Tarih Yazıcılığının Beslediği Ötekileştirme ve Bağnazlık

29 Mart 2026

İnsanın sosyal bir varlık oluşu, “biz” kavramının ortaya çıkmasına neden olur. “Biz”in varlığına yönelecek beşeri tehditler ise “düşman” kavramını, ardından da “öteki” kavramını doğurur. İnsanın klandan devlete kadar uzanan örgütlü yaşamında, “biz-düşman-öteki” kavramları bağlamında belli kurallar, ilkeler ve inançlar oluşur. Bunlar aslında bir çeşit ölçüdür. Bu ölçüye uyanlar “biz”, uymayanlar ise “düşman” ya da “öteki”dir.

Öteki kavramının sosyolojik tarihi, Hegel’in “efendi-köle diyalektiği” ile felsefi temeline kavuşur. Bu diyalektikte karşılıklı bağımlılık ve tanınma dinamiği zemini oluştursa da efendinin, yani ben’in ve biz’in varlığı, tahakküm edilebilecek ya da edilemiyorsa etkisizleştirilebilecek bir ötekine muhtaçtır. Ben’in ve biz’in bekası ötekine muhtaçtır. Bu nedenle öteki nefretinin coşkusu ve büyüklüğü, ben’e ve biz’e duyulan bağlılık ile sadakatin derecesini de gösterir.

Özellikle Edward W. Said, Oryantalizm isimli eserinde, Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleri çerçevesinde ulaştıkları topraklarda yerli halklarını, kendi kültürlerine kıyasla ikincil ve farklı olarak tanımlayarak bu halkları ötekileştirdiğini ve bu sayede kolonileştirme sürecini meşrulaştırmaya çalıştığını gösterir. Bu süreçte Avrupalı sömürgeciler tarafından icat edilen “oryantal”, “egzotik” gibi terimler, bu bölgelerin halklarına yönelik kalıp yargıları vurgulayıcı ve ötekileştirici araçlar olmuştur. Aynı şekilde Avrupalıların doğudan gelen halklar için kullandığı “barbar” kavramı da ötekileştirmenin bir başka ifadesidir.

Buraya kadar “bizden olmayanın”, “düşmanın” öteki olarak kodlanmasında bir sorun görülmeyebilir, hatta normalleştirilebilir. Ancak ötekine yüklenen anlamda öteki, mümkünse yok edilmesi, değilse etkisizleştirilmesi gereken insandır. Bu aslında ciddi bir sorundur. Ne var ki insanın sosyal bir varlık oluşu ve ben’in, biz’in yüceltilmesi öteki ile kaim olduğu için bu duygu kendini kalabalıklara kabul ettirir.

Asıl tehlike, “öteki-ötekileştirme” kavramının “biz” kavramının içine sızmasıdır. Özellikle Batı kolonyalizminden sonra Doğu toplumlarında “biz” kavramının içine sızmış ve orada ölümcül bir kanser hücresine dönüşmüştür.

İşte bu noktada öteki-ötekileştirme kavramının mahiyetini anlamak ve onu besleyen kaynaklarla yüzleşmek zorundayız.

Beşeri konularda tarih, din, hukuk ve benzeri alanlarda mutlak gerçek iddiası çoğu zaman yersizdir ve mümkün değildir; çünkü mutlak gerçek iddiası için imkânsız olan tanrısal bir akla ve tarafsızlığa ihtiyaç vardır. Bu bağlamda “daha iyisi, daha doğrusu, adil olanı nedir?” bakış açısı daha sağlıklıdır. Kişinin içine doğduğu inancı, mezhebi veya ideolojik iklimi sorgulamaması, zekâ düzeyiyle ilgili olabileceği gibi, aldığı eğitimdeki yoğun propagandanın zihinsel formasyonunu kalıcı biçimde şekillendirmesiyle de ilgilidir.

Bu sorgulayıcı bakış açısına sahip insanlar nadirdir ve genellikle kendi “mahallelerinin” ötekisi konumundadırlar. Mahalleleri zapteden temel yapı, en yüce ve kutsal kavramlarla çizilen kırmızı çizgilerden oluşur. Bu dilin sonucu ise ötekine karşı nefret ve sürekli çatışma psikolojisidir. Mahalle ister kazanan ister kaybeden tarafta olsun, lider kadro ve elit sınıf hep kazanırken; mahalleli, kutsal dava uğruna mücadele etmenin mutluluğuyla yetinir. Ganimet ve nimetlerden asıl faydalananlar liderler ve çevreleridir. Eric Hoffer, bu tip liderin dehasının, bütün nefretleri tek bir düşman üzerinde toplamaktan ibaret olduğunu söyler: Böylece birbirine düşman olanlar bile tek bir kategoriye girmiş olur.¹ Bu tespit, bizim toplum özelinde herkesin aşina olduğu liderlerin kendi bağlılarını motive ederken kullandıkları dile de işaret eder. Seküler, laik veya inançlı fark etmeksizin hemen her mahallede durum benzerdir; kendilerini devletin, dinin veya ilerlemenin asıl sahibi sayan yapılar asla öz eleştiri yapmazlar. Kendi inançlarıyla çelişen gerçeklerle yüzleşmemek için bu riski ötekini eleştirerek bertaraf ederler. “Ötekinin çok kötü olması bizi iyi kılar” veya “kavgada felsefe yapılmaz” gibi anlayışlarla kendi kusurlarının üstünü örterler. Hoffer, “İnsanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası da o kadar güçlüdür” derken aslında buna işaret eder. “Kesin inançlı kişinin görülmeye, duyulmaya değmeyen gerçeklere gözlerini ve kulaklarını kapama yeteneği onun metanetinin ve dayanıklılığının kaynağıdır.”² diyen Hoffer, imanı güçlü bir kişiden ya da ideolojisine sadakatle bağlı seküler bir kesin inançlıdan söz etmektedir. Bu öteki olmadan mümkün değildir.

Öteki üzerinden yapılan tüm tartışmalarda argümanlar ve eleştiriler ezberdendir. Bu başlıkta yeni şeyler söylendiği pek görülmez. Tarihî anlatılardan tevarüs eden argümanlar —ki çoğunun gerçekliği aslında tartışmalıdır— karşılıklı salvolarda dili belirler. Yani tarafların dili aslında ele geçirilmiş, belirlenmiş bir dildir. Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar kitabında Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’inden bir pasajı hatırlatır: Marco Polo, Aglaura kentini anlatırken, “Kent sakinlerinin öteden beri anlatıp durdukları şeyler dışında pek az şey söyleyebilirim sana,” der. Calvino’nun deyişiyle, “Ne olduğunu söylemek istersin, ama Aglaura hakkında daha önce söylenenler kelimelerini ele geçirir ve kendini bir şeyler söylemek yerine onları tekrarlamaya mecbur hissedersin.”³

Ötekileştirme ve kendini mutlak doğru görme hali, tarih yazıcılığının en önemli meselesidir. Kitleler vaka, tarih ve tarih yazıcılığı arasındaki farkı anlamaz; önlerine konulan tarihî anlatıyı kutsal bir metin gibi görürler, bu da fanatizm ve bağnazlık yaratır. Örneğin:

  • Sünni kaynaklardan İslam tarihi okunduğunda Asrı Saadet ve Hulefa-i Raşidin dönemleri dokunulmaz ve kutsaldır; her şey ilahî bir hikmetle açıklanır.
  • Şii kaynaklardan okunduğunda ise Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Ehlibeyt dışında iyi bir şey yoktur; Ehlibeyt hem korunmuş hem de günahsız ve masumdur.

Muhakkak hem Sünni hem de Şii kaynaklarda bu genel anlayıştan farklı bakış açıları da bulunmaktadır ancak burada iklimi belirleyen genel anlayıştır.

Bu yaklaşımlar insanî ve ilahî olanı birleştirdiği için, beşerî ve toplumsal olaylar doğru-yanlış ekseninde sağlıklı bir şekilde değerlendirilemez. Kutsal sayılana hata atfedilemediği sürece sağlıklı bir beşerî sistem kurulması mümkün değildir.

Bütün bir tarih, üstünü örttüğümüz hataları kutsamak, tevil ve tefsir etmek, ötekinin hatalarını ifşa ve deşifre etmek çabasıyla geçer. Konu vahiyden uzaklaşır, politik ayrılıklar din olur. Sonuç olarak aynı vahye inandıklarını beyan eden ancak birbirlerini kâfir olmakla itham eden bir pratik ortaya çıkar. Bu pratiğin ne kendileri için bir medeniyet kurma ihtimalleri vardır, ne de dünyaya söyleyebilecekleri bir söz olabilir.

Hakeza vakanüvislerin yazdığı, yani devlet memurlarının kaleme aldığı Osmanlı tarihinden ancak evliya mertebesinde sultanlar çıkar. Evliya mertebesindeki kusursuz sultanların, haliyle hatalı iş ve işleyişi olmaz. Hülasa dünyanın sayılı imparatorluklarından birisi sistemini yenileyemez, çözülür ve yıkılır.

Cumhuriyet tarihi de devlet eliyle yazdırılmış bir tarihtir. Aksini ispat etmek, iddia etmek bile suçtur. Profesör Doktor Halil İnalcık, Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık isimli röportaj kitabında, arşivlerin uzun yıllar boyunca “aleyhimize belge bulunur” korkusuyla araştırmacılara nasıl kapatıldığını şu sözlerle anlatır:

Arşivdeki kısıtlamalara karşı mücadelem 40 yıllık bir mücadeledir. Atalarımız sağlam taş binalarda kıymetli kütüphaneler yapmışlar; herkesin kullanması için kitaplar koymuşlar. Arşivimiz dünyanın en zengin arşivlerinden... Fakat dar görüşler bu imkânı engellemiştir. Arşivdeki tetkikatı senelerden beri kısıtlıyorlardı, ‘Efendim aleyhimize belgeler bulur, bunları neşrederler,’ diye... Bilhassa Ermeni meselesi çıktıktan sonra böyle bir tutuma girdiler.”⁴

Yine Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun hazırladığı Söylev (Nutuk) çalışmasının 1978 yılındaki baskısı için yazdığı önsözde yer alan ve kaynaklarda eleştiri konusu olan beyanı şöyledir:

“…Söylev’in Atatürkçü düşünce açısından önem taşımayan ayrıntılara ilişkin kimi bölümlerini kısalttık, kimilerini de metne almadık ki bunlar da yapıtın beşte birini oluşturmaktadır.”5

Bu iki basit örnek bile bilimsel bir perspektifin mümkün olmadığının göstergesidir. Yani tek parti dönemi tarih yazıcılığı açısından bir çeşit Asrı Saadet muamelesi görmüştür. Bir yanda devlet, “tarih budur, bu gerçektir, başka gerçek yoktur” iddiasıyla bilimsel açıdan sorumludur; diğer kaynaklardan beslenenler ise bu sunumu gerçeğe ve dolayısıyla kendilerine yapılmış bir saldırı olarak kabul ederler. Ki diğer kaynaklardan beslenenler de pek tabii yanlı olabilir ve yanılabilirler. Ancak çatışma, kavga ikliminde herkes hatasına sahip çıkar. Bu çatışma iklimi fanatizmden beslenir ki zaten taraflar da fanatik kimselerdir. Eric Hoffer, Kesin İnançlılar adlı eserinde “fanatik insan, gerçek bir prensip adamı olmadığını, onun bir amaca, amacın doğruluğu ve kutsallığı nedeniyle değil, bir şeye tutunmak için duyduğu şiddetli ihtiyaç nedeniyle sarıldığını, gerçekte onun bu ihtirasla bağlanma ihtiyacı, sarıldığı her amaca bir kutsiyet atfetmesine yol açar” der.6 Yine aynı eserde “fanatiklerin en ateşlileri genellikle, doğuştan gelen kusurları nedeniyle veya dış çevre koşulları sonucunda kendilerine güvenlerini kaybetmek zorunda kalmış bencil kişilerdir”7 diye ekler. İşte bu çevre koşulları özellikle tarihî anlatılar ve bunların formel ya da informel propagandasıyla biçimlenir.

Bizde tarihçi vardır, ancak tarih yazıcılığı konusunda ihtisas sahibi, bilimsel projeksiyona sahip tarihçilerin sayısı sınırlıdır. Bizde “büyük tarihçi” denilen isimler daima kendileri için mayınlı olmayan alanlar bulup orada bilim yaparlar, mayınlı sayılan alanlara pek girmezler.

Peki buradan doğan sonuç nedir? Tarihî metin kutsal bir metin gibi üretildiğinde ideoloji dine dönüşür, taraftarlar da o dinin yobaz, bağnaz inananlarına dönüşür. O cemiyet birbirini tüketen, yiyen, birbiriyle boğuşan, kan davalı, düşman kardeşler gibidir. Bu belki de gerçeğe sırt dönen insanların gerçeğin lanetine uğraması halidir.

Hâlbuki insan fark etme, algılama, tanımlama, muhakeme ve eleştirel düşünme melekesi ile donatılmıştır; tüm bu meziyetler kendisine gerçeğe ulaşmak, gerçeği kavramak için verilmiştir. Gerçeğe ihanet bir bakıma insanın kendisine ihaneti, kendi var oluşunu reddetmesidir. Buradan adalet, barış, refah çıkmaz.

Çağın insanı önce kendinden başlamak zorundadır, gerçekle bağını sorgulamak zorundadır. Kur’an, ataların körü körüne taklit edilmesini şiddetle eleştirir. Allah’ın indirdiği vahiy ile ataların geleneği çatıştığında, akletmek ve sorgulamak emredilir. Ataların bilgisiz, sapkın veya yanlış yolda olma ihtimali, onların taklit edilmesini geçersiz kılar.8 Çünkü insanın zihni daha önceden üretilmiş bir inanış, anlayış, zihniyet ve ideolojinin içine doğar. Bunun mutlak gerçek ve mutlak doğru olduğu kesin değildir. Her insan gerçeğe, doğruya ulaşmak konusunda dinen de sorumluluk sahibidir. Yani kişi “Bana anlatılan, benim sahip olmadığım, eskilerden bana aktarılanlar arasında hata, yanlış, eksik, noksan var mıdır?” diye düşünmek ve kendi içinde tutarlı, makul cevaplara ulaşmak zorundadır.

Bizim özelimizde, bizim insanlığımız henüz kendi müktesebatını eleyip eleştirip ölçüp tartmadan, tüm toplumun, hatta tüm insanların kendi müktesebatına göre hayatı anlamasını ve yaşamasını şart olarak görür.

Bizim toplumda inançlı, inançsız, gelenekçi, modern demeden bu zihinsel hastalığa maruz kalmamış neredeyse hiçbir mahalle yoktur. Ancak mahallesinde her mahalle tarafından öteki kabul edilen, dayatılan kırmızı çizgileri kan, savaş, çatışma nedeni gören adil, vicdanlı, ahlaklı, akıl insanlar vardır. Bu tip insanlar dünyada da, bu toplumda da azdır.


Kaynaklar

1- Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, çev. Erkıl Günur, Olvido Yayınları, 17. baskı, s. 111

2- Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, s. 17

3- Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar, çev. Osman Yener, Tellekt Yayınları, 3. baskı, s. 11

4- Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık, İş Bankası Yayınları, 14. basım, s. 385

5- Prof. Dr. Yusuf Hakan Erdem, Tarih Lenk, s. 50, Doğan Kitap, 4. Baskı.

6- Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, s. 111

7-Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, s. 69

8- Bakara Suresi, 170-171; Maide Suresi, 104; Araf Suresi, 173; Enbiya Suresi, 52-54; Lokman Suresi, 21; Saffat Suresi, 69-70; Zuhruf Suresi, 22-24.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.