“Bekle Beni”: Bir Romanın Düşündürdükleri

29 Kasım 2025
Image

Öyle demişti büyük yazarımız Tanpınar; “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Neredeyse ülkemin yarım yüzyılındaki kültürel, politik ve yönetsel/bürokratik serencamını karınca kararınca takip ederek, birazcık okuyarak, en azından birçok şeye doğrudan maruz kalarak anlamaya çalışmanın dayanılmaz bunaltısıyla bugünlere ulaştım. Geriye dönüp yaşanan trajedilerin ussal ya da faklı bir gerekçesi olabilir mi, diye düşündüğümde, bende oluşan duygu sadece boşluktan ibaret. Hiçbir neden, hiçbir bağlantı bulamıyorum. Sonunda anladım ki, bu ülke insanını hiçbir dönem nesnel ve rasyonel düşünme imkânına sahip olamıyor ve sanki bu halin sürgit hale gelmesi için yapay gündemler ve krizler üretiliyor. 

Yeni okuduğum bir romanı gündeme getirmek istedim. Daha doğrusu yazar söyleşilerinde bu roman ile ilgili ipuçları verdiği için, yayınlanmasını bekliyordum. Türk Kültürüne yaptığı yerel ve evrensel boyuttaki katkısından dolayı Zülfü Livaneli’yi tanımayan yoktur. Her ne kadar müzik ustası(beste/güfte) olarak tanınsa da son otuz yıldır yazın hayatımıza günlük yazı ve romanlarıyla da damga vuran sıra dışı birisidir. Zülfü Livaneli yine harika bir romana imza attı. Alıp bir çırpıda okudum. Roman aslında trajik bir sevda masalı olmasının yanında, devlet aygıtı ve onu bir süreliğine elinde tutan yönetim erkinin, daha eşitlikçi, daha adil, daha barışçıl, daha yaşanabilir bir ülke özlemiyle okuyan, düşünen, yazan kısacası ülkeyi ve insanını kendine dert edinen ülke sevdalılarına (sanki adi bir suçluymuş gibi) zindanlara atıp akıl dışı muamelelere maruz bırakmasının hikâyesi. Söyleşilerinden tanıdığım kadarıyla üstat bu romanı bizzat maruz kaldığı gerçeklikler üzerinden kurgulamış. 

Image

Yazar, gerçeklik üzerinden kurguladığı hikâyesinde özgün anlatımını ustaca kullanmış. Her bölüm, her paragraf özerk bir metin olmasının yanında, hikâyenin bütünüyle ideal bir uyum içinde heyecan ve akıcılık mükemmel sağlanmış. Metnin edebi değeri/niteliğinden  (zira edebi açıdan değerlendirme yapmak benim haddim değil) ziyade, hikâyede verilmek istenen ana tema üzerinde durmak istedim. Zülfü Livaneli sıradan bir yazar değil; sıradan derken (birçok usta yazardan öte) eserleri genel kitlelerce çokça okunsun, okuyanlar sadece edebi ürünün hazzını yaşasınlar diye yazan bir yazar değil demek istiyorum. Livaneli’nin eserlerini her okuyuşumda, bestelerini her dinleyişimde, filmlerini her izleyişimde, özellikle son dönemlerdeki söyleşilerindeki asıl çabasının sadece “insan” olduğunu görüyorum. Bunu görmek için sanırım fazla çaba harcamaya gerek yok. İnsanın trajik yönünü; daha özelde kendi ülkesi ve insanının derdiyle dertlenebilmeyi kendine şiar edinen bir yazar. 

Livaneli, kendi deyişiyle bu roman sadece bir özyaşamöyküsü değil, o dönem kendinin de içinde bulunduğu ve “68 kuşağı” olarak adlandırılan sol ideoloji ekseninde daha yaşanabilir ve eşitlikçi dünya özlemi çeken entelektüel kişilerin maruz kaldığı zulümler üzerinden kurgulanan ortak bir hikâye olarak tanımlar. Burada kritik bir tespitte daha bulunur değerli yazar; dünyada (bazı ülkelerde) 68 kuşağı olarak adlandırılan aydın insanların kendi ülkelerinde atılım yapmasına fırsat sağlanırken, Türkiye’ de buna fırsat verilmeyip bilakis aydın düşmanlığı yapıldığına vurgu yapmasıdır. Bu noktada roman bağlamının dışında bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu ülke her türlü düşünceyi temsil eden, farklı ideolojik yönelimleri olan ama okuyup, düşünüp anlamaya çalışan aydınları da düşüncelerinden ötürü örselemeyi ve zindanlara atmayı ihmal etmemiştir.   

Hüzün taşımak…İnsan olmanın en başat göstergesi. Varoluşun hüznünü taşıyabilmek… Var olduğun gezegenin ve gezegenin ortaklarının hüznünü taşıyabilmek olmalıydı insanın serüveni. Oysa öyle olmadı… Hep yıkım, hep zulüm… Arada bu hüznü taşıyan birkaç iyi adam her zaman olagelmiştir. İnsanlık eğer bir ilerleme kat etmişse, bu birkaç iyi adamın çabası ve kendini feda edişi sayesinden mümkün olmuştur. 

Livaneli’nin romanında ve sohbetlerinde merkeze aldığı bir terim var; “Empati”…Kavram olarak üretilen bu terimin içeriğine uygun bir yaşam tarzı geliştirilebilse, öyle zannediyorum ki zalimlikler sonlanır, o çok özlenen barış ve kardeşlik içinde yaşamak mümkün kılınır. Empati hususunu önceki bir yazımda paylaşıma sunmuştum.

Benim açımdan romanın son bölümü dikkat çekici. Bu bölüm ustaca işlenen örtük bir mesaj içermekte sanki. Belirsiz bir mekan, bir cennet hayali; kısacası bir “ütopya”….

“…Bu yeni ülke, bize hem bir sığınak, hem de bir sanatoryum gibi geliyor.  İçinde kaybolduğumuz ormanlar, huzur bulduğumuz göller, var, ama bir yandan da varlığına saygı duymak zorunda olduğumuz sivrisinekler ve kayalar…Her şeyin bir anlamı, bir değeri var burada. Ve biz, bu yeni düzen içinde birbirimize tutunarak kendi yerimizi bulmaya çalışacağız. Bazen geceleri yatağımızda dönüp dururken, yanımıza gelen Zeynep’ in elini tuttuğumda, o küçücük eldeki sıcaklığın bu soğuk ve yabancı dünyaya karşı en büyük direncimiz olduğunu hissediyorum. Yeni Ülke, bize sadece yaşamaya değil, aynı zamanda birlikte var olmayı da öğretiyor.”

Zülfü Livaneli, çok yönlü bir entelektüel… Bu romanıyla ülkenin makûs talihini kırma adına özellikle gençlere bir hatırlatma yapıyor. Tarihin belli döneminde yapılan yanlışlar, oluşturulan travmalar doğru değerlendirilip bir ders alma babından hatırlatılmayıp, bir öç alma bahanesine dönüşürse insanın tarihi hep tekrarlanan acılar üzerinden yazılır ve hep de öyle oldu zaten. Tarihte bir kerbela yaşandı; ondan ders almak yerine, ondan hâsıl olan acılar ağıt, kin, hınç ve öfke olarak zihinlere kazındı ve zamanla ibadet haline getirildi.  

Zülfü Livaneli bu ülke için gerçek bir değer. Bu değeri dünya fark edip takdir ediyor. Bu çapta olup, ülke ve insanlık adına değer üreten kişilerin sayısını düşünsek, sanırım bir elin parmaklarını geçmez. Uzun ve sağlıklı bir ömür geçirmesi dileğiyle… Kitabının okuru bol olsun.  

Son olarak üstadın “Huzursuzluk” romanındaki başlangıç bölümü aklıma geldi: 

Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu'nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”

Esenlikle… 

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.