Ulusalcılık Küreselleşmeye Mani Mi?

22 Eylül 2026

Küresel Sistemin Yapısal Dönüşümü

Uluslararası sistemi anlamlandırmaya yönelik tartışmaların önemli bir bölümü küreselleşme ile ulusalcılığı, birbirinin karşıtı veya alternatifi olarak ele alır. Oysa içinde bulunduğumuz dönüşüm, ulusalcılığın küresel sistemin ihtiyaç duyduğu toplumsal zemini üretmesi üzerine kurgulanmaktadır.

Bu nedenle, günümüzde ulusal değerlerin yeniden güç kazanması ile küreselleşmenin derinleşmesini aynı anda gözlemlemek bir paradoks olarak görülmemelidir. Çünkü sistem açısından belirleyici olan ulusal kimliğin varlığı değil, bu kimliğin hangi aktörü güçlendirdiğidir. Devleti, egemenliği ve sınırları güçlendiren bir ulusalcılık küreselleşmenin önünde bariyer oluşturabilir. Buna karşılık, toplumu, bireyi ve devlet dışı kimlikleri güçlendiren bir ulusalcılık, küresel sistemin ihtiyaç duyduğu yeni toplumsal aktörlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. 

Yani devlet ile toplum arasındaki güç ve temsil ilişkisi ile ulusun yeniden tanımlanması, içinde bulunduğumuz dönemin temel temasıdır.

Ulusalcılık yeni aidiyet modellemeleri üretirken, küreselcilik bu ortak uzlaşı noktaları bulunan aidiyetleri sınırların ötesine taşıyan dolaşım alanını oluşturur. Dolayısıyla ulusalcılık temel düzeyde ulusları birbiriyle uzlaştırırken, küreselleşmeye yeni bir boyut katar.

 

Güç Merkezlerinin Yer Değiştirmesi

Bu dönüşümün anlaşılabilmesi için yalnızca bugünün siyasal gelişmelerine değil, küresel gücün tarihsel hareketine bakmak gerekir. Güç, kendisini daha etkin biçimde üretebildiği toplumsal ve coğrafi yapılara doğru hareket etmektedir.

Portekiz'in denizcilik kapasitesi, Hollanda'nın finansal örgütlenmesi, İngiltere'nin sanayi ve deniz gücü, ABD'nin finansal, teknolojik ve askerî kapasitesi, küresel gücün farklı dönemlerde farklı biçimlerde üretildiğini göstermektedir. Dolayısıyla değişen yalnızca gücün üretim biçimi değil, gücün coğrafyasıdır.

Bugün yaşanan ontolojik kırılma, gücün basit biçimde devletten topluma aktarılması değildir; aynı zamanda toplumsal yapının üretildiği zeminin değişmesidir. Bu nedenle “güç merkezlerinin yer değiştirmesi” yalnızca coğrafi bir hareketlilik olarak değil, gücün devletlerden toplumlara doğru genişleyen varoluşsal dönüşümü olarak ele alınmalıdır.

Bu durum, küresel güç ile toplum arasındaki ilişkinin giderek daha önemli hâle gelmesine neden olmaktadır. Yeni dönemin güç mücadelesi yalnızca devletler arasında değil, toplumların nasıl düşündüğü, neyi arzuladığı, hangi kimlikleri benimsediği ve hangi ağlara bağlandığı üzerinden de gerçekleşmektedir.

Böylece ilk bölümde ortaya koyduğumuz ulusalcılık–küreselcilik ilişkisi anlam kazanmaktadır. Eğer küresel sistemin yeni taşıyıcılarından biri toplum ise, toplumların kimliklerinin yeniden tanımlanması sistemik bir mesele hâline gelmektedir.

 

Yeni Ulusalcılık

Yeni ulusalcılık, yeni ulusların ortaya çıkması veya mevcut devletlerin parçalanması anlamına gelmemektedir. Esas mesele, mevcut ulusların yeniden tanımlanması ve tarihsel kimliklerinin yeniden tasarlanmasıdır. Yani, ulusu oluşturan dini ve kültürel referansların yeniden gözden geçirilmesidir.

Bir toplum, bugünkü kimliğinin tarihsel köklerini daha geriye götürdükçe, yalnızca kendi farklılığını değil, başka toplumlarla kesişen tarihsel alanları da keşfedebilir. Toplumların bugünkü dinî ve kültürel kimliklerinin öncesindeki tarihsel katmanlara yönelmesi, uluslar arasında yeni uzlaşı veya çatışma noktaları ortaya çıkartabilir.

 

Yeni Ulusalcılığın Kökenleri

Tarihsel katmanlarda seyahat, özellikle pagan geçmişin yeniden yorumlanması hususunda oldukça dikkat çekicidir. Pagan kültürler birbirinin aynısı değildir; ancak doğa, mitoloji, kozmoloji, atalar kültü ve çeşitli sembolik anlatılar bakımından farklı toplumlar arasında karşılaştırılabilir ortaklıklar taşırlar. Bu ortak tarihsel katmanların yeniden keşfedilmesi, modern dinî farklılıkların ötesinde yeni bir kültürel ortaklık zemini oluşturabilir.

Buradaki tez, toplumların aynı inanç sistemine geri döneceği değildir. Daha önemli olan, dinî farklılıkların öncesindeki tarihsel mirasların modern kimliklerin yeniden inşasında ortaklaştırılabilir bir sembolik alan hâline gelebilmesidir.

Bu nedenle yeni ulusalcılığı klasik milliyetçiliğin basit bir devamı olarak değil, kimliğin yeniden ölçeklendirilmesi olarak görmek gerekir. Devletin temsil ettiği ulus fikrinden toplumun yeniden ürettiği ulus fikrine doğru yaşanan bu dönüşüm, ulusal kimliği küresel sistemin dışında değil, onun içerisinde hareket edebilir hâle getirmektedir.

Dolayısıyla yeni ulusalcılık küreselleşmenin toplumsal alt yapılarından birisidir; çünkü küresel sistemin ihtiyacı bütün toplumların aynılaşması değil, farklı toplumların birbirleriyle daha kolay ilişki kurabildiği bir ortaklık zemininin oluşmasıdır.

Böylece ulusalcılığın paradoksu ortaya çıkmaktadır. Ulus kendi kimliğini yeniden keşfederken, geçmişin daha derin katmanlarında başka uluslarla daha fazla ortaklık bulabilir.

 

Yükselen Uluslar

Burada “yükselen uluslar” yalnızca ekonomik veya askerî kapasitesi artan devletler değildir. Daha önemli olan, kendi tarihsel kimliğini yeniden yorumlayabilen, kolektif hafızasını yeniden üretebilen ve bu kimliği yeni uluslararası sistem içerisinde etkili bir toplumsal kapasiteye dönüştürebilen toplumlardır.

Türkler ve Yahudiler, önceki değerlendirmelerde ele aldığımız üzere, bu dönüşümün özel olarak incelenmesi gereken iki toplumu olarak öne çıkmaktadır.

 

Araplar, İranlılar, Çinliler ve Japonlar

Araplar açısından süreç, Arap kimliğinin İslam ile kurduğu tarihsel özdeşliğin yeniden yorumlanması olarak değerlendirilebilir.   İslam öncesi Arap tarihinin ve kültürel mirasının öne çıkması, Arap kimliğinin yalnızca din üzerinden tanımlanmadığı daha geniş bir tarihsel çerçeve ortaya çıkarmaktadır.

İranlılar açısından benzer dönüşüm Pers medeniyet hafızası üzerinden gerçekleşebilir. Pers geçmişinin yeniden siyasallaşması, İranlılığın yalnızca mevcut dinî kimlik üzerinden değil, daha uzun bir medeniyet sürekliliği üzerinden tanımlanmasına imkân sağlayabilir.

Çin ise farklı bir konuma sahiptir; çünkü Çin'de kadim kültürel miras ile modern kimlik arasındaki bağ hiçbir zaman bütünüyle kopmamıştır. Çin'in temel meselesi geçmişini yeniden keşfetmekten ziyade, mevcut medeniyet sürekliliğini küresel ölçekte yeniden yorumlamaktır.

Japonya açısından temel mesele tarihsel kapasite ile mevcut uluslararası konum arasındaki gerilimdir. II. Dünya Savaşı sonrası düzen, ulusal gurur ve Hiroşima-Nagazaki hafızası birlikte değerlendirilmelidir. Japonya'nın yeniden stratejik ve askerî kapasite geliştirmesi geçmiş militarizmin aynen geri dönmesi anlamına gelmez. Ancak savaş sonrası kimliğin yeniden yorumlanması, Japonya'nın yeni sistem içerisindeki konumunu önemli ölçüde değiştirebilir.

 

Batı Dünyası, ABD, İngiltere ve Almanya

Bu süreç Batı toplumlarında, Antik Yunan medeniyetinin ve Hristiyanlık öncesi Roma'nın tarihsel mirasının yeniden yorumlanması şeklinde ortaya çıkabilir. Bu tarihsel yönelim, İtalyan felsefesinin Alman idealizmiyle birleşmesi üzerinden yeni bir düşünsel biçim kazanabilir. 

Roma'nın ruhunda yeniden canlanan Alman idealizmi, Batı toplumlarının yeni ulusçuluk modelinin unsurlarından biri hâline gelebilir. Almanya'nın ekonomik ve teknolojik kapasitesinin yanında tarihsel jeopolitik hafızasını yeniden değerlendirmesi, Avrupa'nın gelecekteki siyasal yapısını etkileyecektir. Burada belirleyici olan, geçmişteki saldırgan milliyetçiliğin tekrarlanması değil, Almanya'nın Avrupa içerisindeki siyasal özneleşmesinin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşeceğidir.

ABD ve İngiltere ise bu denklemde farklı bir yere sahiptir. ABD'nin gücü, klasik anlamda homojen ve kadim bir etnik ulus fikrinden ziyade anayasal yapı, ekonomik kapasite, teknoloji ve askerî güç üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle ABD'nin yeni sistem içerisindeki rolü daha çok mevcut devlet kapasitesinin devamlılığı ve sistemin dengeleyici unsurlarından biri olma niteliği üzerinden okunmalıdır.

İngiltere'nin konumu ise tarihsel kurumsal süreklilikle açıklanabilir. Finans, deniz gücü, ticaret, hukuk, diplomasi ve sömürgecilik döneminden miras kalan stratejik hafıza, İngiltere'yi yalnızca ulusal kimliği üzerinden değil, modern uluslararası sistemin tarihsel kurucu unsurlarından biri olarak önemli kılmaktadır.

Dolayısıyla bu iki ülke, diğer toplumlar gibi yeni bir kimlik arayışının merkezinde bulunmak yerine, mevcut devlet kapasitesi ve tarihsel kurumsal hafızaları üzerinden yeni sistemde dengeleyici roller üstlenebilir.

Yeni sistemde yükselen ulus yalnızca güçlü devlete sahip olan ulus değildir. Kendi tarihini yeniden yorumlayabilen, kolektif hafızasını geleceğe taşıyabilen ve kimliğini küresel ağlar içerisinde yeniden üretebilen toplum yeni sistemin daha etkili aktörlerinden biri hâline gelecektir.

 

Sonuç: Gücün Yeni Ontolojisi

Artık yalnızca güç merkezleri değişmemekte, gücün üretildiği ontolojik zemin değişmektedir.

Devletler, uluslararası sistemin aktörü olmaya devam etmekle birlikte, ulusal kimliği devletin temsil tekelinden çıkaran ve ulusu daha geniş tarihsel ortaklıklar içerisinde yeniden tanımlayan bir ulusalcılık, küresel sistemin toplumsal altyapısını güçlendirebilir.

Dolayısıyla yeni ulusalcılık küreselleşmenin karşıtı değil; küresel etkinin devletlerden toplumlara doğru geçişini mümkün kılan, toplumsal yeniden yapılanma biçimlerinden biri olarak okunmalıdır.

Küresel güç artık yalnızca devletlerin sahip olduğu bir kapasite olmaktan çıkmakta; toplumların ürettiği, devletleri dönüştüren ve sınırların ötesinde yeniden örgütlenen bir kapasiteye dönüşmektedir.

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.