meselenin, özetle anlatmaya çalışayım. İlki dil meselesi. Dünyadaki müslümanların sadece yaklaşık yüzde on beşi Kur’an’ı orijinal dilinde yani Arapça metninden okuyabiliyor, geriye kalan yüzde seksen beşinin böyle bir imkanı yok.

- Yine bir çelişki! Hem diyorsun tüm müslümanlar günde en az beş vakit Kur’an okurlar hem de yüzde seksen beşi Kur’an’ın dilini bilmiyor.

- Sabırlı ol anlatıyorum. Evet tüm müslümanlar her gün ibadetleri sırasında Kur’an ayetleri okurlar ama içeriğinde ne olduğundan, kendilerine ne söylediğinden bağımsız bir şekilde yaparlar bunu. Yani ezbere okurlar. İbadetin şartı olarak, dua mahiyetinde, anma, kutlama, tören ritüeli olarak yaparlar.

- Bu tür okumanın kime, ne faydası var?

- Ben de onu diyordum işte... Maalesef ne okuyana ne de İslam’a bir faydası var. Aksine, bu hususu kullananlar yüzünden durum daha da kötüye gidiyor.

- “Bu durumu kullananlar” derken?

- İnsanların Kur’an’ı anlayarak okuyamamasından yararlananlar var. Onu da anlatacağım ama önce Kur’an’ı anlamadan okuma meselesinin diğer veçhelerine de değinmek gerekir. Bunlardan en önemlisi, Kur’an’ın çeviri metinlerden (meal) okunmasının, Kur’an okumakla eşdeğer sayılıp sayılmayacağı konusudur. Müslümanların çoğunluğu, eşdeğer olmadığını, Arapça dilinden başka bir dilde okunan Kur’an ile ibadetlerin yapılamayacağını kabul ederler. Yani tabir caizse anadilde Kur’an okumayı beyhude gören bir zihniyet egemendir İslam coğrafyasında... Tabii ki, bunlardan başka, insanların gündelik yaşam telaşı, zamansızlık, erteleme, tembellik gibi pek çok başka sebepler de sayılabilir müslümanların anlamak niyetiyle Kur’an okumuyor olmasıyla ilgili olarak.

- Bundan yararlananlar var demiştin!

- Evet, dedim. İzninle onu bir sonraki konuşmamızda anlatayım.

 

Diyalog Üç: Ümmetin Parçalanması Üzerine

- Çok merak ediyorum, en son “müslümanların Kur’an okumamasından yararlananlar var” demiştin. Ne demek istedin?

- Bu çok uzun hikaye ama özetlemeye çalışayım. Biliyorsun İslam dini bir ruhban sınıfı öngörmüyor. Allah Kur’an’da bütün insanlara sesleniyor. Oysa bugün dini adeta meslek edinenler, Kur’an’ın okunmamasından kazanç sağlayanlar, Allah’ın ayetlerini, Kur'an’da uyarılmış olmalarına rağmen “az bir karşılığa” (Bakara 41) değişenler olduğu söylenebilir.

Image

- Bu utanç verici değil mi? İnsanlar doğrudan kendilerine hitap eden Allah sözünü öğrenmek için neden başkasına ihtiyaç duysun ki?

- Öyle inandırıldıkları için.

- O ne demek?

- İnsanlara, iyi bir müslüman olmak için “tek başına Kur’an’ın yeterli olmadığı”ndan başlayıp, “Kur’an’dan kendi başlarına anlam çıkarıp ona göre amel ettiklerinde dinden çıkacakları”na kadar pek çok telkinde bulunarak.

- Peki bunlar doğru mu?

- Hayır tabii ki. Kur’an aksini söylüyor.

- Madem öyle, bu durumu düzeltmek için bir şey yapmak gerekmez mi?

- Gerekir ama yapamıyoruz.

- Neden?

- Çünkü, müslümanların çoğunluğu mevcut halden memnun?

- Nasıl olur, bugün İslam'ın içinde bulunduğu bu halden kim, nasıl memnun olabilir?

- Bu hale gelmesinde paya sahip olanlar...

- Kim onlar?

- Dini kendilerine vasıta yapanlar yani onu kendileri için itibar, imtiyaz ve/veya kazanç kapısı gibi görenler...

- Yahu, çatlatma insanı!

- Peki, açıklıyorum: Esasında bu meyanda pek çok farklı akımdan / ekolden / gruptan söz edilebilir, örneğin, Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi, ancak dünya genelinde en yaygın ve etkili ekol Ehli Sünnet Vel Cemaat fırkasıdır. Başka söyleyişle Fırka-i Naciye ya da aynı anlama gelmek üzere Peygamber ve ashabının yolu üzere bulunduklarını iddia edenler. 

- Tek bir cemaat mi yani? 

- Hayır, fırka fırka ayrılmış pek çok cemaat. 

- Peki kendilerini Ümmet diye nitelerken neden ayrılmışlar, Ümmet olmak birlik olmayı gerektirmez mi? 

- Tabii ki Ümmet olmak birlik olmayı gerektir. Onlar da böyle bir birliğe inandıkları için kendilerine Ehli Sünnet Vel Cemaat diyorlar zaten.

- Hala anlamadım...

- Bölünmeleri meselesini mi?

- Evet

- Dinle, anlatıyorum. Bu bölünme görünüşte (ya da bize sunulduğuna göre) farklı din yorumlarından doğan bir bölünme, önce mezhepler olarak ortaya çıkmış, dini daha doğru anlama çabasındaki ilmî tefrikalar diyebiliriz bunlara. Sonrasında aynı hakikate giden farklı yollar olarak tarikatlar ve onların da alt kolları, dalları olarak cemaatler ayrışmışlar. Tarihi gerçeklere bakıldığında ise biraz daha farklı bir senaryo karşımıza çıkıyor.

- Nedir o senaryo?

- Bu bölünmelerin pek çoğunun siyasi sebeplerle, iktidar kavgasıyla başlayıp, kavmiyetçilik olarak vücut bulduğu, post ve miras kavgalarıyla bugünlere geldiği...

 

Diyalog Dört: İslam’ın Araçsallaştırılması Üzerine

- Şimdi gelelim asıl meseleye: Söyler misin, hem ümmeti bölüp, hem de bundan nasıl memnun olunur?

- Çünkü hangi sebeple ortaya çıkmış olursa olsun bu ayrışmalar giderek bir güç ve rant savaşına dönüşmüş durumda. Hangi topluluk daha çok taraftar toplar, kendisini daha iyi pazarlarsa, pastadan en büyük payı da o alır. Pastadan aldığı pay arttıkça da memnuniyeti artar. 

- Anlamadım, nasıl yani?

- Anlaşılmayacak bir şey yok, dini kendisine misyon edinmiş, din üzerinden bir hegemanya kurma arzusu taşıyan ve bunu kazanca çeviren insanlar var. Şaşırtıcı belki ama bunun yolu da bölünmeden geçiyor.

- Nasıl?

- Eğer dünyada tek bir Ümmet ve temsil makamında tek bir meşru otorite olsaydı, başka söyleyişle, Kur’an’ın dünya çapında onay gören tek bir yorumu olsaydı, şimdi müritleri sırtından rant devşiren, dünyalık yapan pek çok, şeyh, gavs, kutup, mürşit, Allah dostu, evliya, hocaefendi vb sıfatlı dini lider de olmayacaktı. Aynı şey, insanların laik sistemi benimseyerek, dini bireysel planda yaşamak istemesi, yani Kur’an’dan kendi anladığı ile amel etmesi durumunda da mümkün olmayacaktı. İşte bu bakımdan, bu tür yapılar kendilerine alan açabilmek ve hayatta kalabilmek için diğer gruplardan farklı oldukları intibaını oluşturur ve olabildiğince çok taraftar edinmeye gayret ederler.

- Peki bunu nasıl yapıyorlar?

- Peygamberin bir hadisine dayanarak yapıyorlar.

- Nedir o hadis?

- "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (Fırka-ı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme gidecektir" hadisi... İşte bu hadisi kullanarak, insanları İslam birliğine çağırıyorlar ve onları bu birliğin, kurtuluşa erecek tek fırka olan kendi fırkalarında gerçekleşeceğine ikna etmeye çalışıyorlar.

- Ama bu gerçekten akıl ve mantığa sığmaz bir durum değil mi? Madem yetmiş üç fırkadan yetmiş ikisi cehenneme gidecek. Onlardan herhangi birine intisap etmek yüzde doksan sekiz ihtimalle cehenneme bilet almak sayılmaz mı?

- Evet işin matematiği öyle. Ama yine de insanların çoğu, başka bir alternatif öngöremedikleri için çok düşük de olsa o tek ihtimali kendileri için yegane çıkış yolu olarak görüyorlar.

- Bir dakika bunu hazmetmem gerekir. Bu resmen büyük bir kandırmaca gibi duruyor.

- Peki sen hazmet, ben de biraz dinleneyim.

 

Diyalog Beş: Birlik Olmak Üzerine

- Lütfen söyler misin, görünürde aynı amaca hizmet eden bunca fırka nasıl oluyor da insanları kendilerine mecbur hissettirebiliyor, kendi mezhep, tarikat ya da cemaatlerine katılmaya, destek vermeye ikna edebiliyor?

- Sırayla gidelim istersen. Önce insanlar niçin bir topluluğa mensup olmayı gerekli görür, ona bakalım.

- Niçin peki? Var mı bir cevabın?

- Günümüzde insanlar hemen her konuda konfor arayışında olduğu gibi inanç ve dini yaşam bakımından da kendisine güvence sunacak konforlu bir yaşam alanı istiyorlar. Bu topluluklar da insanların bu zaafını kullanıyor. Onların beklentilerine bir cevap mahiyetinde, görünürde dini anlamayı ve yaşamayı kolaylaştıran bir yapı oluşturuyorlar.

- Nasıl yani!

- Dediğim gibi, her şeyden önce Ümmete katılmak, yani birlik olmak çağrısı yapıyorlar, bunu yaparken aynı zamanda tek başına kalan insanın yitip gideceğini vurguluyor, birlikte olmanın imanı muhafaza etmek açısından çok önemli olduğuna işaret ediyorlar.

- Anladım, bir nevi korunaklı yaşam alanı taahhüt ediyorlar.

- Evet, öyle de denilebilir. Ama o kadarla sınırlı değil. Ayrıca kendilerinin İslam’ı en doğru biçimde temsil eden yegane topluluk / tarikat / cemaat (yani, Fırka-i Naciye) olduklarını iddia ediyorlar.

– Peki insanları buna nasıl ikna ediyorlar?

- Cevaplaması zor bir soru. Hatırlar mısın daha önce insanların Kur’an okumamasından yararlanıyorlar demiştim. İşte bu yardım ediyor onlara.

- Nasıl yardım ediyor?

- Bu fırkaların her birinin Kur'an yerine okunmak üzere müritlerine tavsiye ettiği reçete mahiyetinde, her derde deva, kolay okunur bir ilmihalleri var. Bununla yetinmeyecek olanlar için de duruma göre hadis külliyatı ve çeşitli içtihat kaynakları önerileri var. Bu kaynakların sıradan müslümanlar için dinini en doğru biçimde anlamak ve yaşamak bakımından yeterli olacağı kanaatini pompalıyorlar. Yani onlara zahmetsizce, yaşanmaya hazır paketlenmiş bir din sunuyorlar.

- "Kur'an yerine" ne demek?  Bahse konu bu kitaplar Kur'an'ın yerini tutar mı?

- Hayır tabii ki! Ancak onların hepsinin de genel iddiası Kur'an'ın herkesçe kolayca anlaşılamayacağıdır. Kur’an’ı okumak, anlamak ve ondan hüküm çıkarmak için belli bir uzmanlık bilgisine (ilim sahibi olmaya) ihtiyaç vardır. Hele de meallerinden okumak, Kur’an okumak bile sayılmaz. Peygamberin hadis ve sünneti, müçtehitlerin eserleri esas alınarak hazırlanmış ilmihal onlar için en doğru ve yeterli kaynaktır. Herhangi bir müslüman kendi başına Kur’an okuyup, anladığı ile amel etmeye kalkarsa “maazallah yoldan bile çıkabilir.”

- Peki ne yapması gerekir?

- Allah’ın ipine sıkıca sarılmak, doğru yoldan sapmak istemiyorsa bir tarikata ya da cemaate üye olması, belirli bir mezhebi takip etmesi, dahil olduğu grubun onay verdiği kaynakları okuması, Kur’an dahil başka her şeyden uzak durması...

- Hepsi bu mu?

- Hayır tabii ki. Ayrıca bu söylediklerinin boş olmadığını göstermeye de çalışıyorlar.

- Bunu nasıl yapıyorlar?

- İslam’ı yaşama ve yaşatma, İslam'a hizmet etme konusunda kendilerinin en iyi topluluk olduğunu görünür kılmaya yönelik bazı uygulamalarla.

- Nedir bunlar?

- Örneğin din eğitimi veren kurumlar (medreseler), Kur'an okumayı öğreten, hatta ezberleten kurslar (hafızlık kursları) açıyorlar. Bunlar dışında, muhtaçların yanında olduklarını göstermek, zekat, sadaka gibi kurumlara işlerlik kazandırmak için hayır kurumları açıyor, vakıf, dernek kuruyorlar...

- Bunlar cazip görünüyor, işe yarıyor mu bari?

- İşe yaramaktan kastın, güven kazanmak, mürit toplamak ise, evet oldukça işe yaradığı söylenebilir. Çünkü, örneğin, çocuklarının dindar yetişmesini isteyen aileler bu uygulamaları kendileri için önemli bir şans olarak görüyorlar.

- Peki, bütün bunları anladım da, böyle yapmakla kendi kazançları nedir, orası meçhul kaldı.

- Hımm, evet dışarıdan bakıldığında bu işten bir çıkar elde edilmediği, aksine önemli bir külfetle karşı karşıya kalınacağı sanılabilir. Ama durum öyle değildir. Bu tür yapılar, içinde yaşadığı çağa uygun ticari faaliyetlerden de geri durmuyor, müritleri yanı sıra tüm topluma hitap edebilecek tarzda işletmelere de sahip oluyorlar.

- Bir yandan ticaret yapıyorlar yani!

- Evet. Yardım için kurulmuş vakıf ve derneklerine üye kaydetmek, buralara bağış ve / veya aidat toplamaktan başlayarak, kendilerine gelir getirebilecek hemen her alana yatırım yapıyor ya da yaptırıyorlar. Örneğin, okullar açıyorlar, basın yayın organlarına, bankalara sahip oluyorlar, doğrudan ticari işletmeler kurup işletiyorlar. Düzenli aidat biçiminde olmasa da müritlerinden çeşitli vesilelerle farklı isimler altında (fitre, zekat, sadaka, himmet vb.) sık sık para talep ediyorlar. Böylelikle bir yandan kendilerine mürit devşirirken diğer taraftan düzenli gelir kaynakları da tesis etmiş oluyorlar.

- Başka ne var?

- Bunlardan başka manevi boyutta da müritleri için düzenli dini toplantı ve törenler organize ediyor, onlara sık sık vazifeler veriyor, gönüllü hizmetlerini talep ediyor. Onları Allah'ın rızasını kazanmak için dine hizmet ettiklerine inandırarak içinde bulundukları yapının bir parçası haline getiriyor. Bazı başka maddi ve manevi mekanizmaları da kullanarak konumlarını güçlendiriyor, kurdukları yapıyı muhkem hale getiriyorlar. Bu yapılara bir kez dahil olan kimse giderek kendisini bütünüyle buraya adanmak zorunda hissediyor. Ayrılmak isteyenleri ise, bu fikirden vazgeçirmek için çoğu dinî motivasyonlu çeşitli psikolojik baskılara maruz bırakıyorlar...

Faik

İyi niyetli olarak yazıldığından kuşkum yok...lakin kendi içinde çelişkileri barındıran yaklaşımlar var gibi... öncelikle dindarlaştırma projeleri kelimenin tam anlamıyla kişiyi hem kişiliksizleştirir ve hem de iki yüzlü yapar...ve yine istenildiği kadar iyi niyet taşınırsa taşınsın, inanç üzerinden ortak uzlaşı ve kamusal bilinç oluşturulmaz... inanç, sınırsız yorum ve açılımları barındıran tekil bir alan ...

Cu, 05/31/2024 - 11:55 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 232 kez görüntülendi. 1 yorum yapıldı.