Realiteyle Hakikat Arasında İkiyüzlü İnsan


Hakikat denildiğinde akan sular durur. Saygıdan mı, sevgiden mi, çoğu zaman ayırt edemediğimiz bir duyguyla hakikate verdiğimiz değerden şüphe edilsin istemeyiz. Hakikat sever görünmenin entelektüel ve ahlaki bir mecburiyet olduğunu iyi kötü biliyor gibiyizdir.

Görünmeyi olmaktan her zaman daha fazla önemsedik, önemsiyoruz. Üstelik hakikat sever görünmenin olmaktan daha akıllıca, daha hayrımıza olduğunu içten içe sezinleriz. Bu sezişle poza bürünür, çoğunluk yaptığımızın adi bir cambazlık olduğunu bile pek fark etmeden oyunu sürdürürüz. Hakikat güya başımızın tacı ve bizim için vazgeçilmez bir hedeftir.

Ne ki bu usturuplu yalana tamamen inanacak kerte safdil varlıklar da sayılmayız. İnanmakla inanmamak arasındaki derin uçurumu göremeyecek kadar aptal olduğumuz sanılmamalı. İşin aslı, insan sadece iki yüzlü bir cambaz. Bütün samimiyet ve dürüstlük görüntülerine rağmen, ikiyüzlülük insanoğlunun en yaygın, en hâkim özelliklerinden biri olmayı sürdürüyor. Unutmamalı ki biz insanları hayvanlardan ayıran en önemli farklardan biri rol yapma kabiliyetimizdir. İnsan iyi rol yapabilen, iyi yalan söyleyebilen, hatta gün gelip söylediği yalanlara kendisi bile inanabilen bir varlık. Gerek acziyetimiz gerekse karışık ve bir o kadar da sinsi bir varlık olmamızdan ötürü böyle.

Dolayısıyla insanların hakikat diye bir derdinin olup olmadığı şüpheli. Hakikat vaizliğine soyunanlar bizi burada aldatmamalı. Hatta en büyük cambazlığı yapanların çok bilmiş hakikatçiler olduğunu bile düşünülebiliriz. Hakikat vaizliğine soyunanların kavrayış ve algı düzeylerine intibak ettikçe şüphelerimiz ve ümitsizliğimiz iyice artmakta. Pek çoğunun hakikat simsarlığı yaptıklarını tahmin etmek zor değil. Hakikat vaizliğiyle hakikat simsarlığı arasındaki gidip gelmeler de işin cabası. Öyle veya böyle; hakikat problemine nüfuz bile edemeyecek kadar sancısız ve konformist bir zihin yapısına sahip olmaları bu efradın ayırt edici bir özelliği. Bu derin ve acımasız gerçek bizi sahici olmaktan (samimiyetten) uzaklaştırdığı gibi, entelektüeller açısından evrensel bir düşünce alaşımına sahip olmayı da engelliyor. Dahası evrenselliği entelektüel bir saplantı diye küçümseme triplerine girilebiliyor.

 

Hakikat sevgisi dürüstlükle koşulludur.

Dürüstlük öncelikle kendimize karşı doğru sözlü olmayı gerektirir. Değilse yalan ve ikiyüzlü karakter yapısı, insanı içten içe ele geçirmeye başlar. Hakikate kulaç atacak olan kavrayış melekemizi nefsin fesadından koruyacak emniyet ve dinginliğin tesisi bu anlamda her şeyden daha mühim. Bunun için hakikat, akılla kalbin tenasübünü sağlayacak bir ahlak meselesi olarak ortaya çıkar. Dürüstlük hakikatin ve sahiciliğin asgari şartı haline gelir. Kişiliğimizi ve düşünme tarzımızı bütünüyle karakterize eden bir haslet olma özelliği taşır. Bundandır ki, dürüstlüğünden emin olunamayan kimselerin hakikate sadakatinden emin olmamız beklenmemeli. Başkasına karşı dürüst olmayanlar kendisine karşı da dürüst olamazlar. Hazret Ebubekir’in “Peygamber söylemişse, doğrudur” şeklindeki ifadesi bu gerçeğin güzel bir yansımasıdır.

Realiteyle yüzleşmeye niyetimiz ve cesaretimiz var mı bilemeyiz. Fakat şu bir gerçek: Hakikat ehli olmak için gereken çaba, dikkat ve cesareti nadir sayıdaki insan gösterebilmektedir. Burada kastedilen şey hakikati söylemek değil. Bu da yine ayrı bir ahlak meselesi. Fakat demek istediğimiz husus bizatihi hakikati anlama ve yaşama konusundaki cehdimiz yani dürüstlüğümüzle ilgili. Bu noktada hakikat diye bir derdimizin olduğu, daha doğrusu bu derdin bizi biz yapan bir şey olduğu iddiası kabule şayan olmaktan uzak. Nitekim hakikat arayışını sürdürmek bile çoğumuzun altından kalkamayacağı bir yükü omuzlamak, bir bedeli göğüslemek anlamına geliyor. Böyle bir takati göstermenin yolu çoğunluk için ancak sosyal, kültürel motivasyonu sağlamaktan geçiyor. Daha açık deyişle, zihinsel motivasyonu sosyal motivasyon ve kültürel kodlarla koşullu varlıklar olarak sürü psikolojisiyle hareket etmeyi yeğliyoruz. Hakikat arayışlarımızı bedel ödeyecek bir noktaya taşımaktan bilerek veya bilmeyerek kaçınıyoruz. Zihinsel ve ruhsal bir varlık olmaktan çok içgüdüsel bir varlık olma özelliğimiz arayışlarımızın marjlarını belirliyor. Her halükarda göze alamayacağımız bazı riskler var. Bu bakış açısı içinde içgüdülerimiz bizi sağduyulu bir varlık olmaya doğru iteliyor. Soruları ve şüpheleri bir yana bırakarak yavaş yavaş önyargıların, kültürel sınırların ve cehaletin konforuna teslim olmaya başlıyoruz. Pragmatik bir içgüdüyle teslimiyeti kabulleniyoruz.

Bu şekilde teslim olduğumuz şey hakikat değil, tam aksine mahalle ve zihin konforumuzdur. Mutluluk, çıkar arzusu ve kolaycılığımız hakikat arayışına büyük ölçüde galebe çalmaktadır.

 

İnsan realitesi her yere sirayet ediyor.

İnsan teklerine ait mezkur realiteyle genel dünya realitesi arasında bir benzeşmenin olmaması kabul edilemez. Bu tam anlamıyla bönce ve cahilce bir yaklaşım olacaktır. Ayrıca sözkonusu benzeşmenin sadece şekil düzeyinde olduğunu zannedersek yanılırız. Aksine, kurduğumuz benzerlik iki realite arasındaki illiyet ilişkisine dikkat çekmeye yöneliktir.

Bu ilişkiyi görebilmek için belki de olabildiğince basit düşünmek gerekiyor. Demem o ki, insan neyse devlet denen yapı da aşağı yukarı odur. İnsan doğası ve ontolojisi daha kompleks  şekillere bürünerekten devlette zuhur etmektedir. Bunun için devleti insan üstü, metafizik bir aygıt gibi düşünmenin imkan ve gereği yoktur. Devlet aklı dediğimiz şey de en nihayetinde insan aklından ari, izole bir yapı diye kabul edilemez. Bu kabil yaklaşımlar mistifikasyonla maluldürler. Dolayısıyla insanlar -reel dünyada- nasıl olduğu gibi görünmezlerse devletler de hemen hemen benzer halleri sergilemektedir. Devletlerin uluslararası ilişkilerdeki görünür söylemleri ve telaffuzları tamamıyla devletin asli amaç ve reflekslerini ortaya koyacak değildir. Devlet aklının veya siyasi aklın marifeti de zaten esas itibariyle buradadır: Amaçları gizlemeyi ve rakiplerini ikna etmeyi bilmek. Çıkarların korunması ve temini birinci öncelik olarak devletin temel içgüdüsü ve stratejisini oluşturur. Ne insanların ne de  devletlerin söylemleriyle hakikatleri arasında mutlak bir örtüşmeden söz edebiliriz. Böylesi iddialar hemen her zaman aptalca bir yalandan ibarettir.

Reel politika de reel insan gibi iki yüzlü bir mahiyete sahiptir. İnsanların iki yüzlülüğü politikada ve devlette sadece yeni bir biçime bürünmüştür.

 

Realiteyi paradokslar yapmaktadır.

Bu rahatsız edici gerçek Makyavel’den önce de vardı, sonra da aynı şekilde var olmaya devam ediyor. Makyavel’in yaptığını sadece realitenin tespiti ve alenileştirilmesi olarak anlamak yanlış olmaz. Buna bir tür itiraf da denebilir. Tabii ki bu itirafın sağladığı politik ve toplumsal meşruiyet önemli. Daha açık söylersek, Batı dünyası o dönemler itibariyle böyle bir meşruiyet ihtiyacını hem içerde hem de dışarıda fazlaca hissettiren bir süreçten geçmekteydi. Bir taraftan Rönesans aydınlanmasıyla hümanist bir devrim yaşayan Batı, diğer taraftan eşzamanlı şekilde yaşadığı sömürgecilik siyasetinden kaynaklanan ciddi bir paradoks içindeydi. Makyavelizm sözkonusu paradoksu çözmek değil ama bertaraf etmek, dolayısıyla devletin ve toplumun önünü açmak üzere ideolojik bir rol üstlendi. Batı düşüncesini sömürgeci politikaların ihtiyacı olan “devlet aklı”yla teçhiz ederek yaşanan ikiyüzlülüğün şizofrenik bir bölünmeye yol açmasına mani oldu. Bilindiği üzere oryantalizm, aynı ikiyüzlülüğün bir başka ideolojik aygıtıydı.

Makyavelizm, söylem düzeyinde değilse bile realitede bugün yine aynı sinsilikle varlığını sürdürüyor. Zaten başka türlüsü de olamaz. Kapitalizmin sürdürülebilirliği bir yönüyle Makyavelizmi içselleştirmekten ve belli ölçüde de olsa görünmez kılmaktan geçiyor. Böylelikle kapitalizm, insanın doğasıyla devletin aklını kendi potasında eritmeyi başarabiliyor. En temelde bireylerin tekil çıkarlarıyla güdülenen devlet aklı kapitalizmle bütünleşiyor; özdeşleşmiyor ve fakat bütünleşiyor.

Gerçekte devlet aklının kapitalizmle özdeş hale gelemeyeceği muhakkak. Böyle bir özdeşleşme aksi halde kapitalizmin sonunu getirecektir. Kapitalizmi yaşatacak olan siyasal güç, pür-kapitalist devlet değil, kapitalizme ince ayar verecek devlettir. Dahası sosyal devlet kapitalizmin bir tür can simidi mesabesindedir. Zira devlet aklı da kapitalizm de paradoksa yani tavize ve bulanık sulara muhtaçtır. Paradoks olmazsa yanılsama da olamayacak ve belirsizliğin yerini doğrudan güç çatışması almaya başlayacaktır. Buna karşı kapitalizm çatışma potansiyelini paradokslarla, dolayısıyla yanılsamalarla aşma stratejisi izlemektedir. Oysa devlet aklının da kapitalizmin de hakikat diye bir derdi yoktur. Tabiatı ve refleksleri böyle bir dert sahibi olmaya izin vermez. 

Devlet aklının millet aklıyla (?) hemhal olup olamayacağı da yine hakikat perspektifinden üzerinde durulması gereken bir soru. Devlet aklının insan realitesiyle kaim bir olgu olduğu dikkate alındığı takdirde devlete daima şüpheyle bakmanın şart olduğu anlaşılır. Devlet girift ve derin yapısı sebebiyle hiç de göründüğü kadar masum ve samimi değildir. Devletin söylemleri ile hakikati arasında her zaman ciddi farklar vardır. 27 Mayıs darbesinin veya 28 Şubat’ın sadece Kemalist saiklerle izah edilmesi ne kadar hakikate mugayir ise, 12 Eylül darbecilerinin devleti kurtarma iddiaları da bütüncül anlamda samimiyetten uzaktır. Bütün bu komplikasyonlar bireysel çıkarlarla yoğrulmuş insan(lık) realitesinin muhtelif tezahürlerini sergilemektedir.

İnsanın hakikatle ilişkisi iğreti bir halde kalmayı sürdürdükçe, devletler için de durum daha farklı olmayacaktır. Nihayetinde insan her yerde insandır.