68 Ruhu ve Oruç


I.

Bir zamanlar Türkiye sokaklarına bir «fenomen» hakimdi: 68 Ruhu. Bu ruh bir solda, bir sağda gezerdi. Şimdi yerinde yeller esiyor! Zamanın içinden bir devir geçti. O devir şimdi tarihle yüzleşmek üzeredir...

60lı yıllar; Türkiye'nin çatılarında dolaşan bir ruhun yakasına 'eleştirel' etiketi yapıştırmıştı; sonra aydınlar sakallarını bir karış uzatınca, üzerindeki isimler de değişti; 'postmodern, yapısalcı ve yapıbozumcu' oldu. Aslında beşeri bilimler, o ruhun ilk yuvasıydı. Ve ilkin Batı'nın kapısını çalmıştı. Öğrenci gençler heyecana kapılıp hızla sokağa indiler, yıldıkları her an tekrar üniversitenin fildişi kulesine çıktılar. Hava kurşun gibi ağırdı ve nihayet 'Ruhul Kuds' misali uçtu gitti o ruh ülkemizden...

Anlaşılan yeni bir çehreyle arz-ı endam etmek üzere geri çekilmişti. Ama mazide bıraktığı izler ve izlenimler vardı. Cinsellik ve cinsiyet söylemlerini bir kenara bırakırsak eriştiğimiz seviye Ernst Jünger'in tabiriyle «Désinvolture», yani arsızlık olabilir ancak. Yaşadıklarımızı; duygusal bir geçmişin gerçek öfkesi, gerçek gözyaşı ve gerçek tecrübesi olarak görürsek; bireysel ve toplumsal hayatımızı yeniden biçimlendirmek isteyenlerin yüzsüzlüğü de sayabiliriz: Teyakkuza geçmiş müfreze birlikleri kendi sıkıntılarını ve umutlarını bir varoluş sorunu olarak görmeye başlar. Zira aykırılık beyinlerini keşmekeşe çevirmiştir. Kimi Asiye'yi kurtarmak, kimi özel hayatın gizli anlarını yazmak, kimi piç doğurmak derdine düşer! Artık kitapçılarımızın raflarındaki ilk sırayı derin sulara yelken açan sığ romanlar alacaktır...

Peki, şimdi kibar, mutlu, biribirine saygılı insanlar mı olduk? Akıl valisi aydınlar devleti çarmıha gerdikçe kurtuluşa mı erdik? Geleneklere çakıldıkları için Aydınlanma cereyanına kapılmayan halkı 'eskimiş' bulmanız, 'Tutunanlar'ı fırsat düştükçe azarlamanız canınıza değdi mi?

Okumuşlar önce ideolojik bir cendere yarattılar, ardından toplumu içine attılar. Kafalarımızı dar bir mengeneye sıkıştırdılar. 70lı yıllara dek, mesela İstanbul'da herkes birbirini tanır, kim Musevi, kim Ermeni, kim Rum, kim Müslüman bilirdi. Herkes mahallesinde birbirinin bayramını kutlayacak derecede iyi tanırdı. Hoşgörü toplumunu tahrip edenler; çağdaşlık ile geleneğin göbek bağını kesen, işte bu entellijensiyadır. O yıllarda Sami Hazinses'in, Nubar Terziyan, Adile Naşit'in etnik ya da dini kökenini bilir, ama filmlerini severek izlerdik. Bu külyutmaz halk bağrından çıkan diplomalıların kurbanı oldu şimdi...

Baksı ve Kam geleneğinde Ahmet Yesevi'den beri söylenen şiirler/yakarışlar/ezgiler aslında birer tefsirdir. Sözel kültür çerçevesinde ilahi kelamdan aldığı ilhamı topluma yansıtmaktadır ozan. Ancak - mağlubiyet psikolojisiyle(1967/1973) - radikalizme ve milliyetçiliğe dini kılıf giydiren İhvan hareketinin Anadolu'ya doğru esen sert rüzgarı o geleneği de bitirdi. Kaç yıldır köy kasaba Torosları geziyorum. Rengarenk giyinen, cenazesi çiçeklerle örtülen, hayat ile barışık Türkmen kadınları düğünlerde bile koyu renk tek tip elbiseler giymeye başladılar. Uzatmayalım: Kültürel zeminin arızalandığı topraklarda umut yeşermez. Çöküş; zevalin kemale ermiş halidir yalnızca.

Elbette biz bu günlere bir günde gelmedik. Çağdaş kimliğin üst yapısını hazırlayarak geleneğin modernite ile yolunu ayıran esprili, kıvrak, zeki, çevik aydınlar çıktı ortaya. Sordular: «Ben kimim? Kaç kimlikliyim?». Henüz kimlik kavgaları verilmemiş, erdem ve onur kavramları tedavülden kalkmamıştı. Psikolojimiz yerli yerindeydi. Bu sırada dijital zeka büyürken, hatta inanılmaz boyuta ulaşırken 'araçsal aklın eleştirel kuramı' müritlerini sımsıkı ilerleme fikrine bağladı. Ta ki günün birinde göldeki tek siyah kuğu başını sudan çıkarana dek...

Bu yeni ortamda gençlik ruh'u hayalet gibi algıladı. Ülküler, ütopyalar, devrimci rüyalar, toplumsal amaçlar teker teker çöpe atıldı! Yoksa gençlerin gördükleri şey gerçekten hayalet miydi? Akıl oyunu oynamak isterken 'aylak adam' durumuna düşmek belki çoğuna saçma gelmişti. Öyle ya; bir gün elçilik önünde ‘Yankee go home’ sloganı atmak ertesi gün aynı yerde ‘Kennedy bursu’ için sıraya girmek olmazdı! 

II.

50 yıl sonra o ruhu 'tarihselleştirmek' doğru mudur? Öyle olmadığını düşünüyoruz. En azından inançtan doğan, bireyin ve toplumun sürekli isyan hali, oruçtan ötürü biliyoruz. Ülkemizin çektiği acılardan, yüreğimizi sızlatan Ferman ve İnkilaplar'dan sonra bile diri kalmış bir ruhtur Oruç. Ülkenin yalnızca ahlaki, sosyal ve entelektüel çöküşüne karşı değil, bilakis aptallık ve bayağılık dalgasına karşı duvardır. Kültürel mirasın yok edilmesine karşı bir toplu kalkışmadır. Modernitenin ağır baskısı altında çökmeye yüz tutmuş toplumun bitmez enerjisi, yılmaz itici gücüdür. Bugün Türk toplumunun başına ne hal geldiyse, başı neden ağrıyorsa verecek bir cevabı kesin vardır. Hakikati söylemek hakikattan başka bir şey değildir onun için. Gerçek üzücüyse üzülür, sıkıcıysa sıkılır, acısıyla ağlar ama yine de doğruyu söyler. Çünkü onun ulaşmak istediği tek hedef hakikattir.

Halbuki 68 ruhu bir doktrin ve yönteme dayanır, Oruç'un ise bizatihi kendisi eylemdir. Ve bu eylemin bizce dört veçhesi bulunur:

Oruç; eşzamanlı olarak yoksulluk ve zenginlik ile savaşır. Ruh ile paranın örtüşmediğini savunur. İster Atina, ister Mekke, ister Floransa, ister Londra, ister İstanbul olsun; yeryüzündeki en kötü yönetim şeklinin 'zenginerki' olduğunu kabul eder. Çünkü tok açın halinden - akıllı olsa bile - anlamaz.

Oruç; kamu yararı adına sınırsız bencilliğe yüz vermez. Bu bize her türlü 'hiyerarşinin' ötesinde eşit ve birbiri için yaşayan bireylerden oluşan 'Medine Toplumu'nu hatırlatır. O tek bünyede yürekler toplu halde çarpar; damarlarda aynı kan akar. 68 ruhu 'kollektivizmi' dışarda ararken o içerde kurmak ister. Zira Medine Toplumu'nun önderi halkına Demokratik Toplum'un liderinden daha yakın durmalıdır.

Oruç; insana, yeryüzüne değer üretmek üzere geldiğini ve emeğin, kutsal değerlerin başında yer aldığını söyler. O mümini piyasalarda hayali değerlerin artması için koşturmaz. İyi işi 'spritüel' bir olay olarak görür. Yaratan ile yaratılanı hayırlı işte buluşturur. Alın terinin çalınmasına asla izin vermez. Binlerce insanın zihnini ve enerjisini yatırdığı bir şirketi bir kaç 'mutraf' yaratmak için sattırmaz.

Oruç; aslında kökleşmektir. Devran dönerken başı dönmemektir. Kendini bilmek, sevgiyi somuta yansıtmaktır. Özgün yaşamak, bulunduğu mevziyi ya da aldığı görevi terk etmemektir. Velhâsıl Oruç; Mekke'de akıl, Medine'de aşktır. Bilinç ve sezgi nerede terkip olursa oraya 'barış' getirir. Kendi gerçekliğini bulmak isteyeni sürekli içsel göçe çağırır. Hicret içinse akıl mutlak şarttır.

Bundan daha 'modern' bir düşünce tarzı olabilir mi? Batı modernitesi, ezilen ya da sömürülen insanın hem kendini savunma hakkı olduğuna hem de böyle bir gücü bulunduğuna inanıyordu. O yüzden uzunca bir süre onları «yoksul» olarak tanımlamadılar. Yeni ismi «proleterya» olan bu sınıf aynı zamanda bir siyasal proğramdı. Gerçeği yorumlamak ve dünyayı değiştirmek yalnızca onun elindeydi. Başkasının değil! Örneğin Antonio Gramsci'nin çıkardığı 'L’Ordine nuovo' gazetesi şu altbaşlıkla yayınlanıyordu: «Birleşiniz, çünkü tüm gücümüze ihtiyacımız var».

Ama 20.yüzyılda ne totaliter devletler ne de liberal demokrasiler bu tuhaf öznellik anlayışını sorgulama gereği duydu. 21. yüzyıla girerken modern ''yaparsın'' uyarısını postmodern ''yapamazsın'' emri izledi. Egemenler, uslu durursanız biz size yardım ederiz, havasına girdiler. İyi ve kötü «yoksul» ayrımına başvurdular. Geldiğimiz noktada sorulabilecek en masum soru belki şu olabilir: Hugo, Balzac, Dickens, Dostojevski, Zola'yı okumuş aydınlarımız gerçek hayatta nefreti ve merhameti, alçaklık ve şerefi, rezillik ve mertliği birlikte doğuran toplumsal ilişkileri de mi anlamadılar?

Kısaca; 68liler ve takipçileri, aydınlanmış olmak isterken karartıldığını fark etmemiş kimselerdir. 70li yılların bilinç endüstrisinin ürünü ve siyaseti sırf siyaset sanan ergen yetişkinlerdir. Ve hâlâ siyasetin bir toplum oyunu olduğunu kavramış değillerdir. Ne yazık ki, taşra entellijensiyasının tükendiği bir devirde bağrından çıktıkları topluma layık olamadılar. Yoksa ahiretin bilinmez avuntularını satan hocaları sırtında taşıyan bu millet, dünyanın bilinen gerçeklerini kavrayıp anlatasabilseler, onları baş üstünde tutmaz mıydı?

Şimdi üzerlerine devrilen milli iradenin ağırlığı altında ezilip büzülüyorlar. Ülkeye de yazık oldu, onlara da...