Felsefe Ve Entelektüel Kakofoni


Bir felsefe birikimimiz var mı diye sormayacağım, elbette var, ama felsefeyle kelamı, bilimi, tasavvuf öğretilerini birbirinden kalın hatlarla ayıracak olduğumuzda geriye nasıl bir birikim kalacaktır, meraka değer olmalı. Hatları biraz daha kalınlaştırarak soruyu saf felsefe veya saf bilim anlamında alacak olursak cevabımızın bir hayli müşkül hale geleceği şüphesiz. Grek-Yunan felsefesini göz ardı edecek olduğumuzda böylesi bir saflaşmanın, buna özerkleşme demek daha isabetli olabilir, batı Avrupası’nda da Rönesans dönemlerinden itibaren vaki olduğu malum. Her halükarda batı etkisine daha yoğun bir şekilde girmemizle başlayan zihinsel dönüşüm süreci bütün bilme ve düşünme eylemlerimizin sorunsallaş(tırıl)masını beraberinde getirdi. Bugün sözkonusu sorunsallarla cebelleşmeye devam etiğimiz bir gerçek. Gerek mevcut felsefe vs. kültürel birikimimizin değerlendirilmesi, gerekse mezkur sorunsalların aşılması çerçevesinde önümüzdeki en önemli konu epistemoloji yani bilgi ve hakikate ulaşmada izlediğimiz yol, yöntem meselesi olarak önümüzde hala öylece durmaktadır. 

YÖNTEM BİR DİL VE DİSİPLİN MESELESİDİR

Yöntem problemini halledememiş bir düşünce dünyasında kakofoni kaçınamayacağımız bir kadere dönüşüyor. Kah pragmatizme kah eklektizme teşneliğiyle tebarüz eden ontolojik saikler ön alarak belirleyici olmakta ve epistemik tahribatlara yol açmaktadır. Oysa yöntem, bir dil ve disiplin meselesidir, bize belli bir disiplinin şartları içinde hareket imkan ve zorunluluğunu getirir. Elbette tartışılmaz bir doğma niteliği taşımaz. Yönteme de disipline de haklı itirazlarımız olabilir, olacaktır. Örneğin bilim felsefesi bu anlamda bilimin yöntemini, metodolojik ölçütlerini tartışmaya açmaktadır. Bilgi felsefesi ise bilimin bizatihi bilgi değerini de hesaba katan daha kapsamlı bir bilgi kavramlaştırmasıyla meseleyi çok daha başka bir zemine taşımaktadır. Ama esas olan, hangi alanda hangi dille konuşacağımızı bilmek, daha açıkçası epistemik zeminle ontolojik zeminin tezatlarını tefrik etmemizdir. 

Öte taraftan katı olan her şeyin buharlaştığı (Marks) bir dönemde olduğumuzu yadsıyabilecek değiliz. Ne ki bunun, bizi disiplinsizliğe sevk edecek bir gerekçe olarak kullanılması doğru olmaz. Mesele en nihayetinde bir kültür meselesi olarak değerlendirilebilir. Felsefi düşünceyi disipline edecek bir dili, dahası kültürü üretemediğimiz takdirde her türlü hilkat garibesiyle karşılaşmaya hazır olmak gerekiyor.  Modern zamanlar boyunca gösterdiğimiz en önemli entelektüel zafiyetlerden biri sanıyorum budur. Daha doğru deyişle bu problem modern zamanlarda daha tebarüz etmiş ve nüksetmiş gözüküyor. Farklı medeniyet ve/veya kültürler arasındaki epistemolojik çatışma ve uyumsuzluklar bu süreçte daha fazla görünür hale gelmiş bulunuyor. Buradan en emniyetli çıkış yoluysa, sözkonusu çatışma ve uyumsuzlukları aşabileceğimiz tutarlı bir epistemolojiyi üretmektir. Burada yaptığımız, yapılacak en büyük yanlışlardan biri epistemolojinin (bilgi ve hakikatin) alanını ontolojik bir dille işgal etmemizdir. Bilhassa felsefe zemininde böyle bir işgale ve dejenerasyona göz yummanın bedeli sandığımızdan çok daha büyük. Postmodern düşüncelerin dolmuşuna atlamakla da yaşadığımız kültürsüzlüğü yani disiplinsizliği, dolayısıyla felsefe alanındaki çoraklığı örtbas etmekten öteye gidemeyiz. Anakronik olmamalıyız elbette, ancak düşünce ve kültür dünyamızı sahih bir zemine ve hüviyete sahip kılmanın asgari şartları konusunda da aymazlık edemeyiz. Popülist temayüllerden kaynaklanan disiplinsizliklere  karşı gereken hassasiyetin gösterilmesi, samimi ve esaslı fikir çabalarının esbab-ı mucibesindendir.

FELSEFE YAPMAK ÇORBA YAPMAYA BENZEMEZ

Bu itibarla felsefe yapmak, tabir caizse çorba yapmaya benzemez, belli bir disiplin içinde muhakeme yürütmeyi gerektirir. Felsefe yapayım derken sanatın dilini, sanat yapayım derken bilimin dilini kullanmak lezzetli bir çorba tadı verebilir ama yapılanın felsefi açıdan sahih olduğunu göstermez. Bu tarz işlerin “deneme” olarak tavsif edilmesi belki daha doğru olabilir.  Ama bilhassa akademi alanında böylesi denemelere cevaz verilmesi hatta ciddi şekilde itibar edilmeye başlanması üzerinde durulması gereken bir tür başıbozukluk hükmündedir. “Bilginin İslamileştirilmesi” tezlerinde olduğu gibi dili, yani epistemik yapıyı/temelleri bozarak, çarpıtarak, yerinden ederek  kendi ontolojik düzlemimize taşımakla bir düşünce sistematiği geliştirilemez. Evrensel bir dilin inşasından da söz edemeyiz. Bu minval çorbacılık, ne yazık ki bizdeki reaksiyoner, muhafazakar tutumların bir göstergesi ve alışkanlığı belki de bir çaresizliği olageldi. Evrimi reddetmek için bilime türlü türlü kisveler giydirmeye çalışan bilhassa da birtakım nurcu anlayışların yapageldikleri buyydu: yani reaksiyoner yaklaşımlarla malul bir eklektizm. Lakin nurculuk bu işin aslında avami bir versiyonundan ibarettir. Akademiye doğru gidecek olduğumuzda orada bu işlerin daha sofistike uzantılarına şahit oluyoruz. Felsefenin yerinden edilip kelamın sahasına/karakterine büründürülmesi -veya tersi-, felsefe dilinin yerine kelam dilinin ikame edilmesi böyledir. Bununla beraber akademide belki o kadar da görülebilir düzeyde olmayan bu tür karıştırma veya eklektizmin başka tarz örnekleri, varoluşçuluk felsefeleri üzerinden felsefe çalışmaları ve disiplini içine boca edilebilmektedir. Varoluşçu felsefenin, daha sonrasında ise post-modern (yapıbozumcu, hermenötik) epistemolojinin böyle bir felsefe tarzı ve etkinliği için meşru zemin oluşturduğu doğru olsa bile, bunların kendi tarihi bağlamı ve sürekliliği içinde anlam taşıyan işler olduğunu unutmamak gerekir. Bizim açımızdan felsefe, dini ve kültürel sabiteleri esas alarak bakıldığında halen epistemik bir krizle baş etme mecburiyeti içindedir. Bu krizi kenara koyarak veya bypass ederek felsefeyi ontolojik alana taşımakla sadece meseleyi kamufle etmiş ve bastırmış oluruz. Dahası bir anlama eylemi olan felsefenin dili yerine bir oluş eylemi ve tecessüsü olan tasavvufun dilini inşa/ikame etmekle felsefenin sistematiğinden de kopuyoruz. Oysa felsefenin işi her şeyden evvel dünyanın doğru bir yorumunu ve anlatımını gerçekleştirmektir. Bunu ise soyutlamalarla yani kavramsal bir dille yapmak zorunluğundadır. Felsefenin kavramları yerine tasavvufun metaforlarıyla yapılan iş, bizi felsefenin zemininden başka bir zemine doğru kaydırmaktadır. Sıkıntımız buradadır.  Buna entelektüel, zihinsel kakofoni ve hatta terör demekte bir beis görmüyorum. Terördür, zira kavramsal dilin metaforlarla yerinden ve/veya deforme edilmesi, disiplini imha edecek kadar olaya yabancı bir tasarruf biçimidir. Diğer taraftan bir anlama eylemi olan felsefeye ait sorunsalların, varoluşçuluğun oluş eylemi ve diliyle soğurulmaya çalışılması felsefenin sahihliği açısından kabule şayan değildir. Ayrıca burada, varoluşçu felsefenin bilhassa Kierkegaard, Heidegger ve Sartre marifetiyle epistemik bir temellendirmeye kavuşturulduğunu da gözden uzak tutmamalı. Fakat ne bu temellendirmeler ne de postmodern epistemoloji bizim dini-kültürel referanslarımızı (kodlarımızı) kuşatabilecek bir mahiyet taşır. Felsefenin bizde hala üzerine gitmesi gereken epistemoloji sorunsalı, varoluşçuluğun veya postmodern felsefenin dolmuşuna binerek halledilebilecek bir şey sayılamaz. Buradan da halis felsefe veya tefekkür değil, olsa olsa felsefi-entelektüel kakofoni ortaya çıkacaktır. 

Yine de anlamanın, başka deyişle bilmenin ve  hakikatin mümkün olmadığı şeklindeki sofist/postmodern epistemolojinin, sözünü ettiğimiz oluş eylemi için felsefi bir zemin teşkil ettiği ileri sürülebilir. Bu takdirde bütün varoluş iddiamız post-modern mantalite içindeki göreceliğe teslim edilmiş olacaktır. Kastettiğimiz epistemik kaymanın başımıza açacağı bela işte tam da budur. Felsefenin ontolojik bir savrulmaya maruz bırakılmasındaki büyük tehlike buradadır. Bunu umursamamak gibi bir keyfiyete sahipsek,  hakikat değil sadece çeşitli var olma biçimleri vardır diye düşünebilir, felsefeyi böylece pekala bir varoluş dili olarak inşa etmeye başlayabiliriz. Buna göre felsefenin zemininde artık “Dil, varlığın evi” (Heidegger) haline gelmiş demektir. Dilersek tasavvuf literatürünü, mistisizmi, gerekirse Budist literatürü, Taoculuğu, dini, felsefeyi, sanatı, mitolojiyi burada tepe tepe kullanır, yapacağımız çorbayı felsefe niyetine afiyetle içeriz.
 
Yazık ki felsefe yapamayanlar çareyi felsefe çorbasıyla idare etmekte bulmaktadırlar. Entelektüeller, akademisyenler için de toplumun geneli için de bu çorba karın tokluğumuzu kısmen sağlayabilir. Birileri için piyasa değeri, popülerlik, toplum açısındansa kültürel bir özgüven imkanını temin edebilir. Ama felsefe dediğimiz çetrefil şey bizden ümidini bu şekilde belki yavaş yavaş kesecek, yağmacı, talancı alışkanlıklarımızla bizi muhtemelen baş başa bırakacaktır.

Ya da felsefe dediğimiz “dil oyunları” veyahut akıl mitiyle (!), postmodern savrulmaya maruz kalmaksızın gerçek anlamda bir hesaplaşmayı başarmamız, evrensel niteliği haiz epistemik bir perspektifin/dilin inşasını gerçekleştirmemiz gerekemektedir.