Millî Eğitim Bakanlığına bağlı kurumlarda öğretmenlik ve yöneticilik görevlerinden sonra geçiş yaptığım müfettişlik görevim sürecinde sıkça dile getirdiğim, ancak bir türlü kalıcı çözüm üretilemeyen bir husus bulunmaktadır. Sistemimizde görev ve sorumlulukların çoğu, içsel bir görev bilinci yerine dışsal motivasyon anlayışıyla yürütülmektedir. Buna ek olarak denetim faaliyetlerinin büyük ölçüde prosedür, evrak ve kanıt temelli yapılması; “biçime odaklanma” yı zorunlu kılmakta, bu da içeriğin, yani üretilen gerçek değer ve faydanın ıskalanmasına yol açmaktadır.
Bu durum, yapılan işin hakkıyla ve sorumluluk bilinciyle yerine getirilmesinden ziyade, dış denetim mekanizmalarını memnun etmeye yönelik bir davranış biçimini beslemektedir. Elbette bu bir genelleme değildir; ancak sistemin ürettiği bu kültürün, zamanla çalışanları dönüştürdüğü gerçeği de göz ardı edilmemelidir.
Son dönemde yaşanan üzücü olaylar sonrasında, bu problemi özellikle okul rehberlik hizmetleri bağlamında ele alma gereği duydum. Zira dikkatle düşünüldüğünde, rehberlik hizmetlerinin eğitim-öğretim süreçlerinin bir ön koşulu olduğu açıkça görülecektir. Ön koşullar yeterince sağlanmadan, ana süreçlerin sağlıklı sonuçlar üretmesini beklemek gerçekçi değildir.
Okullarda rehberlik faaliyetleri, bireyi çok yönlü tanıma ve bu tanıma dayalı olarak uygun destek ve stratejiler geliştirme süreci olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda bireyin mizaç, kişilik, benlik algısı ile psikososyal özellikleri ve gelişimi temel belirleyicilerdir.
Millî Eğitim Bakanlığına bağlı tüm kurumlarda rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerinin amacı; bireyin kendini tanıması, eğitsel ve mesleki fırsatları değerlendirebilmesi, sorumluluk alabilmesi ve toplum içinde sağlıklı bir birey olarak varlığını sürdürebilmesi için sosyal-duygusal, akademik ve kariyer gelişimini desteklemektir. Bu hizmetler üç temel sütun üzerinde yükselir: sosyal-duygusal gelişim, akademik gelişim ve kariyer gelişimi.
Ancak son gelişmeler göstermiştir ki, bu üç alan içinde en kritik olanı sosyal-duygusal gelişimdir. Nasıl ki rehberlik hizmetleri eğitim süreçlerinin ön koşuluysa, sosyal-duygusal gelişim de rehberliğin ön koşuludur.
Sosyal-duygusal gelişim; bireyin kendini tanıması ve kabul etmesi, duygularını fark edip yönetebilmesi, başkalarını anlayabilmesi, sağlıklı ilişkiler kurabilmesi, karar verebilmesi, hedef belirleyebilmesi ve bu hedeflere ulaşma çabası gösterebilmesi gibi çok boyutlu becerileri kapsar. Aynı zamanda bireyin kişisel güvenliğini sağlaması, toplumsal değerlere ve doğaya karşı duyarlılık geliştirmesi de bu alanın önemli bileşenlerindendir.
Metnin başında ifade ettiğim “biçime odaklanma” sorunu, rehberlik hizmetlerinde de kendisini açıkça göstermektedir. Denetim süreçlerinde içerik ve etkililikten ziyade belge ve kanıta odaklanılması, sahici verilerin elde edilmesini zorlaştırmakta; dolayısıyla sürecin geliştirilmesini engellemektedir.
Öğretmenlerle yaptığım paylaşımlarda sıkça vurguladığım bir husus vardır: Yapılan her faaliyet elbette kayıt altına alınmalı ve belgelendirilmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki eğitim-öğretim faaliyetleri evrak üretmek için yapılmaz; evrak, yapılan işin doğal bir sonucudur. Bu denge bozulduğunda, amaç ile araç yer değiştirmeye başlar. Bu ise açık bir yönetsel krizdir, adeta sürekli “görüntüye oynama” hâlidir.
Nitekim birkaç yıl önce bir lise denetiminde yaşadığım bir olay bu durumu çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. Rehberlik hizmetleri kapsamında hazırlanan “risk haritası” çalışmasını incelerken, belirlenen risk unsurlarını ve bu kapsamdaki öğrencilere yönelik yapılan çalışmaları sorduğumda, somut bir veri ortaya konulamamıştı. Dosyalarda belgeler vardı; ancak içerik yoktu. Dosyaları incelerken tesadüfen bir öğrencinin formunda “hayatı sevmediği, yaşamak istemediği, ailesine karşı olumsuz duygular beslediği” yönünde ifadeler yer aldığını fark ettim. Rehber öğretmen de bu duruma şaşırmış ve formu henüz detaylı incelemediğini ifade etmişti. Oysa o öğrenci açıkça yardım çağrısında(alarm verme) bulunuyordu. İşte tam da bu nedenle okul rehberlik hizmetleri hayati bir öneme sahiptir.
Ancak bu hizmetlerin etkili ve verimli yürütülebilmesi için güçlü bir altyapıya ve tüm paydaşları kapsayan bir rehberlik bilincine ihtiyaç vardır. Bu çerçevede temel sorunlar şu şekilde özetlenebilir:
Bir rehber öğretmene düşen öğrenci sayısının fazlalığı ve bireysel görüşme imkânlarının sınırlılığı,
Küçük yerleşim birimlerinde rehber öğretmen kadrolarının yetersizliği,
Rehberlik servislerinde mahremiyeti sağlayacak uygun fiziksel ortamların bulunmaması,
Rehber öğretmenlerin yalnızca “problemli öğrencilerle ilgilenen kişi” olarak algılanması,
Velilerin rehberliği yalnızca sınav ve meslek seçimiyle sınırlı görmesi,
Rehberlik hizmetlerinin kurumsal ve bütüncül bir yapıya kavuşamaması,
Rehber öğretmenlere yönelik nitelikli hizmet içi eğitimlerin yetersizliği, vs. gibi birçok sorun sıralanabilir.
Bu yazının amacı, rehberlik hizmetlerinin hayati önemine dair bir hatırlatma yapmaktır.
Rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri, eğitim sisteminin merkezinde yer alan ve bireyin bütüncül gelişimini doğrudan etkileyen kritik bir alandır. Bu hizmetlerin yalnızca biçimsel olarak değil, içerik ve etkililik açısından da güçlendirilmesi gerekmektedir. Sağlıklı bir toplumun inşası, ancak bireyin kendini tanıdığı, duygularını yönetebildiği ve sosyal uyum becerileri geliştirdiği bir eğitim anlayışıyla mümkündür. Bu nedenle rehberlik hizmetlerinin yeniden ele alınması, eğitim politikalarının öncelikli gündemlerinden biri olmalıdır.
Yeni yorum ekle