Ahlakın İsyanından Şeytan Taşlayan Ümmete Doğru


İnsan sadece akleden ve düşünen değil, aynı zamanda arzu eden bir varlık. Hem arzu hem de akıl sahibi olduğu için ahlaki bir karakter taşıyor. Ahlakın dünyasıyla arzunun dünyası arasındaki salınım hali, insanın mikro, makro düzeydeki farklı realitelerine tekabül etmekte. Bu realitelerin her biri ahlaki açıdan bir değer veya değersizlik içerir. Başka deyişle, değer içerdiği oranda ahlaki olma vasfını kazanır. Kişilerin düşünce ve eylemleri için ne kadar böyleyse insanlık dünyası dediğimiz vakıa için de durum hemen hemen böyle. İnsanlık vakıası, son kertede tek tek insanların meydana getirdiği bir sonuç. Kültür, devlet, medeniyet gibi kurum ve yapılardan hiçbiri bu vakıanın dışında değil.

Dolayısıyla tek tek fertlere baktığımızda, o fertlerin ait olduğu kültür, medeniyet ve devlet hakkında fikir sahibi olmaya çalışmak pek yanlış olmaz. Kişiler gibi kültürü, medeniyeti ve devleti meydana getiren unsurlar da temelde ahlak ve arzu arasındaki gerilim ekseninde şekil ve nitelik kazanıyor.

"Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez", "her koyun kendi bacağından asılır", "komşu komşunun külüne muhtaç" gibi deyimler bir kültürün malı haline gelmişi davranış kodlarını hem tayin hem de ifşa etmekte. Bu kodlarla bir dünya görüşü ve hayat tarzını teşekkül ettiriyoruz. Benzeri kodlarla çoğu zaman aklı arzuya ram eden bir motivasyonu gerçekleştiriyoruz. Kişi veya toplumun ahlak seviyesi bunun sonucu tebarüz ediyor.

Akıl, arzuyla ahlak arasında kah taraf, kah uzlaştırıcı bir rol oynuyor. Arzunun patlama yaptığı bazı durumlarda ise kendi çelişkilerine  ve çaresizliğine doğru savrulduğu oluyor.

Devlet dediğimiz aygıt da bu çatışmalardan etkilenmeyecek metafizik bir yapı sanılmamalı. Daha az etkilendiği ileri sürülebilir, ancak insanla kaim olan her şey gibi o da arzuyla ahlak arasındaki girift ilişkiler biçimiyle realize oluyor. Devlette bu realizasyon, -kişi veya gruplardan farklı olarak- hem kişisel, hem grupsal hem de ülkesel düzeydeki arzu dünyasından etkilenmekte. Sadece ahlaki değerlerle hareket eden bir devlet algısı ve tasavvuru gerçekçi değildir. Devletler, ister Evrensel İnsan Hakları Beyannamesine imza atmış olsun, isterse eşitlik ilkesini esas alan bir anayasayla yönetiliyor olsun; arzuyla baskılanmaktan kolay kolay kurtulamazlar. Arzunun siyaseti, yaşadığımız dünyada bütün devletleri manipüle eden bir gerçekliktir. Kişilerin, grupların, toplumların arzuları siyaseti değişken düzeylerde etki altına alır.

Kapitalizm sadece bir “arzu ekonomisi” değil, bir arzu ideolojisidir de: kendi imparatorluğunu kurmuş bir ideoloji. Bununla beraber arzu tek başına ve mutlak anlamda değil, ancak örtülü ve sinsi bir şekilde devleti elde etmek ister. O yüzden, mükemmel, kusursuz bir ahlak devleti beklentisi bugün için bir ütopyadan ibarettir.

Devlet, realiteye uyum sağlama mecburiyetinde olmakla beraber realitenin bir izdüşümü değildir. Başka deyişle toplum, bütün arzu ve değerleriyle devlette bire bir karşılık görmez. Hak, adalet, eşitlik, özgürlük ilkeleri devletin olduğu her yerde bir sorun olmaya devam eder. Devletin varlığı daima bir iktidar sorunu üretir. Ancak ülke ve millet birliğinin tehdit altında olduğu süreçlerde devlet bir iktidar sorunu olmaktan çıkar, çıkabilir. Beka ve güvenlik ihtiyacı kişilerin olduğu gibi millet ve devlet için de her şeyden daha önemli. Bu durumlarda devlet-millet kaynaşması bir zorunluluk. Normal zamanlarda ise devlete bir iktidar aracı ve biçimi olarak bakmayan her bakış açısı, gerçeklikten kopuktur. Yalan ve/veya yanılsamalar üzerine inşa edilmiştir. Kerim devlet anlayışı bugün artık hiçbir anlam ifade etmemekte. Hem toplum hem devlet olarak bugün çok başka refleksler içindeyiz. Kerim devlet yakıştırması artık olsa olsa toplumu avutmaya ve sindirmeye yönelik bir retorikten ibarettir. Sağcılığın emarelerindendir. Devleti insanla temayüz ettirme anlayışı yerine, insanı devletle kaim gören bir zihin yoksulluğudur.  Hiçbir şekilde devletin bir iktidar aracı ve alanı olduğu gerçeğini göz ardı etmemek zorundayız. Toplumsal çatışmalardan soyutlanmış bir devlet algısı gerçeğe uymaz. Tıpkı arzudan yoksun, arzuyu tamamen öldürmüş bir insandan söz etmenin imkansızlığı gibi. İnsanlar melek olamayacağı gibi devletler de saf ahlaki bir varlık olamazlar.

Her halükarda değişimin ana dinamiği insandır. Devletlerin geleceğe doğru ahlaki bir gelişme gösterme kabiliyeti ve temayülü varsa, bu ancak insandaki değişme potansiyeliyle sınırlı ve mümkün gözüküyor. İnsan değişmeden toplum, toplum değişmeden devlet değişemez. Devletin toplumu ve insanları değiştirme imkanı yine ancak devletteki mümeyyiz insanların varlığıyla koşulludur. Yoksa en mükemmel sistem bile ahlaka mugayir arzuların gücü karşısında dejenere olmaktan kurtulamaz.  “Şüphesiz ki bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah da o kavmi değiştirmez” (Rad suresi: 11) ayetinin işaret ettiği en önemli gerçek de şüphesiz budur. Zira yönetenle yönetilenler arasında ontolojik bir uygunluk söz konusu. Başla ayaklar arasında en azından bir ruh ve anlayış beraberliği vardır. Bu yüzden “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” denmiştir. Ontolojik uygunluğun ortadan kalktığı yer ve koşullarda ise büyük çatışmalar, dahası devrimci ayaklanmalar kaçınılmaz hale gelir.

Şu halde devleti ahlak devleti, medeniyeti ahlak medeniyeti haline getirebilmenin yolu bizatihi insan tekinin ahlaki kişilik ve özelliklerle donatılmasından geçmekte. Bilindiği üzere Türkiye devleti ve halkının Suriyeli göçmenlere gösterdiği misafirperver ve fedakar yaklaşım, sadece din kardeşliğinin değil ahlaki bir vecibenin sonucudur. Toplumun büyük çoğunluğundaki dini ve ahlaki hassasiyet devlette de tabii  olarak aksini göstermiştir. Avrupa ülkelerinin rasyonalizminden (hesabi tutumundan) kaynaklanan çekinceye ve dirence karşılık merhamet hisleri ön plana konulmuştur. Ama bu hassasiyet her türlü fedakarlığı yapacak bir seviyede midir diye sorarsak, cevap için ahlaki seviyemizin yükseklik derecesine bakmak gerekecektir.   

İdeal bir ahlak toplumu seviyesine ulaşabilmek için şahsiyetimizle beraber yaşadığımız dünyayı (realiteyi) ahlaki temele oturtmanın kaygısını gütmek gerekiyor.  Beka sorunu dışında ahlakın birinci önceliğimiz haline gelmesine mani teşkil eden her şeyi arzunun eseri sayabiliriz. Dahası burada çetin bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz; ahlak toplumu (insanı) olmakla arzu ve çıkar toplumu (insanı) olmak arasındaki bu ikilemin bizi mevcut dünya sistemiyle de karşı karşıya getirdiği doğrudur. Dünya sistemine entegre olmanın derin anlamı: ahlak toplumu, devleti ve medeniyeti inşa etme davasından kısmen bile olsa sarfı nazar etmemizdir. Medeniyetin ve dolayısıyla dünya kapitalizminin empoze ettiği kalkınma ve refah putlarına tapınmaktan vazgeçemeyişimiz, bizim en patolojik, en baş edilmez saplantılarımızdan biri olmaya devam etmekte. Hem Müslüman hem kapitalist, hem ahlaklı hem rasyonel olma yolundaki tezatlarımızı birer tezat olmaktan çıkararak gerçekçi ve çağdaş olmanın gereği diye düşünmeye başladığımızda en konu şirk zihniyeti ve kültürünün kodlarıyla hareket etmeye başlıyoruz.

Zira şirk, bütün dini-ahlaki hakikatleri sulandıran belirli bir zihniyet ve davranış biçiminin adıdır: Arzuların ahlaka ve teslimiyete soktuğu bir fitnedir. Teslimiyetin ve istikametin tekemmül ettirilemediği hallerle varit olduğu gibi; ideolojinin veya kültürün hakikati dejenere etmesiyle mücessemdir. İsmet Özel’in medeniyetçiliğe koyduğu rezerv bu açıdan haklı sayılabilir. Zulmün ve sömürünün cari olduğu yerde gerçek ahlaktan bahsedilemez. Ahlak öylesi bir yapı içinde asli değil tali unsur olarak kalır. Hakim yapı ve mekanizma içindeki sömürü ilişkilerini örten, sindirilir hale getiren, hatta bir afyon gibi kolektif şuuru hareketsizleştiren etkileriyle işlevselleşir. Bu yüzden ahlak ideası, sadece kapitalizme değil her türlü sömürü ve zulüm olgusuna karşı devrimci bir bakış açısı içerir. 

Gerçekçilik veya itidal adına bu bakış açısına karşı yapılacak itirazların farkındayız. Kapitalizmin ifradına karşı bunun masumane ama safdilce bir tefrit olduğunu düşünenler pek de haksız sayılmazlar. Şöyle ki ahlak, esasen tekil (şahsi) olarak realize edilmesi hayli zor bir değerler manzumesi içeriyor. Bu sebeple ahlakın kolektif boyutu, kültürel, sosyal ve siyasi bir zemini  öngörür. Böyle bir zeminin yokluğunda ahlak  ideasını somutlaştırmak ancak kahramanlık yaparak mümkün olur.

Kahramanlık mümkündür ancak kahraman olmadığından ötürü kimseyi suçlamaya hakkımız yok. Bu bir gerçek. Fakat ahlak ideasını temel referans kaynağı haline getirmemize burada bir mani de olmamalı. Elimizle def edemediğimiz kötülüğü dilimizle, değilse kalbimizle buğzederek izhar veya ima edebiliriz.

Şeytanı gerçekten taşlamaya niyetimiz varsa, atacak taşımız mutlaka vardır. Taşı bulmak değil şeytanı tanımaktır mesele. Şeytana karşı tavır ve hassasiyetimizi geliştirmenin derdinde miyiz, önemli olan budur.

Müslümanlar, hacılarımız şeytan taşlarken hem muhteşem bir tezkiye eylemi hem de zulüm ve sömürü mekanizmalarına karşı son derece devrimci, sembolik bir ritüel icra ederek, bir bakıma ahlak toplumu ve medeniyeti için gereken şuur ve iradeyi talim ediyorlar.

Nihayetinde ahlak, egonun her alanda ve kademedeki yansımalarına karşı hakkı, adaleti, iyiliği ve merhameti temel almakla koşulludur. Öncelikle sonuçtan ziyade niyetimizle ilgilidir. Zihnimizde ve ruhumuzda mündemiç birer değer ve duygu olarak vardır. “Ölmeden önce ölünüz” ilkesiyle mütecanis bir fedakarlığa ve sevgiye tekabül eder. İçsel dinamiklerden doğar; bizatihi öznede teşekkül eder ama özneler arası dünyaya matuf bir talep olarak kendisini gösterir. Buna bağlı olarak bizde bir şahsiyet, dünya görüşü ve hayat tarzı haline gelebildiği düzeyde somutluk kazanır. Buradan reel dünyaya verdiği sahici –ama sahici- cevaplar çerçevesinde bir kimlik ve siyaset tarzı üretir.

Ahlakın siyasetiyle egonun siyaseti arasındaki fark, yüksek ve düşük karakterli iki insan arasındaki fark kadar basit ve aşikardır. Cari siyaset tarzları karşısındaki tavır alışlarımız da her halükarda sahip olduğumuz karakter seviyesinden bağımsız kabul edilemez.