Kültür Meselesi Üzerine Dokuz Fragman


Fragman-1: Küreselleşme süreci kültür savaşlarına doğru evrilmenin sinyallerini veriyor.

Kültürel çatışma elbette ki yeni bir olgu değil. Modernleşme serüvenimizle birlikte en bariz çatışmayı kültürel alanda yaşamaya başladığımız aşikar. Fakat modernleşme tecrübesi yoluyla öğrendiklerimiz üzerinden yaşadığımız bu çatışma dünden bugüne farklı boyut ve muhtevalar kazanmış bulunuyor. Kültür artık büyüsüne veya şiddetine maruz kaldığımız dünya karşısında sadece gündelik, sosyal hayata ilişkin bir kimlik mevzuu olmaktan çıktı, ben veya biz olmanın tayin edici bir unsuru olarak ortaya çıkmaya başladı. Kültürün sadece üstyapısal bir olguya irca edilemeyeceği gün geçtikçe daha iyi anlaşılmıştır. Samuel Huttington, Medeniyetler Çatışması kitabında batı dünyası ile Müslüman dünya arasında cereyan edecek kültür savaşlarından söz ederken iddia edildiği gibi mesnetsizce bir kehanette bulunuyor değildi. Kültürel asabiyetin ve değerlerin potansiyel bir varoluş motivasyonuna sahip olduğunun farkındaydı. Fukuyama, demokrasiyi Tarihin Sonu’nu getirecek bir merhale diye görürken insanı belli ki “siyasal varlığa” irca ediyordu. Huttington ise hakikatin bundan ibaret olmadığından hareketle tarihin kültür savaşlarına gebe olduğuna dikkatimizi çekmekteydi. Bununla, modernleşme olgusunun tam anlamıyla ancak batının kültürel hegemonyasını mutlak olarak sağlamasıyla küresel bir realiteye dönüşebileceğini ileri sürüyordu. Küreselleşme olgusunun bir parçası/boyutu şeklinde kendisini gösteren kültürel kolonyalizm “öteki” unsurları içselleştirme ve homojen bir dünya kültürü yaratma başarısını gösteremediği takdirde savaş ihtimali yok edilmiş olmayacaktı. Soğuk savaş sonrası dönem, demokrasinin küresel bir değer haline gelmesine rağmen kültürel savaşlar yavaş yavaş artık ufukta gözüküyordu. Başka deyişle, “tarihin sonu”na bu evrenin ardından yani kültürel kolonyalizmin küresel bir realite haline gelmesiyle varılabilecektir. Kültürel hegemonya öteki’nin ölümüyle mutlak zaferini ilan ettiği gün batı medeniyeti dünya cennetini kuracak demekti. 

 

Fragman-2: Kültür bir tabu veya fetiş değil, varoluş meselesidir. 

Kültüre kerameti kendinden menkul bir değer diye bakılmamalı. Bakarsak kültürün esasen hayatı daha iyi, daha güzel kılmak için edindiğimiz her nevi birikim, terbiye, üslup ve motifler manzumesi olduğunu gözden kaçırmış oluruz. Aslolan hem fert hem de toplum düzeyinde yaşadığımız hayatın tekamülüdür. Bunun için kültürün hayatla intibak kurma kabiliyeti her şeyden daha önemli. Hayatın dinamizmiyle kültürel formlar arasında verimli bir korelasyon tesis etmek olmazsa olmazdır. Aksi halde araçları amaç haline getirmek, form ve gelenekleri fetişleştirmemiz işten değildir. Buysa hayatımız, varoluş değerlerimiz açısından ölümcül bir tehdit anlamına gelir. Kültürü değişmeden muhafaza etmeye çalışmak aptalca bir muhafazakarlık biçimi, esas olanın varoluş meselesi olduğunu anlamayacak kadar şekle boğulup kalmaktır. Oysa formlar, Georg Simmel’in dediği gibi “varlığını yalnızca hayatın lütfuna borçlu”durlar (Simmel 2012, 72).
 

Fragman-3: Kültürcülük çöküşe karşı işe yaramaz bir savunma metodudur. 

“Kültür için kültür” anlayışının hayatı es geçmekle malul elitist tezahürleri dışında, bilhassa reaksiyoner, muhafazakar temayüllerle tebarüz eden toplumlarda bir asabiyet imkanı/göstergesi olarak tasarruf edilmesi handiyse içgüdüsel bir saplantıdır. Bir tür savuma mevzii sağlayan kültürel araç ve formlar ne kadar sahiplenilirse o kadar var, güçlü ve kendimiz olunabileceği sanısı farklı biçimlerde zihinlerimizi işgal etmektedir. Türk şiirini hece vezniyle kaim addeden muhafazakar, sağcı yaklaşımlar bir tarafa, örneğin şiiri Müslüman-Türk tefekkür dünyasının teminatı ve tefrik edici unsuru diye gören şair İsmet Özel’in konuya bakış açısı tam da böyle bir kültürcülükle kendisini göstermekte. Oysa dilin her ne olursa olsun bir araç olduğu kabul edilecek olduğu takdirde, sözkonusu dilsel fiillerin de varlığın/hayatın özüne ve hakikatine ulaşma kabiliyetiyle mukayyet olduğunu teyit etmek gerekir. Dolayısıyla kültürcülük de eğer istisnai bir değere veya meziyete dayanmıyorsa acziyetin ve içe kapanışın bir dışavurumundan öteye gitmez. Çöküşe ve umutsuzluğa karşı tutunmaya çalıştığımız lakin su alan bir tekneden farksızdır. Bunun için çöküş sürecine karşı olsa olsa bir geciktirici işlevi görür. 

 

Fragman-4: Kültürel mücadelede başarı niteliksel değerlerle koşulludur.

Hayattan kopuk bir kültür ölüme ne kadar yazgılıysa, gücünü hayatın dinamizminden ve gerçeklerinden alan kültür de geleceğe doğru serpilmeye o kadar elverişli olacaktır. Kültürel mücadelede başarı, hayata ve insana nüfuz etme gücüyle orantılı bir nitelik taşır. Bu ise her şeyden evvel anlam ve değer üretme başarısını şart kılmaktadır. Bunun için kültürde niceliksel gelişmelere her dem belli bir çekinceyle yaklaşmak zorundayız. Niteliğin nicelikten çok daha elzem olduğu göz ardı edilecek olduğunda sığlaşma yani çürümenin başlaması kaçınılmazdır. Zira kültürle hayat arasındaki korelasyon ancak nitelik alanındaki başarılarla sağlanabilecektir. Nitelik, kültür alanındaki en hayati meseledir. Gıdasını derinliğinden, hayatın özü ve dinamizmiyle kurduğu bağlardan alır. Dolayısıyla hayatı inşa ve ihya etmek için gereken özsuyun üretilmesi doğrudan doğruya bir nitelik sorunsalıdır.
Kültür, hem bu özsuyunu üreten entelektüel potansiyelimiz hem de onu çevreye sirküle ederek toplumsal değer ve pratiklere dönüştürme kabiliyetimizle mücessem bir bütündür. 

 

Fragman-5: Küreselleşme olgusu kültürel açıklığı ve etkileşimi mecbur kılmaktadır.

Hayatı etkileyen her neyse, o kültürümüzü de doğrudan veya dolaylı şekilde etkileyecektir. Mahalli gerçeklik gibi mahalli kültürün de dünya kültüründen izole hale getirilmesine artık imkan kalmamıştır. Kültürü, içine bütün maneviyatımızı hapsedebileceğimiz bir hapishane sanmamalı. Buna çabalamak beyhude bir tutkudur. Dahası, akl-ı selim bize kültürel çatışmadan değil kültürel geri kalmışlıktan korkmamız gerektiğini söylüyor. İlmi Çin’de de olsa almak, araştırmak, farklı kültürlere aşina olmayı bir zenginlik diye görmemiz lazım. Değilse kültürel kolonyalizme maruz kalmanın önünü alamayız. Her kültür yeni keşiflerle kendini yenilemeye eni konu mecburdur. Bütün kültürler artık evrensel bir ufkun ve etkileşimin faili olmakla kayıtlı hale gelmiştir. Kendisini batı dünyasının ötekisi olarak inşa etme refleksine sahip Müslüman coğrafya için bu kayıt çok daha büyük bir öneme sahip. Zira Daryus Shayegan’n tabiriyle “kültürel şizofreni” en çok İslam dünyasını ilgilendiren bir sorun. Meseleyi anlamamız her şeyden önce yaşanan bu şizofrenin farkına varmaktan geçiyor. Bunun için, kültürü mahalli ve milli bir realiteye irca eden Ziya Gökalp’in hatta Mehmet Akif’in daha bütünlükçü perspektifle aşılmasına ihtiyaç vardır. 

Bununla mahalli ve milli kültürü evrensel bir ruhla mayalama mecburiyetine işaret ediyoruz. Yoksa mahalli ve milli olanın sebeb-i vücudu kalmamıştır diyemeyiz. Ancak gerek mahalli gerekse milli kültürü besleyen damarlarda bundan böyle daha evrensel bir nabız atışını duymamız gerekmektedir. 

Hayatın özüyle mütekabil bir muhteva kazanan evrensel ruhun, mahalli ve milli kültürler yoluyla farklı şahsiyetlere bürünmesi pekala mümkün. Buna çoklukta birliğin, birlikte çokluğun gerçekleşmesi de denebilir. Ne ki bugün, mahalli/milli kültürlerle evrensel değerler arasındaki çatışmayı bertaraf edecek bir öz ve ufuk kaynaşmasını henüz temin edebilmiş değiliz. Aksine daha da büyüyebilecek bir kültürel çatışma sürecinin içinde sayılırız.  

 

Fragman-6: Folklor ölü kültürdür; değeri daha ziyade plastik işleviyle sınırlıdır.

Yahya Kemal, batının kültürel hegemonyası (büyüsü) karşısında kendisini çaresiz gören bir asabiyetin sözcüsüydü. Geçmiş onda plastik (estetik) bir nesneden öteye gidemeyecek folklorik bir olguya dönüşmüştür. Kök realitesinin Yahya Kemal’deki anlamı milli şuuru inşa edecek duygusal rezervi sağlamaktan ibarettir.  Bu sebeple o, ruhuyla geleneğe bağlı olduğu halde aklıyla batılı bir karakter ortaya koymuştu. Kültürel trajedinin en sembolik ismiydi. 
Tabii ki şunu unutuyor değiliz: Gerek duygu gerekse hafıza varoluşumuzun olmazsa olmazlarındandır. Kültürel inşada duygu ve hafızanın da dahil olduğu bir harç gerekiyor. Bu harç ne kadar zengin ve değerliyse ortaya koyacağımız kültürel şahsiyet ve varoluş da o kadar köklü, sağlam bir muhtevaya sahip olacaktır. Elbette hayatın özüyle mücessem bir terkibi gerçekleştirmek kaydıyla. Ne ki terkip, aynı zamanda çevresel şartlarla tayin edilerek özgün bir niteliğe kavuşacaktır. Kültür bu yüzden mekanik bir aygıt gibi yerden yere aktarılamaz. Her kültürel yapı gittiği yerin şartlarıyla etkileşim içine girmeye ve kendi evrimini yaşamaya başlar. Sadece dönüşmekle kalmaz, gücü oranında ötekileri (çevreyi) dönüştürmeye de başlar.  

Zira, Malik Bin Nebi’nin kelimeleriyle söylersek “Kültür bir okul fenomeni değil, bir ambiyans (çevre-muhit)fenomenidir” (Nebi, 59). Dahası “havanın oksijeni gibi teneffüs edilir ve özümsenir” bir şeydir (Age, 65).  Sosyal, ekonomik ve manevi unsurlardan müteşekkil çevre, kültüre kendi özel dokusunu ve rengini vermektedir. 

 

Fragman-7: Kültürel hayat, insani özü bir hayat tarzı haline getiren formlar yoluyla deveran eder.

Form olmadan kültür olamaz. Kültürsüzleşme dediğimiz şey de esasen formlara müteallik  bir tahribatı ve dejenerasyonu imlemektedir. Kültür, tabiatı gereği formel bir nitelik kazanmakla koşulludur. “Kültürel hayat, ya formlar üretmeli ya da verili formlar içinde ilerlemelidir” (Simmel, Age, 79). Şüphesiz ki kültürle hayatın mutlak anlamda örtüştüğü bir realiteden bahsedemeyiz. Bunun için kültürel hayat daima dinamik, deveran ve “oluş” halinde olmaya mecburdur. Kültürü katı formlar içine hapsetmek kadar büyük bir yanlış olamaz. İbn-i Haldun’un her medeniyeti doğan, büyüyen ve ölen bir canlıya benzetmesi kültürel olgular için daha da geçerlidir. Bundan mütevellit kültürel hayatı gelişmeye ve ötekine daima açık bir “oluş” süreciyle beslemek şarttır. 

 

Fragman-8: Kültürel dinamizm bütüncül bir perspektifi zorunlu kılmaktadır.

İster bireysel isterse toplumsal olsun, hiçbir şey birbirinden bağımsız bir yapıda değil. Kültürü ekonomiden, ekonomiyi siyasetten, sanatı felsefeden ayırma çabası daha çok modern bilimlerin/aklın dayattığı bir yanılsamayla maluldür. Entelektüel dünya bu yanılsamayı kanaatimce yavaş yavaş fark etmiş gözüküyor. Kültürün sadece kültürden, kültürel amaçlardan ibaret bir şey olmadığı da artık daha iyi bilinmekte. Başka ifadeyle, kültür aslında hayatımızın belli bir kesitine değil tamamına ilişkin bir yaşama üslubunun ifadesi; hayat tarzı haline getirdiğimiz bir terkibin ürünüdür. 
Kültürün bir sorunsal haline gelişi de filhakika bu üslubun veya terkibin bozulmaya başlaması veya oluşturulamamasıyla kendisini gösterir. Sadece toplum için değil fertler için de durum aşağı yukarı böyledir. Dini inançlarla seküler akıl arasındaki ikilemi aşamamış bir toplumda mesela demokrasinin çözülemez bir sorunsala dönüşmesi hiç tuhaf olmamalı. Benzer şekilde diyelim başörtü reklamlarında kadını estetik bir figür olarak kullanma temayülü de kültürel hayatın girift, çelişkili muhtevasına dair anlaşılabilir bir göstergedir. Terkipsizlik böylece kültürel hayata bütün alanlarda iğreti bir görüntü veriyor, eklektizmi gündelik dünyanın realitesi haline getiriyor. Bu anlamda bizde pre-modern diye adlandırılan kültürel unsurlar bugün postmodern bir düzleme taşınma yolundadır.  Olmadan ölüyoruz desek yeridir. 
Sahici ve sağlıklı bir kültürel terkibi oluşturamadıysak, hegemonik kültürlerin taarruzu sonucu iğretileşmekten kaçınmaya imkan yoktur. Yaşadığımız trajedi de esas itibariyle budur. 

 

Fragman-9: Kültürel terkibi gerçekleştirmenin yolu en nihayetinde fikri bir terkibi başarmaktan geçiyor. 

Bütün hadise fikir planındaki yetersizlikten doğuyor. Kültürel terkibin temelinde hayatı anlamlandırma faaliyeti yatmaktadır. Bu da anlamdan değerlere, değerlerden kültüre doğru bir gidişi öngörmektedir. Yaşadığımız kültürel kriz bu insicamı ve organikleşmeyi  sağlayamamanın neticesidir. Her halükarda bütün sahiciliğiyle kurucu bir fikriyatı tekevvün ettirmekten başka seçeneğimiz yoktur. Mesele, evrensel ufka ve potansiyele sahip bir fikir hamlesini gerçekleştirmektir. Geçmişi geleceğe, yereli evrensele bağlayacak anlam ve değerler bileşimini sağlayamadığımız sürece kültürel değerleri bir asabiyet konusu olmaktan öteye taşımamız mümkün olmayacaktır. Şüphesiz ki asabiyeti yadsıyor değiliz, ancak bizi körleştirici bir asabiyet tutkunluğuna da taraf olamayız. 
Şu halde, kültürel mücadeleyi teorik bir derinliğe ve gövdeleşmeye doğru zorlamaktan başka çıkar yol yok. Sahip olduğumuz kültürel birikimi çağın realitesiyle buluşturacak zihni bir üstünlüğü sağlamak gerekiyor. Lefebvre’nin ifadesiyle, kültürel atılım için “değişimin teorik araçlarını çıkarmak, teorik bir devrim gerçekleştirmek” mecburiyetindeyiz (Lefebvre 1998, 194).
Aksi halde kültürel hayat, varoluş asabiyetimizi tedarik ve tedavi etmekten fazla bir anlam taşımayacak, bir bakıma suni teneffüs rolü oynamakla kalacaktır.


Simmel, Georg (2012), Modern Kültürde Çatışma, Çev: Tanıl Bora-Nazile Kalaycı-Elçin Gen, İletişim yayınları. 
Nebi, Malik Bin (1983)  Çağdaş Temel Konular, Çev: Veysel Uysal, Bir Yayıncılık.
Lefebvre, Henri (1998), Modern Dünyada Gündelik Hayat, Çev: Işın Gürbüz, Metis Yayınları.