8 Mart Günyüzü Görmeyenler Günü


Türkiye'de erkeklerin kadın algısı, hayal ile gerçek arasında gider gelir. Türkiye'de herşey değişir; değişmeyen birşey yoktur: Ekonomik şartlar değişir. Siyasal ortam değişir. Toplumsal hayat değişir. Her iktidar ile birlikte doğru-yanlış değişir. Bu süreçte tabii erkekler de değişmiştir ama kadınların değişmesine kimse razı değildir. Bu gerçek yüzyıllar boyu değişmez; önümüzdeki yüzyılda da değişme ihtimali pek azdır. Yüzyıllardır aynı kaderi Almanya'da yabancılar paylaşıyor. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan iletişim toplumuna geçilmiştir, hatta postmodern veya posthistory çağa eriştiğimiz söylenmektedir ama ne Türkiye'de 'kadın'ın ne de Almanya'da 'yabancı'nın konumu değişir. Hep aynı kalır. Acaba bu benzerlik nereden kaynaklanmaktadır?

Yeni Çağ'da ilk şehir isyanı 1614 yılında Frankfurt'ta çıktı; 1730 yılında ise İstanbul ahalisi ayaklandı. Her iki şehrin yöneticilerinin değişen dünyayı kavrayan bir kafa yapısına sahip olmadıklarını ya da hoşgörüsüz olduklarını tarihi kaynaklardan öğreniyoruz. Tayyarzade Ata'nın 'Bazı Vakayi-i Tarihiyye' kitabında geçen bir ifadeye göre; ''Askeri ıslahat teşebbüsünün ulema ve vükeladan bazı ricalin haberdar edilmemesi yüzünden muvaffak olunamadığı için isyana sebebiyet verdiği'' belirtilmektedir. Ancak her iki şehrin ahalisi herşeyden önce yaşanan iç göçten, paranın hızlı değer kaybından ve artan vergilerden muzdariptiler. Ve bu iki isyan, halkın ekonomik gidişattan duydukları hoşnutsuzluğu istismar ederek ona öncülük eden şahısların ismiyle tarihe geçti: Patrona Halil ve Fettmilch Vinzenz. İki 'önder' de halkın içinden çıkmış esnaftılar. Sayısız ortak noktası bulunan iki isyanı birbirinden ayıran tek fark odaklandıkları konulardır: Frankfurt ayaklanması 'yabancı' düşmanı bir nitelik kazanırken İstanbul ayaklanması 'kadın' sorununa dönüşür.

Fransız sosyolog Bourdieu'ya göre sosyal hareketler semboller mücadelesinin dramatik biçimleridir. Örneğin; Patrona Halil veya Fettmilch Vinzenz'in etrafında toplanan bir avuç kişi toplumsal sorunu tanımlamaya ve çözüm bulmaya kalkıyor. Ve bu anlatı biçiminde gerçekleşiyor: Halka, bir zamanlar var olan ve sağlıklı işleyen bir düzen öyküsü sunuluyor. Şimdi o düzen krize girmiş durumdadır; çıkış yolu ya köklere dönerek dirilmek ya da yenilenmektir. Aslında bu anlatı vasıtasıyla ideal bir toplum resmi çizilmektedir. Toplumsal unsurlar tanımlanmakta, toplumsal ilişkiler belirlenmekte ve onlara bazı özellikler yüklenmektedir. Kısaca; toplumsal düzen yeniden biçimlenmektedir.

Toplumsal hareketleri sembolik kavganın biçimleri olarak yorumlamak elbette bazı sınırlamalar getirir. İlkin olayı bir illiyete dayandırmak güçleşiyor. Örneğin, 18.yy. İstanbul’unda belli bir sosyal yapı temayüz etmiş, ama bu sosyal yapı birden sarsılmıştır, çünkü enflasyon canavarı yüzünden esnaf ve zanaatkarlar ciddi ekonomik sıkıntıya düşmüştür. Günün birinde bir gerilim patlak veriyor ve sonuçta yükselen tansiyon düşüyor. Ancak başvurulan semboller yüzeysel, lalettayin bir söylemdir. Kullanılan simgelerden tamamen bağımsız bir keyfiyetin kültürel şifresi derinlerde yatmaktadır. Siyasal bir krizin ‘objektif sebeblerinden’ bahsetmek için ekonomik ve toplumsal şartların kötüleşmesi tek başına yeterli olmamaktadır. Eğer parametrelerin uymazlığı renkli bir eylemle kamuoyuna taşınırsa 'kriz' çıkmaktadır. Belki önceden topluma bir hoşnutsuzluk hakimdir; insanların korku ve kaygıları bulunmaktadır. Bu tepkiler muhtemelen değişik kaynaklardan besleniyordur; ancak ekonomik, kültürel veya dini huzursuzluklar ‘tercüme’ edilmedikleri sürece etkisiz kalırlar. Sonuç olarak; toplumsal yapının krizleri tek başına açıklayamadığını, tam tersine krizlerin toplumsal yapıyı şekillendirdiğini savunuyoruz. Bu iddiayı bir gerekçeye dayandırmak gerekirse, sosyal sınıflar ve ilişkilere, ancak seferber olunması ve harekete geçmesi halinde isim konmaktadır. Fakat her kültürün bir sembol dağarcığı bulunduğunu unutmayalım. Bir mecburiyet sayılmasa da, kitleleri peşinden sürüklemek isteyen sosyal hareketler bu kaynağa sıkca başvururlar. Kitleleri harekete geçiren bir simge bir süre sonra imaja dönüşür, toplumun ilgi alanı ve odak noktası olur. Özetleyecek olursak; gerek sosyal yapı gerek kültür bir sürecin başında değil, sonunda şekil almaktadır.

Patrona Halil İsyanı ile başlayan toplumsal kırılmayı anlamak açısından bu kısa izahatı gerekli gördük. II.Viyana Kuşatması hezimetinin ardından Türkiye’ye sığınmış Arnavut bir ailenin çocuğu olan Patrona Halil ne yapmak istemişti kısaca hatırlayalım: Bayezid Camii'nde "Şer' ile dâvamız vardır; Ümmet-i Muhammed'den olanlar bayrak altına gelsin" duyurusuyla başlayan ve ardından çarşıya yayılan ayaklanma Saray’ın önünde son buldu. Gayrimüslim esnaf ve zanaatkarlar da dükkanlarını kapayıp eyleme ‘katıldılar’. Ama aynı kimseler 10 yıl sonra benzer çağrılara kulak asmadı, Padişah’ın yanında yer aldılar.

 

İlan edilen rakip ve iletilen talep belliydi. Asîler: "Pâdişâhımızdan her veçhile hoşnuduz; lâkin devletlerine zarar ve hıyanetleri olan kişileri bize teslim etsin" dediler. Kısaca,  Damat İbrahim Paşa’nın idamı ile Sa’dabad’ın yıkılması isteniyordu. Acaba, talepler ve gerekçeler ne derece birbiriyle örtüşüyor olabilir(di)? Sarayda yaşanan olumsuzlukları Patrona Halil ve avanesi sadece eleştirmekle kalmıyor, Vezir’i de iktidardan indirmek istiyorlardı. Ancak burada Padişah III. Ahmet, ne gelişmelerden ötürü sorumlu tutuluyor ne de onun siyasi konumu tartışılıyor. Yoksa, tarihte bilinen ilk siyasi devrim bizde gerçekleşmiş olurdu!                                                                                                                                                                               

Peki, Patrona Halil başa nasıl geçti ve en önemlisi halk isyana niçin iştirak etti? Başarının sırrı etkin bir simgeyi iyi kullanmakta yatıyor. Ama bu simgenin gücü nereden geliyordu? Halk hemen nasıl kışkırtılabilmişti? Vakanüvislerden öğrendiğimize göre, halkı sokağa döken olay Sadabat’ta herkesin ‘mahlut’ eğlenmesi, yani kadın erkek karışık dolaşmasıdır. Bu suçlama, ahlaki bozulmanın kadın ve kıyafetle  irtibatlandırması konusunu gündeme getiriyor. Ahlak ve kadın kavramlarının ilişkilendirilmesi elbette yeni bir şey değil. 16.-19. yüzyıl arasında çıkarılan onlarca ferman, kadınların kamuya açık alanda nasıl davranacakları ve nasıl giyinecekleri hususunu düzenlemektedir. Ayrıca kadın-erkek ilişkileri, şehir hayatı içinde, yüz yüze ya da doğrudan gerçekleşmezdi. Bu konuda sosyal antropoloji bir hususa dikkat çekmektedir: İçten, yani yakın akrabalarla evlenmenin yaygın olduğu toplumlar iç dünyalar yaratmaya meyyal oluyorlar. Soya dayalı ilişkiler dünürlükle pekiştiriliyor. Sülaleden kız almak, her halukârda aynı dini veya etnik topluluktan biriyle evlenmek arzu ediliyor. Sözkonusu toplumlarda kadın, masuniyet simgesi olarak düşünülmektedir. Ötekine saygı kadınların namusuna riayet ile ölçülmektedir. Aksine tavır ‘harime girmek’ ya da ‘töreye aykırı’ olarak görülmektedir.

Patrona Halil İsyanı'nı nakleden Şem’danizade Efendi, toplumda namuslu bir avuç kadın kaldı derken, sosyal çatısmanın tek başına kadın ve erkek ilişkilerinde değil, kadın merkezli olarak asıl erkekler arasında gerçekleştiğini itiraf etmektedir. O günkü sosyo-ekonomik yapı yeni bir dinamizm doğuramadığı için sorun çıkmıştır. Sarayda gözlenen kayırmacılık, aşırı eğlence ve israf kadının kamuda fazla görünmesiyle belirgenleşen iç çözülmeye yol açmıştır. Anlatıya göre, bu işten karlı çıkanlar, Osmanlı Devleti’ni içerden yıkmak isteyen düşmanlar olacaktır. Eski kurallar ikame edilirse ülke yeniden ayağa kalkacaktır. Acaba, kadınlar değilde zımmî sayılan Rumlar veya Museviler ‘Günah Keçisi’ yapılsaydı aynı görüşler ileri sürülür müydü? Hiç sanmıyoruz. Buna karşın Fatih’ten beri kendi özel muhitlerinde yaşayan gayrımüslimlerin varlığı ne tartışma konusu olmuş ne de sorgulanmıştır.

Frankfurt isyanının arkaplanında da benzer ekonomik sıkıntılar yatıyordu. İsyan, şehir idaresine çöreklenmiş bir kısım eşraf ve muteberli bir zümreye karşı yönelikti. Kısaca siyasi güç oligarşinin eline geçmişti. İstanbul isyanında yükselen talepler şahsi iken, Frankfurt isyanında  bizzat siyasal düzen hedef tahtasına konmuştu. İsyan, toplumsal dayanışmanın temeli olarak ‘şahsi’ ve ‘umumi’ arasında bir diyalektik geliştirir. Yani bütün, parçaların toplamından ziyade bir şeydir. Cüzi çıkarları aştığı için kamuya uymak aklın gereği farzedilir. Bireyler bütünle özdeşleşir ve kişisel çıkarlarından kamu lehine feragat ederlerse sistem iyi işleyecektir. Örneğin, tarihte bilinen tüm iç çatışmalarda toplumlar dış tehdit karşısında kenetlenmekte, yekvücut olmaktadır. 

Tarihi ayrıntılara inmeden olayı yorumlamak gerekirse, Frankfurt isyanı cemaat esasına göre örgütlenen ve kendini sosyal bir bünye olarak telakki eden bir kentin öyküsüdür. Bu cemiyette eşit bireyleri birarada tutan kamuya karşı bir yükümlülük vardır. Çıkan herhangi bir kriz bu düzenin yozlaşmasına, yani yönetime çöreklenen ve ekonomiyi felakete sürükleyen kötü idarecilere bağlanır. Düzene ihanet bu ‘kutsal’ topluluğa ait ol(a)mayan yabancıların varlığında zirveye çıkar. Kısaca Avrupa, yabancı unsurları toplum dışına iterek veya yok ederek toplumsal huzuru temin etmektedir. Osmanlı Devleti iç barışı tesis etmek isterken sınırlarını içerden - etnik ve dini topluluklar arasında - çizmiştir ki bizde vatan ve millet kavramının geç oluşmasının bir sebebi de budur. Batılı toplumlar ise bu sınırları hep dışarıya doğru işaretlemiştır. Harici sınırlara vurgu yapılan Almanya’da yabancılar, dahili sınırlara vurgu yapılan Türkiye’de kadınlar toplum inşa  edilirken ana direkler olmuştur. Sonraki siyasi krizler, toplum tasavvurlarının bir ritüel halinde sahneye konulmasından ibarettir. Buhran anlarında toplumun ‘gerçekte’ neyi istediği veya kimin yanında olduğu ortaya çıkıyor. Bir toplum, 'Biz eşit bireylerin katılım toplumuyuz' derken, diğer toplum 'Biz uyum içinde birlikte yaşayan cemaatlar düzeniyiz' beyanında bulunuyor. Bu önermeleri günlük hayata tercüme edersek karşımıza şu tablo çıkar: Eğer bu fikirler tekrar hayata geçirilirse her iki toplum kendini mutlu hissedecektir! Halbuki toplumlar ortalıkta dolaşan tanımlardan daha karmaşık ve sosyal hayat bir o kadar çetrefillidir. Toplumsal hareketler, özlemin ötesinde romantikleştirilen, hayâlî bir yapının ürettiği varsayılan, gerçekte ise hiç uygulanmamış siyasetlere dönüş arzusunu dile getirmektedir.   

Niçin siyasal ve sosyal gelişmeler Almanya’da sürekli ırkçılık ile sonuçlanırken Türkiye’de yalnızca kadın meselesi düzeyinde kalmaktadır? sorusu 'milli devlet' olgusuyla da yakından ilgilidir. Bizim milli devlet anlayışımız 'müslümanlar tek millettir' ilkesi üzerine inşa edilmiş; daha sonraki aşamalarda buna ortak dil, ortak siyasi bilinç ve ortak ekonomik çıkarlar eklenmiştir. Buna karşılık Alman milletleşme süreci soy kökenli olduğu için hâlâ ırkçıdır. Cumhuriyet'in kadınlara siyasal ve sosyal haklar tanıdığı yıllarda Almanya'da ırkçı yasaların çıkması bir tesadüf sayılmamalıdır.