Kandırmayı Bırak Ve İman Et!


Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. 
(Nisa suresi: 136)

Evet; ey iman edenler, iman edin!

Bu bir totoloji gibi gözüküyor ama değil. Allah hiçbir şeyi boşa söylemez. Söylediğinde ne fazla ne bir eksik vardır. Buna iman etmediğimiz takdirde iman etmiş olamayız.

İman cüzi, kısım kısım olamaz. Şirk olgusu tam da imanı parçalamaktan ileri gelir. Allah’la olan ilişkimizi ifsat, hatta iptal eden bir bozulmadır.

İnsanı bütünüyle kat etmeyen, külli bir teslimiyeti getirmeyen iman, gerçek anlamıyla Allah’a iman sayılamaz. Her türlü seçicilik, eklektizm imanın özüne mugayirdir. Seçici (eklektik) tutum bazen sahtekarlık, bazen de gaflet, ihanet veya zillet sebebiyle olabilir. Ama sonuçta imanı inkarla gölgeleyerek safiyetini bozar.

Bozulan iman artık hakiki bir iman olmaktan çıkar. Her türlü eğilip bükülmeye, her türlü pragmatizme elverişli hale gelir.

Aslında, bozulmadan değil de iman etmemişlikten bahsetmek belki daha doğru olacaktır. Nitekim, iman mahiyeti bakımından varsa var, yoksa yoktur. İmanın azı çoğu diye bir şey olamaz. İmanla küfrü bu yüzden yan yana getirmek abestir. Az iman çok küfür veya çok iman az küfür gibi değerlendirmeler eşyanın tabiatına terstir.

Ebu Hanife’nin deyişiyle imanın kuvvetlisi kuvvetsiz olabilir ama azı çoğu olamaz. Burada kuvvetten kastedilen imanın gücü ve sağlamlığıdır. Bu da kişinin ancak varoluş düzeyiyle tebarüz eder. Daha açıkçası, iman kendisini varoluş halleriyle ortaya çıkarır.

Bu yüzden dille ikrar imanın en zayıf düzeyi olarak kabul edilmiştir. İmam Maturidi’ye ve Ebu Hanife’ye göre ikrar imanın delilidir.Fakat yetmez, aynı zamanda zuhura ihtiyaç vardır.

Zira iman, basitçe bir kabul, bir var-yok meselesi değildir. En basit biçimiyle şüphesiz ki bir farkında olma, şuura varma durumudur. Ancak burada aşkın olanla irtibat kuran bir şuur hali vardır: aşkın bir varlığı, bir iradeyi fark etmekle özgül, ayırt edici bir nitelik kazanır. Sıradan, dünyevi varlıkların tanınmasından farklı olarak özneyi aşkın hakikatle irtibata geçiren bir farkındalık söz konusudur.

Bu irtibat, özne açısından artık her şeyin aşkın hakikatle bir anlam kazanması anlamına gelmektedir. Hakikat, aşkınlığına istinaden bütün varlığı kendisiyle aydınlatmakta ve dünya bir gölgeden ibaret olmaktadır.

Hakikati ikrar edip de hakikat yokmuş gibi davranmak ise ya ikrar edilen külli, aşkın  hakikatin anlamını idrak edememekle ilgili bir cehaletin ya da büyük bir yalancılığın sonucudur. Hangisindendir Allah bilir, ancak üçüncü bir şık daha yoktur. 

Hakikatle ilgili sorunumuz, kim ne derse desin nihayetinde iman sorunudur; eğer cehaletten değilse samimiyetsizliğe dair bir sorunu işaret eder.

“Taklidi iman” bile olsa gerçeği bu şekilde tespit etmek gerekiyor. En zayıf haliyle dahi iman aşkın varlıkla bir irtibatı gerektirir. Bu da her halükarda belli bir varoluşu icbar eder. Özneyi bir varoluşa sevketmeyen iman, iman olmaktan çıkarak sıradan bir inanç derekesine düşer.

Herkes kendi imanından sorumlu diyerek meseleyi kapatmak isteyebiliriz belki. Ancak işler bu kadar basit değil. İşler hiçbir zaman sözden, şekilden ve yaygaradan ibaret sanılmamalı.

Dinle, imanla kandırmanın nasıl vaki olduğunu yaşanan pek çok örnekten biliyoruz. Hizmet anlayışı altında insanların nasıl mankurt ve perişan hale getirildiklerini gözlerimizle gördük.

Bu, aslında hepimiz ama hepimiz için büyük bir ders. İşin zıvanadan çıktığı nokta, tam anlamıyla kültürel-sosyal bir skandal!

Şövalyelik mi, tüccarlık mı? Derdimiz ne?

Ancak projeksiyonu daha küçük, daha günlük detaylara doğru çevirmek zorundayız. Eğer iman etmek, ahlak sahibi olmak diye bir derdimiz varsa. Çünkü hiçbir şey göründüğü kadar basit değil.

İmanın eğer aşkın hakikatle kurulan bir varoluş ilişkisi olduğunu göz ardı edersek, bu derdi idrak etmemiş oluruz.

Hazreti İbrahim, ayın, yıldızın, güneşin kaybolduğuna bakarak bunlar benim rabbim olamaz demiş, böylece aşkın bir varlığın hakikatini fark edebilmiştir. Fakat bu fark ediş, ancak varoluşsal bir tecrübeyle birlikte iman düzeyine erişmiştir. Başka deyişle, iman varoluşsal iradeyle hem teşekkül hem de tebarüz etmiştir.

Zira iman, söylemlerimizden ziyade yaptığımız tercihler itibariyle kendini izhar eder. Söylemler çoğunlukla kuru, içi boş nakaratlardır. Değersiz değil ama yeterli de değildir. Buna karşılık iman eylemlerimizde vücut bulur. Kişiyi bütün hal, duygu ve düşünceleriyle zapteden, evirip çeviren bir ‘güç’ olarak ortaya çıkar.

“[İ]ster İbrahim olsun, ister İbrahim’in evindeki bir köle, ister felsefe profesörü olsun, ister bir hizmetçi kız. Ben yalnız yapılanlara bakarım. Ama baktıklarımda aldatılmama izin vermem, ne kendim ne de bir başkası tarafından.” Mutlak teslimiyetin şövalyeleri kolayca tanınır. Onlar süzülerek ve güvenle yürürler. Oysa imanın mücevherlerini taşıyan diğerleri aldatıcı olma durumundadırlar.” (Kierkeagaard, 1990; 33)

Dinle, imanla başkalarını aldatanlarla gerçek iman sahipleri arasındaki farkı görmek bazen zor olabilir ama imkansız değildir. Elbette doğrusunu tam olarak Allah bilir, bize ikrar etmiş kimseler hakkında iman etmiştir etmemiştir hükmünü vermek de düşmez, ancak sigaya çeker, zanlarımız doğrultusunda muhataplarımıza gereken mesafeyi koyarız. Fıskı muteber hale getirecek gaflete ve cehalete izin vermemeye çalışırız. Tüccarla şövalyeyi ayırma basiretini göstermekten alıkonulmak istemeyiz. Aşkın varlıkla (Allah’la) şövalyece bir ruh bağı kuramamışsak, burada bir sakatlık, bir aldatmaca olduğundan şüphe etmeye başlarız.

Çünkü iman, bir varoluşa transfer olmakla koşulludur. Kierkeagaard’ın dediği gibi “Eğer kişi bu yoğunlaşmadan, bu keskinlikten yoksun kalırsa, eğer ruhu daha başlangıçta çeşitlilikler içinde dağılırsa asla hareketleri yapma noktasına gelemez. Birinin kaybettiğini kazanmak için parasını her türden tedavüle yatıran bir kapitalist gibi yaşamın aç göz bir tüccarı olur. Kısaca, bir şövalye olamaz” (Age, 37).

İman kişiyi, ruhu hareket ettirir. Mü’min olmak bu hareketin (varoluşun) öznesi olmak, hareketin açtığı ufukta bir özne olma iradesini göstermektir. Hareketsiz özne bir özne-şövalye olamayacağı gibi onun bir mü’min olduğu da şüphelidir.

Daha fazlasını söylemek de mümkün. Hazreti İbrahim’in imtihanında olduğu gibi, varoluş (iman), ancak geçirdiği imtihanlarla gücünü ortaya koyar. İmanın kuvvetiyle imtihanın zorluğu arasında doğrusal bir ilişkiden bahsedilebilir. Zorluklarla imtihan olmamış birinin şövalyeliğinden pekala şüphe etmek gerekir.

İmtihan olanlarla olmayanlar arasındaki farkı ise ne yazık ki kolay kolay bilemeyeceğiz. Ancak imtihan olup da başarıyla geçebilenlerin, imtihansız laf ebeliği yapanlardan daima üstün konumda olduklarını, üstün tutulmaları gerektiğini kabul etmek lazım. Mertebeler imtihanlarımızın bize bir armağanıdır denebilir.

 

İman bir imtihandır

Bu yüzden imtihan Allah’ın bir lütfudur. Her imtihan, imanımız adına bize yeni bir tekamül imkanı vermektedir.

Hayatın kendisiyse zaten bir imtihandır. İstikametimiz, tercihlerimiz, duruşlarımız, her şeyimizle bir imtihanın içindeyiz. Buna bakarak kimin ne olduğu da, ne olmadığı da ayırt edilebilir. Bu itibarla hayatlarımız en adil, en acımasız şahitlerimizdir. Pek tabii birbirimizin şahitleriyiz.

Bu şahitliği dünya hayatımızda yapabilmek için de sağlam, kuvvetli bir iman gerekiyor. Şahitliği muteber, güvenilir, dürüst, basiret sahibi insanlar olmamız gerekir.

İhtiyacımız olan şey en çok da budur. Güvenilir şahitlere, dostluklara, arkadaşlıklara, sevgililere ihtiyacımız var. Hesabilikten uzak, ilm-i siyaset mührüyle kalpleri mühürlenmemiş gerçek şövalyelere muhtacız.

Dünyaya kazık çakma gayretkeşliğine düşmeden, Allah için, insan ve insanlığın hayrı için “hareket etme” sorumluluğu ve dirayetini gösterebilen güzel insanlara muhtacız. Her dem, her yerde! Sokağımız, üniversitemiz, devletimiz, fabrikamız bir şövalye hareketi ve ihtişamıyla imanın büyüklüğünü gösterebilmeli.

İman etmek, her bakımdan varoluşun hakiki destanıdır. Aşk gibi. “Bağlanma” keyfiyetini gösterememiş bir farkındalıksa henüz iman mertebesine vasıl olamamış demektir. Henüz destan yazacak kudretten yoksundur. Varoluşsal titremeyi yaşamamış, seçimini yapamamıştır.

Mü’min, imanın destanını yazmaya talip insandır. Bu itibarla her mü’min; eliyle, diliyle ve kalbiyle yeni, güzel, temiz bir dünya için ceht etme kudretini göstermek durumundadır.

Zira, iman bir imtihandır.  

“Hakikatin, hayrın, güzelliğin” ilahi neşvesiyle titreşen bir tarz-ı hayatı bizler kendi çapımızda sergilemedikçe, sadece retorik simsarlığı yapmış olmayacak, kötülüğün, haksızlığın, çirkinliklerin prim yaptığı bir dünyayı beslemeye de devam edeceğiz.

Belki eleştirecek, kötüleyecek, verip veriştirecek ama bir halt edemeyeceğiz.

Fedakarlığın, vefanın, iyilik ve merhametin adını anacak, birbirimizi kandırmaktan usanmayacak, hırs ve çirkinliklerimizle bayağıca ölüp gideceğiz.

Ek göstergeler, rezidanslar, şöhret, makam mevki... günahımızdan ve sevabımızdan başka ne varsa ardımızda bırakarak gideceğiz.

_____________________

 

Kierkeagaard, Soren (1990), Korku ve Titreme, Çev: N. Ekrem Düzen, Ara Yayıncılık.