Bazı insanlar vardır; yalnızca bildikleriyle değil, bilgiyi yaşama biçimleriyle de iz bırakırlar. Onlar bir ömür boyunca okudukları, öğrendikleri ve biriktirdikleriyle adeta yaşayan bir kütüphaneye dönüşürler. Böyle insanlar nadir çıkar; bir toplumun kültürel hafızasında özel bir yer edinirler.
İlber Ortaylı işte bu nadir isimlerden biriydi. Onu dinlerken ya da yazılarını okurken insan çoğu zaman aynı duyguyla karşılaşır: Hayranlık ve biraz da hayıflanma… Çünkü onun bilgiyle ördüğü hayatı görünce insan ister istemez kendi ömrüne dönüp bakar.
"Bir Ömür Nasıl Yaşanır" kitabını okurken de benzer bir duyguya kapılmıştım. Bir ömrü böylesine bilgiyle harmanlayarak, dünyanın dillerine hâkim olarak dolu dolu yaşayabilme imkânını acaba kaç kişi bulabilmişti? diye düşünmüş, kendi vaziyetime hayıflanmıştım.
Lakin insanın kaderi temelde coğrafyasıdır…
Olumsuz görülen bir coğrafya, kimi insanlar için büyük atılımlara fırsat sağlarken kimilerini sıradanlığın kancalarına mahkûm edebilir. Aynı coğrafyanın içinde dahi farklı adacıklar vardır; aileler gibi… Ailelerin içinde de evlatlarının ufkunu açacak ebeveynler bulunur. Aslında belirleyici faktör çoğu zaman aile unsurudur. Buna bir de genetik ve mizaç özellikleri eklendiğinde tablo daha da belirginleşir. Belki de kader dediğimiz şey, büyük ölçüde aile ve genetiğin şekillendirdiği mizaç özelliklerinden ibarettir.
İlber Ortaylı da böyle bir aile ortamında yetişmiştir. Kafkasyalı Karaçay asıllı annesi Şefika Ortaylı, Kırım’ın önde gelen asilzade ailelerinden Karaşay ve Çarlar’ın prenslik verdiği Kırım mirzalarından Şirinski ailesine mensuptur. Stalingrad’da Rus Dili ve Edebiyatı okumuştur. Babası ise Kırım doğumlu, Kırım tarihi ve Tatarlar üzerine eser ve makaleleri Türkçeye kazandırmış bir uçak mühendisi olan Kemal Ortaylı’dır. Annesi uzun yıllar Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde hocalık yapmıştır. Ortaylı; Türkçe, Almanca ve Rusçanın konuşulduğu bir ev ortamında büyümüştür.
Lakin benzer ailelerde doğan pek çok insan olmasına rağmen aralarından İlber Ortaylı gibi kaç kişi çıkabilmiştir?
Onu bazen yeterince aksiyoner bulmayan, olup biten haksızlıklara doğrudan tepki vermediğini söyleyen ve üslubunu eleştirenler oldu. Oysa bu da bir mizaç meselesidir. Toplumumuzun açmazlarından biri de herkesin her konuda kendisi gibi düşünmesini ve kendisi gibi tepki vermesini istemesidir.
Otuz yıldır İlber Hocayı tanır, okur ve izlerim. Ona sorulan sorulara her zaman bildiği ve inandığı şekilde cevap vermiştir. Sevecendir, şakacıdır; fakat cahilce sorulara tahammülü de yoktur.
Yıllar önce (sanırım 2017 yılıydı) Türkiye’nin Varşova Büyükelçiliği tarafından The Royal Castle’daki The Great Assembly Hall’de düzenlenen bir konferansın sonunda Polonyalı bir gazeteci ona şu minvalde bir soru sormuştu:
“Aslında bu bir soru değil ama yakın zamandaki gelişmeler hakkında yorumunuzu duymak isterim. Çünkü burada yaşayan Polonyalılar, Türklere karşı bakışın değiştiğini gözlemliyor. Özellikle mülteci krizinin ve medyanın bu konuya yoğunlaşmasının etkisi oldu. Birkaç yıl öncesine kadar Türklere karşı belirgin bir sempati vardı, ancak son zamanlarda bunun azaldığı görülüyor. Avrupa’ya gelen bu insanlar, özellikle Suriyeli mülteciler, sizinle aynı dinden. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?”
İlber Hoca İngilizce olarak uzun ve dikkat çekici bir cevap vermişti.
-Şüphesiz ki insanlar ülkelerinde bu kadar devasa boyuttaki göçmenleri ve göçleri sevmiyor. Çünkü herkesin bir çeşit tereddütleri ve kaygıları var. İşini kaybetmek gibi.. Anlaşılabilir bir şey. Ama ben Suriye kısmını geri çevireceklerden değilim. O ülkeyi biraz tanıyorum, Suriye’nin Ortadoğu’da fevkalade bir elit tabakası var ve büyük bir kısmı zanaatkârlardan oluşur ama yine de dilencileri ve eşkıyaları vs. de var ve iyi çiftçiler ve tarımcılardır. Bu yüzden asimile edilebilirler. Bu insanları mütemadiyen geri çevirmek için bir neden yok. Bunu çok doğru bulmuyorum. Çok açık bu benim fikrim. Bu ülkede anti-Türkçülüğü anlamak benim için kolay değil. Çünkü 2. Dünya Savaşı’nda, Polonya'nın en karanlık döneminde bile Sovyetler Birliğinden, Tatarlardan ve diğer Türki halklardan birçok göçmen vardı. Onlara nasıl günler geçirdiklerini bizzat sormuşluğum var 47'de doğan bir adam olarak. Nasıl günler geçirdiler? Tabii ki zor günlerdi çünkü savaş vardı. Ama o günlerin göçmenleri Polonyalılardan hiç bir zaman dışlanma, anti-Türkçülük, anti-Müslümancılık gördüklerinden bahsetmediler. Bunun çok örneği var. Burada pazar alanında ki insanlardan akademisyenlere kadar uzanan bir Türk topluluğu vardı, hatta bazı isimler bile verebilirim. Bu onların ortak ve müşterek görüşüydü. Bugün, çok iyi bilmesem de, eğer bir anti-Türkçülük varsa ayıp yani çünkü bizde bu ülkenin imajı çok farklı, umarım bunlar geçecektir. Bugünler herkes için çok zor ve herkesin temennisi o ama eğer bu anti-Türkçülük açıktan veya gizliden bir Alman propagandasından kaynaklanıyorsa gerçekten tartışılması gereken bir konu çünkü Almanların çok ciddi bir anti-Türkçülük propagandası yürüttüğünü biliyorum. Çeşitli sebeplerden dolayıdır, biz akademisyenler olarak bunun farkındayız. Almanya’da yeni bir yozlaşma söz konusu, bu ülkenin akademi geleneğiyle uzaktan yakından alakası olmayan. Size bazı isimler verebilirim. Sahte şeyler yaratan, sahte şeyler yazan isimler. Ve Almanca da bu yaptıklarına "Dichten" derler, sahte bir tarih yazımı ve tabii bunların eski Alman klasik oryantalist tarihçileri ile uzaktan yakından alakası yok ve Türkiye’nin ve Türk tarihinin bazı noktalarına gerçekten zarar verici saldırıları var. Mesela adam bir kitap veriyor "Ehrenmord in der Turkei" (Türkiye'de gurur/namus cinayeti) "Ehrenmord" bildiğiniz gibi onur, namus falan diye adlandırılır. Ne coğrafi bir tarif veriyorlar ne de konuyla alakalı bir zaman aralığı. Bu sosyolojik bir monografidir, sözüm ona. ("Soi Disant" Fransızca: Sözde, güya, sözüm ona) veya bilimsel makale adı altında çeşit çeşit propaganda broşürü bir tanesi Trabzon'da ki gaz odalarından bahsediyor, dikkatinizi çekerim Trabzon diyor Trabzon, imparatorluğun Karadeniz kıyısında az gelişmiş şehirlerinden birisidir ve Birinci Dünya Savaşı sırasında diyor, gaz odaları diyor bunu diyen delidir yahu…gaz odası nedir ve 1. Dünya Savaşı Türkiye'sinin endüstrisinde veya kimyasında yeri nedir? bu çeşit propaganda meseleleri kesinlikle akademik kuruluşlar tarafından finanse edilmiyor ama başkaları ediyor bu çok açık bu kadarını söylüyorum ve gerisini sizin anlayışınıza ve araştırmanıza bırakıyorum.”
diyerek sanki soru yöneltenin dil ve kavramları üzerinden (ders verircesine) bir takım detaylara açıklık getirmişti.
Sonra düşündüm:
Ülkenin ayağına bağ olan meselelerde, uluslararası bir konferans düzenlense ya da uluslararası bir mahkemede ortaya çıkarılması ve savunulması gereken tarihî bir vaka gündeme gelse özellikle politik tarih alanında Türkiye Cumhuriyeti’nde hem bilgi, hem deneyim hem de dil becerisi bakımından bu işi hakkıyla kotarabilecek kaç hocamız vardır?
Böylesi bir meydan okumayı soğukkanlılıkla karşılayacak, muhataplarının diliyle konuşabilecek, onların kavramları üzerinden tartışmayı yürütebilecek kaç entelektüelimiz var?
Bu soru zaman zaman aklıma gelir.
Ve çoğu zaman aynı düşünceyle noktalanır:
İlber Ortaylı gibi bir isim, yalnızca bir tarihçi değildir; aynı zamanda bir entelektüel geleneğin temsilcisidir. Böylesi insanlar kolay yetişmez. Yetişmeleri için yalnızca yetenek değil; aile, kültür, dil ve uzun yıllara yayılan bir birikim gerekir.
İşte bu yüzden içimden çoğu zaman aynı cümle geçer:
Daha gitmemeliydin…(Hocanın vefat yaşına ulaşmana daha 30 yıl vardı)
Çünkü seninle birlikte yalnızca bir insan değil, birikmiş bir kültürün canlı hafızası da eksiliyor sanki.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.
Yeni yorum ekle