Bu yazı, Kahramanmaraş'ta yayınlanan "Yitik Söz" dergisinin "Postkonyalizm Özel Sayısı" için kaleme alınmış makalemin bir kısmıdır.
Postkolonyal teori, özü itibarıyla bir “Sömürgeci/Sömürgeleştirilen” ikiliği üzerine inşa edilmiştir. Bu kuramsal çatı, Güney Asya, Sahra Altı Afrikası veya Latin Amerika gibi doğrudan fiziksel işgale uğramış, kurumsal yapısı yıkılmış, dili ve idari mekanizması sömürgeci güç tarafından sıfırdan kurgulanmış coğrafyalar için anlamlı bir çözümleme imkanı sunabilir. Ancak bu şablonun hiç böyle bir tecrübe yaşamamış olan Türkiye toplumu ve tarihi üzerine boca edilmesi, kavramsal bir anakronizm ve tarihsel bir çarpıtmadır.
Türkiye, ne Batı’nın sömürgesi olmuş bir “Doğu” ülkesidir ne de geleneksel postkolonyal terminolojinin “madun” (subaltern) kategorisine uyar. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel kökleri, sömürgeci güçlerin muhatabı olan büyük bir imparatorluk birikimine (Osmanlı) dayanır. Türk Modernleşmesi veya Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan hat; dışarıdan bir sömürgeci gücün zorlamasıyla değil, devletin kendi bekasını sağlamak ve küresel güç dengelerinde ayakta kalmak amacıyla geliştirdiği bir “öz-modernleşme” projesi, yerel bir devlet aklının kendi bilinçli tercihidir. Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinde yaşananlar da bir “dekolonizasyon” süreci olarak görülemez. Çünkü Osmanlı Devleti hiçbir zaman bir sömürge olmamıştır. Milli mücadele, dekolonizasyon amacıyla yapılmış bir savaş değil bağımsız bir devletin egemenlik hakkını koruma savaşıdır.
Şüphesiz Selim Deringil (2003) ve Fatma Müge Göçek (2014) gibi akademisyenlerin işaret ettiği üzere; Geç Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye ile finansal açıdan bağımlı kılınması, 'yarı-sömürge' konumuna sürüklenmesi veya merkezin taşraya bakışında beliren 'ödünç alınmış kolonyalizm' pratikleri akademik olarak göz ardı edilemez. Ancak bu iktisadi ve bürokratik sıkışmışlık nüansı, Türkiye’yi klasik anlamda toprakları işgal edilip kurumsal hafızası sıfırlanmış bir Batı sömürgesi yapmadığı gibi, Cumhuriyet’in devlet inşa sürecini de basit bir dekolonizasyon anlatısına indirgemeye yetmez. Aksine bu durum, imparatorluğun küresel kapitalizm karşısındaki direniş ve uyum çabalarının, postkolonyal teorinin tek boyutlu mağduriyet şablonlarına sığmayacak kadar katmanlı olduğunu ispatlar.
Buna rağmen, Türk akademisinde ve edebiyat eleştirisinde postkolonyal kavramların (melezlik, taklitçilik, oryantalist içselleştirme vb.) kontrolsüzce Türkiye’ye uyarlanması, ülkeye yanlış bir “Batı kurbanı” veya “kompleksli sömürge” elbisesi giydirmektedir. Tıpkı klasik kolonyalizm teorilerinin Türkiye’nin yapısına oturmaması gibi, postkolonyalizm de Türkiye’nin imparatorluk geçmişini, devlet geleneğini ve Batı ile kurduğu eşit/çatışmalı özne ilişkisini açıklamada başarısız olmaktadır. Türkiye’yi postkolonyal mercekle okumak, tarihsel özne olma vasfını yadsımak ve Batı karşısındaki stratejik hamleleri basit bir “sömürgecisine özenen Doğulu” karikatürüne indirgemektir.
Soğuk Savaşın Sosyolojik Bakiyesi ve Teorik Aşınma
Postkolonyal düşüncenin beslendiği ana damarlar incelendiğinde, bu literatürün büyük ölçüde 1950-1980 yılları arasındaki jeopolitik atmosfere ait olduğu görülür. İkinci Dünya Savaşı sonrası ivme kazanan bağımsızlık hareketleri, Bağlantısızlar Bloku, Üçüncü Dünyacılık ve Soğuk Savaşın ideolojik kamplaşması, postkolonyal yazının epistemolojik zeminini oluşturmuştur. Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri eserinde resmettiği şiddet ve kurtuluş dinamiği ya da Said’in Batı’nın Doğu’yu temsil etme tekeline getirdiği eleştiri, dönemin ulus-devlet kurma süreçleri ve Soğuk Savaş ideolojileriyle doğrudan ilintilidir.
Ancak bugün, bu teorilerin inşa edildiği dünya çoktan yıkılmıştır. İki kutuplu dünyaya ait Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve sosyalizmin küresel çapta büyük bir alternatif iddia olma vasfını kaybetmesi, postkolonyalizmin dayandığı politik ve ideolojik omurgayı boşaltmıştır. Sosyalist blokun çöküşüyle birlikte, postkolonyal teori devrimci bir eylem kılavuzu olmaktan çıkıp Batı akademisinin konforlu salonlarında tüketilen, steril bir kültürel kimlik söylemine dönüşmüştür.
Bugünün dünyası, 20. yüzyılın ortalarındaki katı “Merkez-Çevre” (Doğu-Batı) karşıtlıklarıyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak yükselişi, Körfez ülkelerinin finansal sermayeyi yönlendirmesi veya Doğu Asya’nın teknoloji üretim merkezi haline gelmesi, postkolonyalizmin “mağdur Doğu / mütehakkim Batı” ikiliğini geçersiz kılmaktadır. Klasik Soğuk Savaş dönemine ait kavramlarla 21. yüzyılın çok kutuplu, çok merkezli ve akışkan güç ilişkilerini okumaya çalışmak, güncelliğini kaybetmiş eski haritalarla neredeyse baştan yapılmış yeni şehirlerde yol bulmaya benzemektedir.
Yeni Bir Kuramsal Çerçeveye İhtiyaç Var
Sosyal bilimlerin görevi, geçmişin kavramlarını kutsamak değil; bugünün karmaşık gerçekliğini kavramaya yarayacak yeni araçlar üretmektir. Postkolonyal teori, Batı emperyalizminin tarihsel günahlarını ifşa etme konusunda geçmişte önemli bir rol oynamış olabilir. Ancak bu, onun sonsuza kadar her coğrafya ve her çağ için geçerli bir açıklama anahtarı olduğu anlamına gelmez.
Hiçbir zaman bir başka devletin sömürgesi olmamış, kendi modernleşme patikasını çizmiş ve bugün bölgesel bir aktör olarak varlık gösteren Türkiye’nin, postkolonyal teorinin “kurban/sömürge” paranoyasına ihtiyacı yoktur. Türkiye sosyolojisi ve siyaset bilimi, kendi tarihsel özgünlüğünü göz ardı eden bu ithal kavramsal çerçeveleri reddetmek zorundadır.
Öte yandan, sosyalizmin iddialarını kaybettiği, ideolojik blokların yerini teknolojik ve iktisadi rekabet alanlarına bıraktığı tek kutuplu veya çok merkezli bu yeni dünyada, postkolonyalizmin sunduğu romantik ve anakronik (çağ dışı) söylemler tıkanmıştır. Yapay zeka devriminin, dijital gözetimin ve küresel altyapı savaşlarının şekillendirdiği 21. yüzyıl; Soğuk Savaş artığı Doğu-Batı ikiliklerini aşan, teknolojiyi, sermayeyi ve yeni güç odaklarını merkeze alan cesur ve yeni teorik yaklaşımlara muhtaçtır. Eski dünyanın terimleriyle yeni dünyayı anlamaya çalışmak, dünün güneşiyle bugünün çamaşırlarını kurutmaya kalkmak gibidir.
Yeni yorum ekle