İnsan Hala Bir Zavallı!


İnsan şüphesiz ki zayıf bir varlık. İhtirasları, kendi kendisine yetmezliğiyle zayıf. Dünya meşakkatleri karşısındaki dayanıksızlığı, emekleyen zekası ve bönlükleriyle zayıf. Nietzsche’nin tabiriyle “güç istenci”ne olan temayülleriyle zayıf. Güç istencinin zayıflık ve acizliğe karşı geliştirilmiş bir telafi yöntemi olduğunu anladığımız takdirde zayıf demenin sebebini de anlayabiliriz. Üstünlük kompleksi, önemli psikayatristlerden Adler’in dediği gibi aşağılık komplesinden ileri gelir. Aşağılık duygusunu alt etmek için geliştirilmiş bir telafi ve savunma mekanizması olarak iş görür.

İnsanın o halde sağlam diyeceğimiz neyi var? Sonuna kadar mücadelesini verebileceğimiz neyimiz var? Bu konuda doğrusu hazır cevap sahibi olmaya çalışan biri değilim. Hatta tastamam şüpheciyim. Şüpheci, hatta karamsar. Verilen cevapların hemen hepsinin hazır, ezber cevaplar olduğunu iddia edecek kadar dünyaya ve insanlara aşina olduğum zannındayım. Belki yanılıyorum ama yapabileceğim bir şey yok. Zan bile olsa bu benim samimi hissiyatım. Başka türlü düşünmem için muhtemelen başka biri olmam gerekiyor. Belki dünyaya başka türlü bakmayı denemem. Daha fazla denemem, daha fazla gözlemem. Sonucun ne olacağı yine de meçhul.

Belki de zayıf olan benimdir; benim gibi kolay ve köşeli cevaplardan tatmin olamayanlar. Başkaları adeta her şeyden emin. İyi ve kötüden, doğru ve yanlıştan, hak ve batıldan eminler.  Mutlu çoğunluk mu, mutlu azınlık mıdırlar bilemem. Kimsenin de bunu bilebileceğini sanmıyorum. Baudrillard’ın o “mış gibi”lik tarifi bana insanoğlunun çok süreğen, yaygın özelliklerinden biriymiş gibi geliyor. Biz insancıklar akıldan ziyade sağduyusuyla hareket eden varlıklarız. Bu sayede sükun ve huzur içinde olmayı tercih ediyoruz.  Başkalarıyla birlikte kendimizi aldatmanın da bir kolayını arıyor ve buluyoruz. Aldatabiliyor muyuz, orası şüpheli. Mış gibi yaparak aslında kendimize bile itiraf edemediğimiz bir oyun oynayıp oynamadığımız meçhul. Bu meçhulü aydınlatacak ipuçları şüphesiz ki var. Ama bunun için bile düşünmeye ve kendimizle yüzleşmeye cesaret etmek gerekiyor. Cesareti samimiyetle, dürüstlükle mukayyet kılmak gerekiyor.

Temel sorun en nihayetinde farkındalık sorunu. Cesaretin dürüstlükle, dürüstlüğün zekayla işler olması halinde, şüphenin kimi, nereye götüreceğini kestirmek pek kolay değil. Şu bir gerçek ki, dünya hiç de öyle kolay kavrayabileceğimiz, kolaylıkla ezberlere dönüştürebileceğimiz bir dünya değil. Kolaya teslim olanların daha iyi, daha güzel bir dünya için yapacakları katkılarsa şüpheli.

Zayıflık elbette tabiatımızın bir özelliği. Ne ki bunun kaderci bir anlayışla savunulması kabul edilemez. Madem insanız, düşünüyoruz, o halde tabiatımızı terbiye etmekle mükellefiz. Düşünen bir varlık olduğumuza göre doğruluk, iyilik, güzellik gibi problemlerimiz var. Biz insanlar bu sebeple dünya denen otlağı semirip tüketmekten çok, dünyaya kattığımız anlam ve değerlerle bir varoluş sahibi oluyoruz. Bu yüzden insanı insan yapan özelliği “varoluş içinde olmak”tır. Ahlak, erdem, onur, dava adamlığı gibi hususiyetler ancak varoluş iradesiyle kaim ve mücessemdir. Daha açıkçası bunların her biri varoluşsal bir iradeden neşet ettiği ölçüde sahici niteliğe sahiptir. Proudhon’un deyimiyle “ahlaktaki ilerlemenin tinin hayvanlık üzerindeki sürekli zaferi olduğu” bir gerçek. Ne zaman ki menfaatin veya egonun parazitleri varoluşun üzerine abanmaya başlar, o vakit zayıflıklarımızla imtihan edilmeye başlarız. Varoluş, gerek tabiatımız gerekse çevremizle (sosyal dünya ile) yaptığımız mücadelenin adıdır.

İmtihandan geçmemiş bir var olma biçimi, başka deyişle bir meziyet, onur, ahlak veya dava adamlığı eksik kalmaya mahkumdur. Zayıf bir varlık olarak insan, olmuş, tekamül etmiş değil fakat olması, tekamül etmesi gereken bir varlıktır. İnsan, tabii gelişmeyle değil bizatihi irade yoluyla kendisini insan kılmaktadır. Buysa tamamen zihinsel planda gerçekleşebilecek bir süreç, bir keyfiyet sayılamaz. Zihinsel unsurların yaşantı (tecrübe dünyası) ile teyit edilmesine ihtiyaç vardır. Bu sebeple yaşantıdan doğmamış bir düşünce, bir söylem yeterince sahici olamaz. Net veya mutlak olabilir lakin sahiciliği, nereye kadar deforme olmadan kendini muhafaza edebileceği şüphelidir. Şiirin ayrıcalığı da bundandır. Zira şiirde hayatın, insan realitesinin derin yükü vardır. Şiir bir tarafa, aslolan insan/dünya realitesinin soyut akılla kuşatılamayacak bir derinliğe ve karmaşıklığa sahip olduğunu fark etmektir. Bu da ancak tecrübeyle sınanmış bir  hakikat tasavvuru olabilir. Bu yüzden mesela acı çekmemiş birinin insanlık hakkındaki kaziyelerine kuşkuyla bakmak gerekir. Daha açıkçası acı çekmemiş kimselerin acı çeken insanlarla ilgili şahitliği geçerliyse de makbul ve muteber değildir. Bu sebeple acı çekmemiş bir psikayatristin insan ruhuna nüfuz edebileceğini hiç sanmam. Gözlem ve bilgi başka, hissetmek başkadır. Yoksulluk yaşamamış kimselerin yoksullukla ilgili düşünce ve hükümleri afakidir: Zenginler bu yüzden gerçek bir devrimci olamazlar. Ezilmek, aşağılanmak nedir bilmeyenlerin yönetim meselelerine bakış açıları ziyadesiyle soyut bilgi ve düşüncelerle kıstlanmış niteliktedir. Doılayısıyla yüksek bürokrasiden adalete ve merhamete dayalı bir yönetim anlayışı çıkmaz. Savaşın ve sokak ölümlerinin dehşetini yaşamamışsak, dehşeti yaşayanların dünyasından meselelere bakabilmemiz zordur: Konformist beyinler, özgürlükle bir arada yaşama arasındaki gerilimi doğru dürüst idrak edemezler.

Keramet postta değil ehliyet ve meziyettedir. Ne öğreti ne de öğretim (bilgi) sahici bir tekamül için kafi gelir. Bu yüzden keramet ve takva ehlini post-unvan-mevkii sahiplerinde değil hayatın içinde aramalı. Posttakilerin bönlükleri yine ancak bön insanlar tarafından taltif görür. Hakikatin hiç de basit ve çıplak olmadığını kavrayamayan bön insanlar için bir musibet bin nasihattan daha evla olabilir. Bunun için acının da bir lütuf olabileceği unutulmamalı. Bazı felaketler var, insana hakikat gibi çarpar. Tabii ki çarptığı insanda hakikate açık bir yürek ve zihin varsa bir işe yarar. Değilse, ona, iflah olmaz bir körlük veya hastalıkla zavallılaşmış, perişan bir ademoğlu diye bakmamız yanlış olmaz.

Hepsinden daha kötüsü yaşadığımız perişanlığı görmemektir. Oysa şeytanın şeytan olduğu için kibirlenmesinden daha aptalca ne olabilir. Karun’un kibri, Firavun’un kibri ne kadar saçma ve hatta zavallıca bir şeyse zalimlerin, doyumsuz muhterislerin kibri de tam anlamıyla öyledir.

Ama insan aptal bir yaratıktır. Düşüşünü yükseliş olarak görecek kadar aptal ve zavallı. Ayrıca son derece sinsi, kurnaz ve ikiyüzlüdür de. Düşüşünden duyduğu memnuniyeti bir yandan kamufle ederken diğer yandan sahtekarca düşüşün kötülüğünden ve insanların sapkınlığından söz eder durur. Çünkü şu bir gerçek:

İnsan tam anlamıyla aptaldır.

İnsan sahtekardır.

İnsan cahildir.

İnsan zalimdir.

Nihayetinde, insan henüz insan olma yolunda emekleyen bir yaratıktır.