Sıradanlığın Öldürücü Çekiciliği


Maneviyatçı Tekamüle Karşı Materyalizm Girdabı

Çağımızın nicelik çağı olduğu konusunda yaygın bir ezbere sahibiz. Gerçekte öyle midir, emin değilim. Şüpheyi bir düşünme metodolojisi olarak kullanmaya verdiğim önemden ötürü belki de, bu nevi ezberlerin genellikle düz, kolaycı mantıkla malul olduğunu düşünüyorum. Burada Guenoncu (maneviyatçı, ruhçu) bir yorumdan söz ediyorsak, durum o vakit elbette başkadır. Materyalizm, çağımızda en şedit, en mahvedici şekilde hükümranlığını kurmuştur denebilir. Guenon’un da belirttiği gibi inanç planında değilse bile, yaşam ve eylem planında materyalizm artık iliklerimize kadar nüfuz etmiş bulunuyor. Buna ister materyalizm isterse sekülerleşme diyelim, fark etmez. Önemli olan hayatın anlam ve kıymeti konusunda başat kıldığımız kriterler, tutum ve davranış biçimlerimizdir. Dünyaya gark olmuş kimseler tarafından din ve maneviyatın temellükü ise özü itibariyle birer aldatmacadan ibarettir. Hakikate müteallik olmak yerine araçsal bir değere sahiptir. Dünya hayatını ihya etme gayesiyle tefrik edilmektedir.

Bu minval bir din ve maneviyat tasarrufu, niceliğin, başka ifadeyle materyalizmin zihinlerimizi esaret altına aldığının vesikası niteliğini taşımaktadır. Dini ve maneviyatı sıradanlaştırmanın en vahim biçimlerinden biridir. Bir zamanlar sekülaristler tarafından tepe tepe kullanılan “Din bir vicdan işidir” klişesi söz konusu sıradanlaştırmanın başka bir versiyonunu teşkil etmekteydi. Samimiyetten ve hakikat şevkinden yoksun bir bünyenin bütün aşkın, manevi değerleri sıradanlaştırması neredeyse kaçınılmaz olmaktadır. Pragmatizmin hükümranlığını ilan ettiği bir dünyada sıradanlaşma akibetinden kurtulabilmemiz pek öyle mümkün olamayacaktır. “Arzu ekonomisi”nin, nam-ı diğer kapitalizmin uyumlu/konformist birer nesnesi haline gelmiş her insan, rütbesi, gücü, önemi ne olursa olsun sıradanlıkla vaki bir varlıktır. İnsanoğlunun ancak aşkın değerlerle bağ kurmak marifetiyle bu sıradanlıktan kurtulabileceğini en azından bir postüla olarak zihnimize mıhlamak gerekir. Dünyevileşme ve/veya sıradanlaşma şeklindeki materyalizm iğvasıyla olsa olsa bu sayede hesaplaşabiliriz. Birtakım din ve maneviyat motifleriyle kamufle edilen materyalistleşme süreçlerini faş etme, kavrama imkanını da yine böylece yakalayabiliriz.

 

Prometheuscü Sapkınlık ve Frankenştayn Canavarı

Din olgusunu daha ziyade sosyal fonksiyonlarıyla araçsallaştırmaya teşne olan Batılı zihniyetin, sözünü ettiğimiz sıradanlık düzeyinden kurtulması yaşadığımız modern zamanlar boyunca sanıyorum pek mümkün gözükmüyor. Buna karşılık içindeki Frankenştayn ruhu ve yeteneği Batı’yı gittikçe durdurulmaz bir şehvetin tahrikine kaptırıyor. Aşkın değerler yoluyla ontolojik bir sıçramayı yaşamak ve Allah’a teslim olmak yerine, bizatihi Tanrı-insan olma yolunda adı konulmamış (?) bir mücadeleyi sürdürüyor. Dünya cenneti kurmak için verilen mücadele bir yana, -kapitalizm galiba bu vaat ile var olan direniş potansiyelinin nispeten sönümlenmesini de sağlamakta, böylece- yapay zeka çalışmalarıyla falan sıradanlıktan kurtulma çabası vermektedir. Allah’ın yarattığı dünyanın karşısına bir bakıma kendi dünyasını ve gücünü koyma teşebbüsü içindedir. Batı’nın başkaldırı cini olan Prometheuscü zihniyet, sıradanlığı aşmanın yolu olarak Tanrılaşmayı görüyor; aşkın bağlanmalar sıradanlığı aşmak yerine “Kutsalın ve salt değerlerin ötesinde, bir davranış kuralı bulunabilir mi?” (Camus, Başkaldıran İnsan) ümidi ve iştiyakıyla hareket ediyor. Yapay zekayı ve/veya insanı hem bu başkaldırı ve iştiyakın bir tecellisi hem de sıradanlıktan kurtuluşun bir yolu ve kanıtı haline getirmek istiyor.

 

Din, Sıradanlığa Meydan Okumaktır

Her şeyde olduğu gibi dinle yani Allah’la olan ilişkimizde de sahicilik en temel noktadır. Bir ilişkinin sahici olup olmadığını anlamamız hiç de zor olmamalı. Zira bağlanma, yani iman tam anlamıyla ontolojik bir sıçramayla mukayyettir. Sıradanlığı aşma yolunda sergilediğimiz büyük harekettir. Dolayısıyla bir nitelik ve üstünlükle donanma anlamına gelmektedir. Şahadet kavramının önemi ve özgeliği de burada yatıyor. Şehitliği ulvi kılan şey, hayattan vazgeçmeyi göze alabilecek düzeydeki büyük iradedir. İsmail aleyhisselam için ilahi irade ve buyruk doğrultusunda canını vermek neyse, şehitlik de odur. Allah yolundaki her şahadette, İsmail aleyhisselamın o büyük, hakiki teslimiyetinin yansımasını nazar-ı dikkate almak icap eder. Ondaki huşu ve rızayla vaki olduğu nispette, bu şahadet ontolojik dünyamızla ilgili tam bir nitelik alameti olacaktır. Ayrıca şehitler kadar, şehit yakınlarının metaneti ve teslimiyeti de benzer bir nitelik göstergesi sayılır: Yaşanan hayatın aşılması anlamında Hazret-i İbrahim’in iman ve duruşundan nadide bir parça, bir izdüşümdür, denebilir.

Guenon, bu çerçevede günlük veya “gerçek hayat”a dair saplantılı vurguyu problemli bir hal olarak değerlendirmekte, gerçek hayatın yüceltilmesini bir itikatsızlık biçimi diye görmektedir. Zira aşkın bağlar yoluyla dindışı (profan) denilen alan artık söz konusu olmaktan çıkar ve hayat aşkın bir anlama bürünür. Niteliksel sıçrama tam da böyle bir gerçekleşme sürecinin öznesi olmak demektir.

Peygamberler bizi böylesi bir özne olmaya çağırırlar. Taşıdıkları dert şüphesiz ki insanlığın derdidir. Sıradan insanların hayatlarını ilahi iradeye bağlayacak bir teslimiyeti ve şevki gösterememesi karşısında seslerini yükseltir, putları birer birer kırmaya başlarlar. Putlar haddizatında sıradanlığın serencamıdır. Bağlanamayışın; bağlanamayacak nispette aciz ve iradesiz varlıklar olmanın günlük hayattaki karşılığıdır. Putperestlik aslına bakılırsa bir hayat tarzından, dahası gerçek (dünyevi) hayata tapınmanın ifadesinden başka bir şey sanılmamalı. Lat, Menat, Uzza bu tapınışın cisimleşmiş sembollerinden başka bir şey değildir. Sadece ve sadece Allah’a ibadet etme iradesi ortaya koyamayacak kadar dünyevileşmiş varlıkların halet-i ruhiyesini tecessüm ettirirler.

Hazret-i İbrahim, bu halet-i ruhiyeye karşı bütün asaleti ve korkusuzluğuyla meydan okudu. Sıradanlığın putlarını komik ve çaresiz bir hale düşürdü. Hazret-i İsa “Bu dünyaya bir sorgulama için geldim” (Yuhanna İncili) dedi ve dünyevi hükümranlıklara karşı bir meydan okuma gerçekleştirdi. Dünya saltanatının karşısında bütün hayatı ve gövdesiyle yoksulların, zayıfların yanında yer aldı; gücü önemseyen hakim anlayış biçimlerini ters yüz etti. “Size doğrusunu söyleyeyim, benim yaptığım işleri bana iman eden de bizzat yapacak, hatta daha büyüklerini yapacaktır” (Yuhanna İncili) demek suretiyle maneviyat temelli beşeri, sosyal devrimin temellerini attı. Ardından Hazret- Peygamber “Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız, bu mücadeleden yine de vazgeçmem” diyerek bütün gövdesini zulmün ve putperestliğin önüne siper etti. Bilahare mücadelesini Hicret’le taçlandırdı. Maneviyat devrimini böylece bir adım daha ileri götürerek siyasal bir yapılanmayla neşv-ü nema ettirdi.

Din, sıradanlığa meydan okuyan bir şuur uyanmasıyla gerçek anlamda hakiki mihverini bulacaktır. Sıradanlaşma dediğimiz şey belirttiğimiz taraflarıyla dini mihverden bir sapmayı, bir bozulma ve iğvayı ifade eder. İnsanlar sıradanlaştıkça şahadet ruhuna ve iklimine yabancılaşırlar. Sadece şahadet ruhunu değil, her türlü sorumluluk bilincini dahi kaybederekten egoizmin tutsağı haline geliverirler. Sıradanlık aşkın hakikate olan yabancılaşmanın en bariz sonuçlarındandır.

 

Sıradanlık: Dipsiz Bir Batak

Günlük hayatta bu sonuçların emarelerini görmemek elbette kabil değil. Nitekim sıradanlık hem bir zihniyet tarzı ve duyarlılık hem de bir kişilik şeklinde kendisini ister istemez dışa vurur. Düşünce ve kültür dünyasında olduğu kadar, siyasette, bürokraside, iş dünyasında, medyada vs., her türlü düzeysizlik ve sorumsuzluk durumlarında sıradanlığın hakimiyetini görürüz. Sıradanlaşma giderek veba gibi bulaşıcı ve felç edici bir felakete dönüşür. Bencillik ve sorumsuzluk böylece sosyal bir realite haline gelir. Dünyayı dibi olmayan bir bataklığa çevirir.

Diğer taraftan, nerede, kim olursak olalım sıradanlıkla imtihan edilmek de mümkün; zaman zaman şartların bu yönde oluşması kaderin cilvesindendir. Böylesi ortamlar, vasatın yani niteliksizliğin dayanışması için tam da biçilmiş kaftan gibidir. Kültürü, siyaseti, bürokrasiyi aşağıya doğru çeken bu dayanışma zemininden nemalanma çabası sıradanlığın zuhuratındandır. Hayat bizi sürekli niceliğin şehvetiyle imtihan eder. Sorumluluklarımızı düşünmek yerine sıradanlıktan güç devşirmeye başlamış, bunu bir fırsata dönüştürmek istemişsek vay bize!

Hangi alanda veya konuda olursa olsun nitelikten ödün vermeyecek kerte sağlam, mütekamil duruşlara ihtiyaç var. Duruşlarımız bizi biz yapan farkımız ve erdemlerimizdir. Necip Fazıl’ın ifadesiyle söylersek, bizi kuşatmaya ve soğurmaya devam eden “Bu ucuzculuktan kurtulmadıkça, kurtuluş olamaz” (İdeolocya Örgüsü).