Dünyadan Sana Ne? Senden Dünyaya Ne?


Etnik milliyetçilikle yeterince yüzleşip yüzleşmediğimizden emin değilim. Söylemsel planda yüz vermiyor görünsek bile, bunun günlük hayatta ve kolektif bilinçaltımızda hala varlığını sürdürdüğünü görebiliyoruz. Ne ki milliyetçiliği bugün daha çok kültürel kimlikler üzerinden ürettiğimiz gibi, son derece masumane, dahası zorunlu bir değer yerine koyduğumuz bir gerçek. Kimlik siyasetinden yeri geldiğinde ızdırapla bahseden bizler, kültürcülükten ve onun bir ileri aşaması diyebileceğimiz kültür milliyetçiliğinden muhteşem bir haz duyuyoruz. Kültürü hakikatle eşdeğer kıldığımızda geleceğimiz nokta ister istemez bu. Kendimizi dünyanın biricik kültürüne, biricik hakikatine sahip handiyse seçilmiş (seçkin değil, seçilmiş) bir millet diye gördüğümüz sürece bu, bizde devası olmayan bir hastalık demektir. Milliyetçilik asabiyesi burada kültür realitesi üzerinden devreye girmektedir. Kültürel kimliğe ve değerlere verdiğimiz biriciklik veya tartışılmazlık payesi, bizleri sadece kültürcülük hamasetiyle meşgul etmez, en önemlisi hakikatle ilişkimizi dumura uğratır. Hakikatin bize bu şekilde verili olduğu zannı, iddiası hatta belki kibri demek lazım, kültürü tam anlamıyla bir prangaya, bizleri ise pranga mahkumlarına dönüştürür. Kültürcülük kültür milliyetçiliği adı altında, biraz daha ileri gidildiğinde yerlicilik söylemleriyle bizleri cenderesine almaya başlar.

Milliyetçi-yerlici zihinlerin teşbihlere olan düşkünlüğü bu açıdan dikkat çekici nitelikte sayılır. Teşbihler (metaforik anlatımlar) bazı durumlarda muhakemeyi zora sokmamak için başvurduğumuz kaçamaklardır çünkü. En azından çoğu zaman böyledir. Esaslı sorgulama ve yüzleşmelere karşı etkileyici bir sabotaj işlevi bile görür. Mevlana’nın muhafazakâr kesimlerin çok hoşuna giden pergel metaforu bunlardan biri. Bir ayağı sabit, diğer ayağıyla dünyayı dolaşan bir pergel olarak insan benzetmesi, bakarsınız kültür milliyetçiliğinin bir prototipi haline geliverir. Bütün muhakeme artık bu metaforla şekillenmeye başlar. Hamaset alır başını gider, söz konusu metaforun şemsiyesi altında esasen totolojik söylemler üretilir durur. Sorular cevabını bulmaz, sadece soru olma değerini yitirir. Derinliği olmayan, gerçeği bir şekilde ıskalamakla malul söylemlerin şehvetine kapılır gideriz.

Hamaset, bilindiği gibi entelektüel zihinler açısından pek makbul sayılmaz. Bu yüzden entelektüel zihinlere nüfuz etme biçimi nispeten daha dolaylı yollarla olur. Daha sofistike bir dile bürünmek, mantıkla ilişkisini hepten koparmamak zorundadır. Ne ki içerdiği totolojiyi sorgulamaya yanaşmaz, yaşadığı körleşme ya da farkında olduğu riskler sebebiyle kendi asabiyesini sorun etmeden geçer. Tam da bu teğet geçişler sayesinde söylemin şehvetine kendisini kaptırır. Hakikat adı altında kumdan görkemli kaleler inşa eder. Bir entelektüel, yazar, akademisyen olarak bunun fiyakasını atar. Tutarlılıktan, samimiyetten, sağlam duruştan falan bahseder durur, ancak ıskalamaktadır. Bizi, bizim mahalleyi kendi kumdan kaleleriyle eleştirmektedir, samimiyetinden kuşkumuz da yoktur belki, ama düpedüz çuvalladığı aşikardır.

Mesele burada samimiyet konusu değil. Sadece samimi olmakla hakikat ehli olunamıyor. Ancak dünya bizden ibaretmiş gibi yaptığımızda da hakikat ehli olamayacağımızı söylemeye çalışıyoruz. Kendimizi, geçmişimizi, sabitelerimizi sürekli kutsayıp duruyoruz. Bu da değişim dediğimiz realite karşısında bizi ziyadesiyle ofsayta düşürüyor. Ama ofsayta düştüğümüzü görebilsek zaten mesele kalmayacaktı. Kumdan kalelerin şehveti bunu görmemize ne yazık ki izin vermiyor. Suçu camiada, toplumda, hatta siyasetçide arayarak hakikati gösterdiğimizi sanıyoruz. Böyle de zannediliyor. Toplumsal-zihinsel vasat, bir taraftan kumdan kalelere büyük hakikat payesini kazandırıyor. Diğer taraftansa, yaşadığı pratikten vazgeçmiyor, gerçeklikle uzlaşmanın yollarını kendince öyle veya böyle buluyor. Kumdan kalelerle de yaşadığı paradoksların bir tür tövbe seanslarını yapıyor.

Yapılan eleştirilerde hiçbir haklık payının olmadığını tabii ki söylüyor değiliz. Eleştiriye ciddi ihtiyacımızın olduğunu ise söylemek bile fazla. Muhafazakâr, İslamcı camianın ne bulunduğu durum ne de gittiği istikamet pek öyle hayra alamet değil, evet. Bunu yeni fark ettiysek günaydın dememiz gerekir. Perşembe’nin gelişi çarşambadan bellidir. Hamaset kültürüyle yoğrulmuş bir toplumun istikbaline her zaman kuşku ve endişeyle bakmakta fayda vardır. O yüzden muhafazakâr, İslamcı dünyanın 15-20 yıl önceki haleti ruhiyesi ve toplumsallaşma, siyasallaşma biçimiyle bugünkü dinamikleri aynı değil. Kaygılar, anlama biçimleri, mücadele dinamikleri gayet hızlı bir şekilde değişti, değişiyor. Bu değişmenin önümüzdeki süreçte peyder pey daha da netleşeceğini öngörebiliyoruz. Sadece dünyevileşme şeklinde bir değişmeden söz etmiyoruz. Aynı zamanda kültürü kavrayış biçimimizde yeterince farkında olmadığımız bir değişimi yaşıyoruz. Daha eklektik, daha kozmopolit bir kültürel evrenin içine doğru muhafazakarıyla, İslamcısıyla, milliyetçisiyle sürüklenir haldeyiz. Kültürel kodlarımız değilse bile bu kodları temellük etme biçimleri değişiyor. Kimlik siyasetinden ve fetişizminden azade bir varoluş, bir değerler dünyasına doğru adım adım ilerliyoruz. Bir tarafıyla olumlanması gereken bir süreci yaşıyoruz, ama şüphesiz ki tamamen değil. Nereden baktığımıza göre değişir, süreci farklı farklı yorumlayabiliriz, ne ki yaptığımız eleştirileri doğru, gerçekçi bir yerden yapmak önemli. Kritik nokta bu.

Değilse, bugün bazı romantik İslamcıların yaptığı gibi kimlik fetişizmine, oradan da kültür milliyetçiliğine saplanıp kalıyoruz. Buradan çıkabilecek şey sadece nostaljik ağıtlardır; en fazla o. Değişimin dinamiklerini kavrayamadığınız takdirde, tarihin dalgaları sizi kıyıya fırlatıp atacaktır, emin olun. Tarih yani dünya bizim kültürümüze, kültürel asabiyemize torpil geçmeyecektir. Kültürü hakikatle eşitleme yanılgımız, ne yaparsak yapalım bizden öcünü er geç alır. Yaşadığımız modernleşme travmaları bunun belki de henüz en hafif tezahürlerini vermektedir. Yanılgımız, değerlerin ve hakikatin yerine kültürü merkeze almaktan ileri geliyor. Dolayısıyla eleştirelim derken çuvallıyoruz. Okumuzu yanlış hedeflere atıyoruz.

Meseleyi ahlaki dejenerasyona getirirken yaptığımız hata da bu. Evet dejenerasyon var, evet davayı ve Allah rızasını unutup dünyaya tamah eder olduk, evet hayatımızla ve yaptıklarımızla inandırıcı olamıyoruz. Evet ama bu yaşadığımız hayatın doğasında zaten var. Dün de vardı bugün de var. Sen eğer insanla sistem arasındaki ilişkiyi bir bütün olarak ele almazsan, bu yanılgıya her zaman düşeceksin. Sistemin içine, kılcal damarlarına doğru girip de bozulmadan, saf bir şekilde kalabileceğimizi bekliyorsun bil ki romantizm yapıyorsun. Öyle bir dünya yok. Hatta öyle bir siyaset dahi yok. Sistem seni bir şekilde eğip bükecek, deforme edecektir. Ne yaparsan yap! Bugün başımıza gelen de tam budur. Samimiyet, iyi niyet vesaire dediğimizde diyecek sözümüz yok, ama ortada tuhaf gerçekler, vahim denebilecek paradokslar var. Sistemin bedeli dediğimiz şey işte bu. İyi adamlar, güzel insanlar, bizim mahalle falan retoriğiyle sen bu açmazdan çıkamaz, çıkmamızı bekleyemezsin. Bu sadece siyasette değil, günlük hayatta da ödediğimiz bir bedel. Müslümanca yaşamaktan eğer bütüncül bir ahlakı ve kulluğu anlıyorsak bu öyle günlük hayatta da kabil değil. Sistem sorununu hafife almak senin, bizim belki de en büyük yanılgımız. Meseleyi ahlaki dejenerasyona, kültürel değerlerimize falan getirerek aslında işin özünü kaçırıyoruz. Güzel insanlarla başka türlü olabileceğini sanıyoruz, oysa değil.

Bu şaşılıktan kurtulmadıkça ümitvar olmamız pek mümkün değil. Sistem dediğimiz daha makro anlamda bir dünya gerçeği ve sorunu olarak karşımızda duruyor. Hem gerçek hem de bir sorun olarak. Biz bu gerçeğe ve soruna doğru zaviyeden nüfuz etme becerisini gösteremedikçe benzeri travmaları, dejenerasyonu ve paradoksları yaşamaya ilanihaye devam edeceğiz. Kültürü bir asabiye konusu haline getirmenin, kültürcü siyasetin ve zihniyetin bedelini ister istemez ödeyeceğiz.

Sistemi içerden dönüştürmenin talihsizliğiyle ne yapıp edip yüzleşmek zorundayız. İslamcı düşünceyi muhafazakâr siyasete ve toplumsallaşma biçimlerine eklemleyen bu süreç, eğer gerçek bir yüzleşmeyi yapabilirsek bizim için pekala öğretici olabilir. Ama klişe retoriklere, sığ eleştirilere ve hamasete yüz vermenin anlamı yok. Dozunda, makul, gerçekçi eleştiriler tabii ki olacak ancak öldük bittik şeklinde değil.

Dünyaya ne söylüyoruz? Bu konuda tatminkâr bir cevabımız yoksa ne sistemi değiştirmeye güç yetirebilir ne de sistemin bizi örselemesine mani olabiliriz. Kültürcülükle zevahiri kurtarmaya bakarız, o kadar. Oysa, senden, bizden dünyaya dokunacak bir hakikat sadır oluyor mu, meselenin özü bu!