Sapla Samanı Karıştırmak, Batıyı Kestirmeden Çöpe Atmak…

01 Eylül 2016

 

Okumuş olan dostlar hatırlayacaktır; bu köşede “FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler” başlıklı bir yazmış (22.08.2016; http://www.fikircografyasi.com/makale/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler), bir daha benzer belâlarla karşılaşmamak için neler yapmak gerektiği konusundaki düşüncelerimi paylaşmıştım. Yazdıklarım ODTÜ yıllarından tanıdığım, kabına sığmaz mizaçlı, açık sözlü, “İslamcı” yanı ağır basan bir sevgili dostumuzun kafasına yatmamış, -biraz küstahça, ama sağlık olsun- bir yorum yapmış:

“Temiz anadolu çocuklarını amerikaya doktoraya göndermek çok tehlikeli anlaşılan. Okutulan şeyleri gerçek zannediyorlar.  Rant dağıtmayan devlet. Sanki dünyada böyle bir devlet olmuş da. Hele liberalizmin merkezi amerika. Aman değmesin boyar.  Yahudi finans tekelin kuklası bir devlet. Millet çalışır yahudiye öder…” (Yazım ve gramer hatalarına dokunmadım. MA)

Bu yorum esasen içinde çok şey barındırıyor. Bizim mahallede, dindar-mütedeyyin kesimde, hatta sol-Marksist çevrelerde bile epeyce taraftarı olduğuna da kuşku yok. İslamcı yelpazenin değişik kanatlarından çok sayıda insanın Batı ve ABD konusundaki yaklaşımını emperyalizm, Yahudi sermayesi ve İslam düşmanlığı anahtar kelimeleriyle özetlemek mümkün. Bu düşünüş biçimi genelde Batı dünyasına, özelde Amerika’ya bakışı, kestirmeden mahkûm etmeyi, indirgemeciliği, komploculuğu, velhasıl bir sürü şeyi barındırıyor.. Ancak, bu satırların yazarına göre bu yaklaşım tarzı hem ciddiye alınabilir olmaktan uzak, hem tehlikeli bir yaklaşım tarzı. G. Özaltınlı “15 Temmuz ve Batı’nın Özü Teorisi” başlıklı yazısında bu tehlikeye gayet yerinde bir şekilde temas etmiş, okunmaya değer: (30.07.2016; http://www.serbestiyet.com/yazarlar/gurbuz-ozaltinli/15-temmuz-ve-batinin-ozu-teorisi-707532)

Biliyorum, ABD’nin FETÖ elebaşısına evsahipliği yapması ve iadesi konusunda ayak sürüyen yaklaşımı nedeniyle toplum olarak anti-Amerikan duygularımız tavan yapmışken, ABD sistemi lehine laf etmek hiç de kolay değil, kulak vereni az, kızanı, verip veriştireni çok olur. Ama olsun; hakikatin hatırını her şeyden üstün tutmak ilim ahlakı ve namusunun gereğidir, yanlış gördüğümüzü eleştirmek, doğru gördüğümüzü takdir etmek, hakikatin hakkını teslim etmek zorundayız. (15 Temmuz bağlamında Avrupa ve ABD’ye eleştirilerimiz elbette saklı, onlardan vazgeçmiyoruz; nitekim bunu bendeniz de yaptım; Batı’nın Türkiye’yi sürekli yanlış okuyan tavrının “utanç verici” olduğunu yazdım: 27.07.2016; http://www.worldbulletin.net/news-analysis/175482/the-west-keep-reading-turkey-wrong-it-is-a-shame)

Evet, Amerika’nın emperyalist emelleri olan, Ortadoğu’da hiç de hayırhah olmayan işler çeviren, zaman zaman terör gruplarına destek veren, bölgenin dinamiklerini anlamaya çalışmak yerine üstenci dayatmalar peşinde koşan bir devlet olduğu doğru. Ama bunu yapan yegane güç Amerika değil, bu bir. Bölge öyle bir bölge ki, jeostratejik açıdan önemli, herkes bir şekilde burada hegemonya kurma derdinde. İkincisi, ABD’nin elindeki gücü ellerine verseniz bugün çok masum gibi görünen başka devletler acaba dünyanın neresinde neler yaparlardı, gerçekten sorgulamaya değer. Üçüncüsü ve daha önemlisi, Amerika'yı dünya patronu yapan illüminati-bağlantılı komplo teorileri değil, sistemidir. Okyanusun öteki ucundan kalkıp Ortadoğu’ya kendi çıkarlarına göre şekil vermeye kalkışmak ancak bunu yapmayı mümkün kılan siyasi, askeri ve teknolojik güçle olur. Bu güç de kendi kendine ortaya çıkmaz, bunu üretip besleyecek bir ekonomik altyapı ve sistem gerektirir. Bu sistemi iyi okumak hem ne olup bittiğini anlamak bakımından, hem de bu güç oyununu daha akıllıca, daha kendi menfaatlerimizi korur tarzda oynayabilmek bakımından önemlidir. Bu çerçevede Amerikan sistemini var eden, öne çıkaran, güçlü kılan birkaç anahtar unsura değinelim.

Bunların başında Amerikan anayasası gelir. Amerikan anayasası bugün dünyadaki en uzun ömürlü, kalıcı ve en özgürlükçü anayasadır. İlginç bir tesadüf, serbest piyasa sisteminin, Klasik liberal iktisat geleneğinin öncüsü ve modern iktisadın kurucusu olarak kabul edilen Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı meşhur eserinin yayımlandığı yıl olan 1776 tarihli Amerikan anayasası bugüne kadar sadece birkaç kez tâdil edilmiştir. Temel hak ve özgürlüklere büyük bir vurgu yapan, devlet aygıtının bir zulüm aracı haline gelmesi halinde vatandaşların direnme hakkını tanıyan, gerçekten özgürlükçü bir anayasadır bu. Bizim henüz yerine sivil bir alternatifini koyamadığımız 1982 tarihli askeri vesayet ürünü anayasamızın 34 yılda tam 18 defa (ortalama iki yılda bir) tâdil edilmiş olduğunu, buna rağmen tatmin edici bir içeriğe kavuşturulamadığını dikkate alırsak, aradaki fark daha iyi anlaşılır. İnşallah 15 Temmuz tecrübesinden sonra demokratik, özgürlükçü ve sivil bir anayasa arayışımız hayırlı bir sonuca ulaşır diyelim.

Özellikle 11 Eylül faciasından sonra birtakım sıkıntılar yaşansa da, bugün toplumsal çeşitliliği en fazla kucaklayabilen ülke Amerika'dır. ABD’de sadece WASP denen beyaz Anglo Sakson Protestanlar yaşamaz; dünyanın her kıtasından 72,5 milletten insan yaşar, Türkiye’den gitme binlerce vatandaşımız dâhil. Beyazlar, siyahlar, esmerler, Hispanikler, Asyalılar, Uzak Doğulular, Latin Amerikalılar… Başta eğitim olmak üzere hemen her sektörde hür teşebbüsün, dini cemaatlerin, Kiliselerin, vakıfların ve devlet dışı kuruluşların okulları, hastaneleri, hayır kuruluşları, üniversiteleri, kısaca envai çeşit yatırımları vardır. Bu çeşitlilik ve renklilik birtakım toplumsal hizmetlerde devletin sırtındaki yükün hafiflemesine de büyük katkı yapmaktadır.

Her yıl dünyanın en zeki beyinleri ABD'ye (kimi iş, kimi yüksek öğrenim için) akmaktadır. “Yeşil Kart” sistemi üzerinden Amerika her yıl binlerce hazır yetişmiş nitelikli insan kaynağını kendi beşeri sermayesine, hem de beş kuruş para harcamadan dâhil etmektedir. Kendi ülkesinde kendisini güvende hissetmeyen yüzbinlerce hatta milyonlarca Müslüman (Pakistan, Bangladeş, İran, Afganistan, Libya, Irak, Suriye, Arabistan, Mısır, velhasıl İslam dünyasının hemen her köşesinden) ABD'ye gidip oraya yerleşmiştir. Bencileyin master-doktoraya gidenlerin de önemli bir kısmı geri dönmemiş; oradaki şartlarla kendi ülkesindeki şartları kıyaslayarak orada kalmayı yeğlemiştir. (2000 yılında doktorayı bitirip memleketime döndüğümde, 28 Şubatçıların baskı ve zulmü nedeniyle kendimi nasıl "attan inip eşeğe binmiş gibi hissettiğimi" hiç anlatmayayım isterseniz. Elin gayri-Müslim Amerikalısı orada ben Cuma namazına gidebileyim diye dersin saatini Cuma namazıyla çakışmayacak başka bir saate kaydırırken, yine orada kızım başörtüsüyle okuluna gidebilirken, Türkiye'deki yöneticiler karısı başörtülü diye bizi fişlemekle, kızımızı okul kapısından kovmakla ve özlük haklarımızı gasbetmekle meşguldüler…)

Devam edelim. Malum askeri güç ekonomik güç sayesinde kuruluyor; ekonomik üstünlük de teknolojik güç sayesinde. Teknoloji bilginin hayata uyarlanmasıyla ortaya çıkıyor. Bu bağlamda ABD’nin bariz bir üstünlüğü var: Her yıl dünyada piyasaya çıkan yeni ürün ve alınan patentlerin yarıdan fazlası ABD'den çıkmaktadır. Etki faktörü en yüksek bilimsel dergilerde yayımlanan makaleler ve bilimsel araştırmaların da açık ara en fazlası Amerikalı veya orada yaşayan bilim insanı ve araştırmacılara aittir. Gurur kaynağımız Nobel ödülü alan bilim adamımız Aziz Sancar’ın da ABD’de kariyer yaptığını unutmayalım, Sancar Türkiye’de olsaydı aynı ödülü alacak çalışmalar yapabilir miydi, düşünelim…

ABD ile Türkiye ve hatta İslam dünyasında günlük hayatın işleyişi arasındaki farklar çok barizdir: Bizzat kendi gözlemlerimden aktarayım: Ortalama Amerikalı (veya Amerika’da yaşayan insanlar) bizim ülkemizdeki ve bizim coğrafyamızdaki hemsinslerinden çok daha erken kalkmakta, güne çok daha erken başlamaktadır; gün boyu daha verimli çalışmaktadır; ortalama verim bizden 3-4 kat daha yüksektir. Vatandaş ABD’de daha az vergi kaçırmakta, trafik kurallarına daha çok uymakta ve yayalara daha çok öncelik vermektedir. Kayıtdışı ekonominin oranı ABD’de Türkiye’den çok daha düşüktür. Gelir dağılımı Türkiye’ye ve İslam ülkelerine kıyasla orada daha âdildir, (gelir eşitsizliğini yansıtan) “Gini katsayısı” ABD’de daha düşüktür; toplumun ana unsuru kabul edilen orta sınıfların hacmi orada daha kabarıktır. Toplumsal hareketlilik daha fazladır. Anasından fakir doğan bir çocuğun orada sınıf atlayıp zengin olma olasılığı daha yüksektir. Bugün dünyanın en zengin insanlarından biri olan Microsoft’un kurucusu Bill Gates babasından hiçbir miras devralmamış, üniversiteyi de yarıda bırakmış bir insandır. Yine dünyanın en zengin ve en meşhur insanlarından biri olarak geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden, (70’lik ninelerimizin bile “benim de olsa” diye iç geçirdiği) akıllı telefon İphone’ların üreticisi Apple şirketinin kurucusu Steve Jobs Suriye doğumlu bir göçmen çocuğudur. Suriye’nin savaştan önce 20 milyon nüfusunun toplam GSYH’si 45 milyar dolarken (şimdi daha da düştüğü kesin), Steve Jobs’un ABD’de kurduğu Apple şirketinin tek başına piyasa değeri 1 trilyon dolar civarındadır…

ABD’de kamuda işe alımlarda liyakate daha çok önem verildiği için de üniversitelerin bazı bölümlerindeki araştırmacı ve akademisyen sayısında Amerikan vatandaşları azınlıktadır; Türk, Çinli, Hintli, Koreli, Japon, Endonezyalı veya Malezyalı, velhasıl yabancı uyrukluların sayısı daha fazladır. Bundan birkaç ay önce Konya’da N. Erbakan Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Sosyal Bilimler ve Müslümanlar Kongresi’ne davetli konuşmacı olarak katılan ve pek çok meslektaşı gibi ABD’de kariyerini sürdürmekte olan, 15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde Türkiye’ye destek veren önemli bir açıklama yapmış olan, Hint asıllı siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü Muqtedar Khan, kongrenin açılış konuşmasını yaparken, İslam dünyasının perişan hali ve neden Batıya beyin göçünün durdurulamadığı yolundaki bir soru üzerine “çünkü İslam dünyasında kimse kendisini güvende hissetmemektedir” demişti, üzerinde düşünmeye değer…

Bu arada ABD’de Osmanlı vakıf sistemine çok benzeyen bir sistem yürürlükte olup, gerek sosyal yardım, gerekse bilimsel araştırma faaliyetlerine harcanmak üzere dünyada en fazla kaynak yaratan sistem oradadır.

Herkesin kendi kimlik ve kültürüyle görünür olduğu, kendi okulunu ve din eğitimi amaçlı kurslarını açabildiği, fakir-fukaraya yardım örgütleyebildiği bir yerdir ABD. (Bosna Savaşı sırasında Chicago’dan, Müslüman Öğrenciler Derneği olarak, yerel Kiliseler ve sivil toplum kuruluşlarıyla da işbirliği yaparak çok miktarda para ve koca bir tır kamyonu dolusu giyecek, gıda ve temizlik malzemesi gönderebilmiştik; organizasyonun başında, Allah hayrını uçurmasın bendeniz vardım, kulaktan dolma bilgiyle konuşmuyorum...)

Malum, ABD Başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Bizim üniter devletçiler pek hazzetmese de, orada 51 eyaletten oluşan bir federasyon var. Kuvvetler ayrılığına dayalı bir siyasal sistem mevcut. Başkan'ın da, Senato'nun da, Temsilciler Meclisi'nin de, Yargının da yetkileri sınırlı, kimse kimseye bütünüyle hükmedemiyor. Her bir eyalet kendi valisini kendisi seçiyor, kendi sorunlarını adem-i merkeziyetçi bir yaklaşımla kendisi çözüyor, kendi ihtiyaçlarına göre kendi çözümünü üretiyor. Eğitimle ilgili düzenlemeler de, vergiyle ilgili düzenlemeler de eyaletten eyalete değişiyor, hatta trafik hız limitleri bile farklı farklı tespit edilebiliyor, arazinin yapısına ve trafiğin yoğunluğuna göre değişen esnek bir sistem var.

Velhasıl dostlar,

FETÖ’ye evsahipliği yapmasından, darbe girişimini yarım ağız kınamasından, Gülen’in iadesi konusunda ayak diremesinden dolayı ABD’ye kızalım, eleştirelim, haklarımızı savunalım, amenna. Ama bu kızgınlığımız gözümüzü kör etmesin. FETÖ bağlantılı duygusallığımızı bir kenara bırakır da, Batı dünyasını daha salim kafayla ve soğukkanlı bir şekilde, mümkünse biraz da içerden gözlem yaparak, “Batı kaynaklı her şey kötüdür” gibi cahilane önyargılarımızı aşarak, tahlil yaparsak göreceğiz ki, ABD ve Batıyı öne çıkaran, daha güçlü yapan, sadece Yahudi sermayesi ve emperyalizme indirgenemeyecek önemli başka sebepler var: sistemsel, hukuksal, siyasal, ekonomik, ahlaki, kültürel.

Bu bağlamda bazı soruları kendimize sormakta yarar var: İki Müslüman iktisatçının ürettiği, ayet ve hadislerden yola çıkarak ölçülebilir kriterlere dönüştürülmüş "Islamicity Index" (İslamilik Endeksi)'ne göre İslami değerlere yakınlık bakımından Müslüman ülkelerin "nal topluyor" olması, ilk elliye sadece 2 Müslüman ülkenin (Malezya ve Kuveyt) girebilmesi, Türkiye’nin ancak 71. sırada kendine yer bulabilmesi, OIC (İslam İşbirliği Teşkilatı) üyesi Müslüman ülkelerin ortalama olarak İslami değerlere yakınlık bakımından AB'nin de, ABD’nin de, OECD'nin de, gelişmekte olan orta gelirli ülkeler grubunun da gerisinde kalması çok manidar değil mi? (Meraklıları için kaynaklar: http://hossein-askari.com/islamicity/ ; http://hossein-askari.com/wordpress/wp-content/uploads/islamicity-index.pdf)

Aylan bebeğin, insanı insanlığından utandıran bir facianın sonucunda, anne-babasının kucağında Batıdan İslam dünyasına kaçarken değil de, İslam dünyasından Batıya kaçarken ölmesi, üzerinde düşünmeye değmez mi?

Verilen onca geri dönüş teşviklerine rağmen 5 milyonu aşkın vatandaşımızın Avrupa’dan Türkiye'ye dönmemesi ve orada yaşamayı tercih etmesi, manidar değil mi?...

Toparlayalım:

Biraz İbni Teymiye okuyup, üstüne biraz Seyyid Kutub ve Mevdudi, biraz da Ali Şeriati, haydi biraz da Wallerstein ve Chomsky ekleyip İsmet Özel'le soslayınca ortaya bol bol kavga, gürültü, intikam yeminiyle karışık radikal argüman, yer yer laubalilik ve çokbilmiş efelenmeler, indirgemeci tezler, koskoca bir dünyayı kestirmeden mahkûm etmeler, üzerimizden sorumluluk duygusunu ve özeleştiri ihtiyacını kaldırıp zihin konforu sağlayan komplolar çıkabilir. Ama bu tür kestirmeci, özcü ve komplocu yaklaşımlar ümmetin hiçbir sorununu çözmez, bizi daha ileri götürmez, dünyayı daha doğru anlamamızı sağlamaz; kendimizi kandırmaya, zar zor biriktirdiklerimizi de yapacağımız stratejik hatalarla, gücümüzle orantılı olmayan tehditlerin tetiklediği gelişmeler sonucu kısa sürede heba etmemize yol açar, Allah korusun…

Gelin zor olanı yapalım, sorumluluk alalım, özeleştiri yapalım; hem Batıyı hem Doğuyu, hem onları hem kendimizi sıkı bir eleştirel süzgeçten geçirelim. Yukarda saydığım isimleri okumayalım demiyorum; ama onların yanında İbn Rüşd, Mu'tezile, İbn Haldun, M. Abduh, C. Afgani, Cevdet Paşa, Cemil Meriç, A. İzzetbegoviç ve R. Gannuşi'yi de okuyalım; verdikleri mesajlar üzerinde düşünelim.

İslam'ın özgürlükçü yorumunu "liberalizm" diye çöpe atıp, Marksist yorumunu iyi Müslümanlık sayma naifliğinden kendimizi kurtaralım…

Son söz: Devlet kısa yoldan köşe dönmenin yolu olduğu, rantları serbest piyasanın değil siyaset kurumunun dağıttığı, devletin vatandaş terbiye aracı olarak kullanıldığı, bir resmi ideoloji veya bir din-mezhebin emrindeki devlet aracılığıyla topluma hayat tarzı dayatıldığı, kamuda istihdamın ehliyet ve liyakate göre değil, yandaş, akraba, cemaat-tarikat veya parti mensubiyetine göre yapıldığı bir Türkiye'de devleti ele geçirmeye yönelik ölümüne mücadele hiç bitmeyecektir, bunu bilelim. Bu yapı değiştirilmediği sürece Türkiye'de her seçim bir ölüm-kalım mücadelesine, bir "yeniden milli mücadele"ye dönüşecektir.

Dünyada örneği var mı yok mu, kaç tane var falan gibi, amalı-mamalı, şayetli-lâkinli yan yollara sapmadan aklımıza yerleştirelim: Bize lazım olan sınırlı devlettir, sorumlu devlettir, şeffaf devlettir, hesap verebilir devlettir, güvenlik ve adalet sağlayan, altyapı yatırımları yapan, hizmetkâr devlettir, hukuk devletidir. Bence İslam’ın istediği de böyle bir devlettir zaten. Zira dünya imtihan dünyasıdır, herkes hesaba çekilecektir; ancak sorumlu bireyler hesaba çekilebilir; sorumluluk ise özgür olmayı, tercih yapabilmeyi gerektirir. O bakımdan özgürlükleri ortadan kaldıran ve bireylere tercih hakkı tanımayan bir devlet “yeryüzünde tanrıcılık oynayan” bir devlettir. Bize lazım olansa, Thomas Hobbes’un “leviathan”ı değil, komünizmin, faşizmin ve her türden kollektivist ideolojinin “ejderha devlet”i değil, bireylere tercih hakkı sunan, özgürlükçü, âdil ve hizmetkâr devlettir…