İstanbul'un İşgali mi Kültür Bakanlığının İşgali mi?

19 Mayıs 2020

 

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy; NTV’nin kendisiyle yaptığı 16 Mayıs 2020 tarihli röportajda; “Galata Kulesi’nden bahsetmişken, biraz da onun hikayesini anlatayım size: Galata Kulesi, dediğim gibi, bir Ceneviz kulesi aslında. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u işgal ettikten sonra, açıkçası, Fatih Sultan Mehmet Vakfını kuruyor.” dedi.

Görüldüğü gibi sayın bakanın bu konuşması da bütünlüğü olmayan, dil yanlışlıklarıyla dolu bir konuşma. Fakat mesele bu değil. Ayrıca içerik bakımından yanlışlıklarla dolu. Fatih Sultan Mehmet Vakfı’nın ne zaman kurulduğu ile ilgili bilgiyi vakıf yönetiminden almak mümkün. Ancak sayın bakanın dediği gibi olmadığını söyleyelim. Mesele bu da değil…  İşgal meselesine gelince…

Bu konuda yetkili ağız olan Kültür Bakanı, kendi ülkesinin, kendi ülkesinde işgalci olduğunu söylüyor! Burada bi duralım.

Konuşmanın akabinde, malum siyasal taraflar, konuyu bildik ezberleriyle karşıladılar. Kimi “Memleketin Kültür Bakanı bile itiraf ediyor, bu bir işgaldir. İşgal 1453’te başladı, hala devam ediyor…”, kimi “Fatih’e işgalci diyen bizden değildir…”, kimi de “Görmedim, duymadım, konuşmam. Hükümetle/ bakanlıkla işim var...” yaklaşımını benimsedi. Peki, bu aslında ne demek? Bu vahim konuşmanın anlamına değinecek ve bu konuşmaya maruz kalmamıza neden olan şartlara bakmaya çalışacağız.

‘İsgal’ Arapçadan dilimize girmiş bir kelime. Kelime anlamı olarak; ‘meşgul etme’ anlamına geliyor, geçici bir süreyi ihtiva ediyor. Siyasal olaraksa; ‘Bir yeri, geçici süre ele geçirme’ anlamına geliyor.

‘Fetih’ de Arapçadan dilimize girmiş bir kelime. Kelime anlamı olarak; ‘açma’, dîni olarak; ‘Bir yeri Müslümanların egemenliğine açma’, siyasal olaraksa; ‘Bir şehir ya da ülkeyi savaşarak alma’, anlamına geliyor.

Kelimenin kullanımı ise konuşanın bakış açısına göre değişiyor. Bir Müslüman, ‘İsrail’in Kudüs’ü fethi’ demez, bunu işgal olarak görür. Fakat İsrail bunu fetih olarak anlatabilir. Mesela Yunanistan, Kuzey Kıbrıs’ın hala bizim işgalimiz altında olduğunu iddia ediyor. Onlara göre bu geçici bir durum ve vakti gelince kalıcı olarak aslına rücu edecektir. Biz de Ermenistan’ın Dağlık Karabağ bölgesini işgal ettiğini savunuruz. Onlar bunu meşru bir ele geçirme olarak görebilirler… Yani yapılan şeyin meşru olduğuna inanıyorsanız, yapanlarla bir aidiyet bağınız ve veya dîni saikleriniz varsa ‘fetih’ dersiniz, yoksa ‘işgal’!

Doğrusu, Mehmet Ersöz Bey’in yaşadığı duruma nazikçe ‘galat, kastı aşmak’ denir. Bunun altında dili doğru kullanmayı bilmemek ve belli bir müktesebata sahip olmamak yatıyor ki; bu da bizi ilgilendirmezdi. Nihayetinde kendisi eğlence sektöründe faaliyet gösteren bir tur operatörü…Ama bir tur operatörünün de bunu bilmesi gerekir, diye düşünüyorum.

Gel gelelim mesele öyle değil. Zatı cenapları hali hazırda Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı. Devlet adına konuşan resmi bir ağız, yani bir devlet adamı, kültür-sanatla ilgili konularda hepimizi temsilen söz söyleyen bir kültür adamı; kendi milletinin, beş yüz yıl önce fethettiği bir şehri, ‘işgal’ ettiğini söylüyor. Maarif nazırının mektep meselesi gibi yüz yıl sonra hatırlanacak bir konuşma.

Hâlbuki -normal şartlarda- bir bakanın belli merhalelerden, tedrisattan, tecrübelerden geçmesi ve devlet adamı olarak yetişmesi beklenirdi. Bu kişi ayrıca Kültür Bakanı ise, asgari şartlarda bir kültürel, entelektüel birikime sahip olması, en azından kendi dilini doğru kullanabilmesi ve kültürel konularda peş peşe birkaç doğru cümle kurabilmesi gerekirdi.

Peki buraya nasıl gelindi dersiniz? Hükümet sistemi değişikliğinden sonra, devleti sahip olunan bir şirket gibi yönetme isteği hâkim oldu. Böylece bakanların önemli bir kısmı özel sektörden seçildi. Bu, daha önce bu keskinlikte test edilmemiş bir deneydi. En azından bin yıldır tedavülde olan; “Devlet temayülleri, devlet adamlığı, devlet adabı gibi kavramlar” mülga hale geldi  (Devletin kurumsal yapısını temsil eden bürokrasinin kimyası bozuldu. Nitelikli devlet adamları ya emir eri gibi davranmadıkları için gönderildi ya da bırakıp gitmek zorunda bırakıldı. Geriye açık öğretimliler, imam hatipliler ve her devrin adamı ilkesiz bir gurup kaldı. )

En büyük felaketse ‘Kültür Bakanlığı’nın başına geldi. Sonuna eklenen ‘turizm’, sonunda kültüre galebe çaldı.  ‘Turizm’in ekonomik iştahıyla, -bir türlü başarılı olunamadığı itiraf edilen- kültür işlerinden nihayet vazgeçildi. Turizm işlerinde çok para kazanan patronlardan biri bakan yapıldı. Seçilen bakan da resmi belgeler dışında kendisini Turizm Bakanı olarak tanıtmaya başladı. Kültür-sanat konuları, böylece sumen altı edildi, görmezden gelindi (“Bütün bunların turizme bir etkisi oldu mu?” derseniz, turizmcilere bir dokunun bin ah işitin, fakat biz oraya girmeyelim).

Hâlbuki binlerce yıl beslenmiş, demlenmiş, zenginleşmiş, dünyanın en özgün kültür varlıklarını barındıran hazinelerin üzerinde oturuyoruz. Bütün büyük anlatıların, dünyanın peşinden koştuğu hikâyelerin, renklerin, görüntülerin, tınıların, seslerin, sözlerin coğrafyası burası. Kullanabilsek, bırakın turizmi, ülkenin ekonomisini besleyebilecek kültürel hazinelere sahibiz (Meselemiz kültürle turizmi yarıştırmak değil. Sadece kültürü feda etmenin vahametine değinmeye çalışıyoruz).

Neyse biz bu minval üzere yurtdışından getirmeye çalıştığımız; orta, orta altı ve alt gelir gurubuna sahip turistlerin harcamadıkları paranın peşinden koşarken CoVit19 geldi çattı.

İnsanlar evlerine çekildi.

Turizm işleri bıçak gibi kesildi.

İnternet üzerinden müzik ürünlerinin, kitapların, filmlerin satışı arttı.  Ahali, hem evinde kültür-sanatla hemhal olmaya hem de bunları ihtiva eden dijital içeriklere ilgi duyulmaya başladı.

Derken bakışlar kültür/sanat alanına kaydı. Bakan bey mikrofona doğru kasıldı. Kültür Bakanı için bu tam bir fırsat olabilirdi. Turizm Bakanının felaketi oldu.

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.