Kültürel İstikbalimiz Üzerine İlave Fragmanlar


1. Kültür esas itibariyle bir sahicilik ve şahsiyet meselesidir.

“Kültür her şeydir”, “her şey kültüreldir” tarzı şatafatlı ama son derece klişe, sloganik ifadelere güvenerekten bir fayda elde edemeyiz. Bunun belki de meseleyi  gizemleştirmek ve tanınmaz hale getirmekten başka bir anlamı yok. Kültürü her şey sayarken onu aslında bir hiç’e çevirdiğimizi gözden kaçırmazsak daha doğru bir bakış açısı edinebiliriz. Nitekim bize afili sloganlar değil, sahici duyarlıklar ve fikir derinliği lazım. 

Kültürü kültür yapan unsurların temelinde şahsiyet kazanma ihtiyacı atmaktadır. Lahbabi’nin ifadesiyle “kültür asla maddi ve manevi bir konfor arayışı değildir, fakat devamlı müktesebat ve istihalenin, şahsiyetleşmenin araştırılmasıdır” (1980, 26). Bunun için kültür ontolojik bir hadise, bir teşekküldür. Varlığımızla realite arasındaki ilişkiden zuhur etmektedir. Kültür diye bir olgu varsa kültürsüzlük de var demektir. Şahsiyet realitesine mugayir yahut şahsiyet meselesiyle ilgi alakası olmayan uğraş ve tezahürlere kültür vasfını vermemiz yanlış. Mesela “züppelik kültürü” diye bir şeyden söz ediliyorsa bunun sadece sosyolojik bir tespit, bir ayrıştırma amacıyla ya da ironik maksatlarla yapıldığını belirtmemiz lazım. Züppelik asli kültürel değerlere ait referanslar üzerinden  arızi olanı belirlemeye yönelik bir tanımlama biçimidir: Sosyal nitelikte, dolayısıyla makbul görülen veya sahici olanla ilgili bir sapmaya yani dejenerasyona vurgu yapar. Bizzat bir kültür değil, ama belki de kültürel bir kopuşun, bir değişimin ifadesi diye değerlendirilebilir.

Bununla kültürün mutlaka pozitif değerlere dayanmak zorunda olduğunu iddia ediyor değilim. Zira bu hakikatle bağdaşmaz. Putperestlik kültürü, yer altı veya mafya kültürü, popüler kültür gibi olumsuz değer ve muhtevalarla oluşan pek çok kültürel fenomen tarihi, sosyolojik bir gerçektir. Ancak bir kültürden bahsedebilmek için kendi içinde ontolojik şahsiyete veya kimliğe sahip bir realitenin varlığı gerekir. Doğu-Batı kültürü, Türk veya Fransız kültürü derken tefrik edilebilir mahiyette böyle bir realiteden söz ediyoruz. Ancak orda veya burada olmayan, dahası kültürel bir özgülleşme ve mücadele ortaya koyacak kadar farklılaşma gösteremeyen ara unsurların kültürel bir varoluşa sahip oldukları doğru değildir. Bunlar olsa olsa gerçek kültürel dünyanın ifrazatları, artıkları mesabesindedirler. Dolayısıyla her kültür, kalbi ve fikri tecessüsle kaimdir. Bu tecessüsü kaybeden fert veya cemiyetlerin durumu rüzgarın önündeki yaprak misalidir.

2- Kültürler şablon yapılar değil, aksine geçirgen ve dinamiktirler.

Ne kadar geçirgen ne kadar dinamik oldukları ayrı konu, ama hiçbir kültürün değişmeden kalması düşünülemez. Kadim dünyada değişim çok daha yavaştı belki, ancak zorunlu bir realiteydi. Dinlerdeki daha doğru ifadeyle şeriatlardaki değişim de bu sebeptendi zaten. Mekan ve coğrafya değişmese bile insan ve zaman unsuru değişimi kaçınılmaz/vazgeçilmez kılar. Handiyse “Her şey değişir”. Heraklit’in dediği kadar değil elbet; kültürler değişmesine rağmen biliyoruz ki bazı değerler yaşamaya devam etmektedir. Ancak değerlerle realite arasındaki ilişkiler insan, zaman, mekan faktörlerinin etkisiyle farklılaşmakta, kültür, sosyoloji, siyaset bu şekilde değişime uğramaktadır. Değişim, hayatı sürdürmenin ve sahiciliğin olmazsa olmazlarındandır. 

Şu halde kültürel değişimi doğrudan olumsuzlayıcı bir yaklaşımdan yana olamayız. Makbul olan değişmemek değil, sahih ve sahici bir değişmeyi başarmaktır. Ontolojik hakikatin ve tekamülün sürekliliğini sağlamaktır. Bu yüzden kültürel muhafazakarlıkla ciddi bir hesaplaşma şarttır. Neyi muhafaza edeceğimiz hususunda daha açık, radikal ve fikri zaviyeden bir bakış açısı geliştirmedikçe, kültürel form ve değerlerle olan ilişkimiz iğreti bir muhafazakarlıkla şekillenmeye devam edecektir.

Bir kültür, başka kültürleri ötekileştirme stratejisi üzerine varlığını sürdüremez. Hiçbir kültür biricik olmadığı gibi kültürler arası alış veriş de ontolojik bir gerekliliktir. Sızmalar daima vardır ve olacaktır.  Bunu fark ederek iletişime açık olmadığımız takdirde, adına ne dersek diyelim “kültürel muhafazakarlık”ın bataklığında yavaş yavaş komaya doğru sürüklenmekten kurtulamayız. Değişime kapalı bir muhafazakarlık öldürücüdür, yer yer verdiği muzaffer görüntülerse çoğu zaman bir yanılsamadan öteye gitmez. Gerçek şu ki, ya tekamül ederek ya da başka hakikat mecralarına doğru yürüyerek kültürel bir varoluş cehti içinde olmadıkça yok oluş mukadderdir. Varoluşun olmadığı yerde yok oluş hükmünü sürer. Kültürel realite, insan tabiatının bu kuralından muaf değildir.

3- Kültürel değişim süreci mikrodan makro düzeye doğru yavaşlama gösterir.

Züppelikte olduğu gibi değişimin ilk emareleri tek tek fertlerde kendisini gösterir. Züppe insan, öteki veya yabancı bir kültürün kodlarıyla şahsiyet ve kimlik kaybına maruz kalmış nevzuhur bir karakterdir. Yabancı kültürün etkisi içselleşmeye başladıkça züppe artık züppe olmaktan çıkarak içimizdeki bir yabancıya dönüşür.  Dolayısıyla kültür, fertleri kendi atmosferi içinde öğüterek homojenleştiren mutlak bir yapı, bir hegemonya değildir. Fertler de o kültürün birer izdüşümünden ibaret sayılmazlar. Ferdi farklar olduğu kadar sınıfsal, cemaatsel pek çok farklılık burada iç içe geçer. Ancak değişim, tepeden inme yani cebri bir uygulama olmadığı sürece fertlerden cemiyete doğru halka halka genişleyen bir süreç izler. Buna bağlı olarak sosyal değişim ferdi değişime göre çok daha geç bir dönemde gerçekleşir. Bu da gösteriyor ki, sosyal düzeydeki kültürel değişimlerin boyutu ve derinliği pek kolay fark edilemez. Günlük hayat, bu değişimi kamufle eden pek çok yanılsama ve iğretiliklerle doludur. Esas sorun neyin asli neyi iğreti olduğunu ayırt etme güçlüğümüzdür.

Bugün bize çok aşikar gibi görünen bazı kültürel motif, motivasyon ve cereyanların sahiciliği konusundaki şüphelerimiz, bahis konusu sosyal-kültürel değişimin kompleks ve derinden gelen bir değişim olma ihtimaline dayanıyor.  Kültür, züppe tiplerde görüldüğü üzere gömlek gibi çıkarıp giyilebilen bir şey değil. Ama kültürler arasında bir tür ozmos ilişkisi diyebileceğimiz bir ilişki biçiminden bahsedebiliriz. Kendiliğinden, gayr-iradi olarak vuku bulan bir geçirgenlik ilişkisi içinde bir kültür başka bir kültürün işgaline böylece maruz kalabilir. Bu işgale kayıtsız kalmaya veya onu memnuniyetle kanıksamaya gelince; kültürle ontolojik mecra ve kimliğimiz arasındaki kopukluğun en vahim sonuçlarından biriyle artık karşı karşıyayız demektir. Zira kültür, ancak ontolojik asabiyetle bir şahsiyet ve kimlik kazanır.

Edward Said, “Doğu, Avrupa’nın muhatabı değil, onun sessiz ötekisidir” derken, söylediği bugün için hala doğru mudur bilmem. Ama biliyoruz ki Avrupa’nın ontolojik asabiyeti Doğu’yu kolaylıkla sessizliğe terk edebilecek bir şaşa ve mesafeyle teçhiz edilmiştir. Mesele, bu asabiyeti sorunsallaştıracak bir Doğu kültürünü -eğer mümkünse- sahici bir varoluşla tecessüm ettirmektir. 

4- Doğuya da batıya da ait olamayacak bir kültürün genlerini taşıyoruz.

Bizi doğudan da batıdan da ayrı kılan özelliklerimiz kültürel kodlarımızda gizli. Bunu arafta olmakla karıştırmamalı. Böyle bir tarafımız yok değil, ama bu kendi kültürel kodlarımızı ihya edememekten kaynaklanan arızi bir durumdan ibarettir. Daha doğrusu, ontolojik ve kültürel asabiyetimizin hakiki mecrası bizi doğuya veya batıya götürecek bir mecra sayılmaz. “Işık Doğu’dan gelir” mottosu reaksiyon olarak pekala iyi ve anlamlı bir şeydir, ama işte o kadar. İslam’la özdeş bir doğudan söz etmediğimiz aşikar. Belki burada doğuyla batının sentezi olarak kendimizden, kendi varoluşumuzdan bahsedilebilir. İslam’ın böyle bir sentez için gerekli potansiyeli barındırdığına özellikle vurgu yapabiliriz. Bunun ontolojik ve kültürel asabiyetimizi temayüz ettirecek bir ehemmiyete sahip olması yanında, evrensel bir ideale ve realiteye doğru evrilme ihtimali ayrıca heyecan verici niteliktedir. Esasen nihai hedef de budur. Zira ontolojik ve kültürel süreçlerde bağlayıcı sabit unsur sadece ve sadece hakikattir.  Her kültür az veya çok kendi hakikatine meftundur, ancak etkileşime ve değişmeye de açık olmak mecburiyetindedir. Kültürel istikbalimiz değişimin motor gücü olup olmamakla zorunlu bir alakaya sahip. Bir sentez veya değil, ama ne doğunun ne de batının sessiz ötekisi olarak kalma lüksümüz yok. Her alanda olduğu gibi kültürel düzeyde de gerek muhatap almaya gerekse muhatap haline gelmeye zorunluyuz. Sahip olduğumuz asabiyet bizi gerçek, etkin bir muhatap olmaya doğru zorluyor. Zira ne kaçarak ne de teslim olarak, sadece muhatap haline gelerek var olabileceğimizin bilincindeyiz.

Oryantalizmi tu kaka edip durmak yerine, edilecek taraflarını küçümsememek kaydıyla tabi, bunu Avrupa’nın evrensel tecessüsüyle ilişkilendirmekten sarfı nazar etmemeli. Avrupa demek paradoks demektir. Oryantalizm bize evrenseli arayan veçhesiyle ilham kaynağı olabilir. Başka deyişle, doğu veya batı, ötekine nüfuz etmeden ötekini de kuşatan bir senteze varamayız.  Batı modernitesi bunu bir nebze başardı ancak tam anlamıyla kuşatıcı olamadı. Bilhassa İslam’ı kuşatacak bir seviyeye gelemedi. Bu ise kuşatıcı bir hakikatin öznesi olma konusunda bizim için büyük bir sorumluluk ve imkan anlamına gelmektedir.

5- Her kültür evrenselleşme saiki içindedir.

Kültürler insanla vardır, insanın arzu, ihtiyaç ve şahsiyet olma çabalarıyla süre giden bir deveran halindedir. Bunun için kültürlerin karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz bir görünüm arz eder. Ontolojik ve kültürel asabiyete bağlı olarak bu çatışma potansiyeli kültürden kültüre farklılaşır. Nitekim, çatışmayı motive eden temel unsur aşağı yukarı her kültürde içkin olan evrenselleşme saikidir. Bunun için kültürler birbirine kayıtsız kalabilecek kadar pasif, atomize olmuş bir benlikle şahsiyetini muhafaza edemezler. Ya çatışacak ya da yok olup gidecektirler, başka bir seçenek sözkonusu olamaz. Dolayısıyla kültürlerin yerel ve milli olduğu iddiası bir ezberden ibarettir. Hatta modernitenin tahakkümcü stratejisine hizmet etmekle itham edebileceğimiz felç edici bir ezberdir. Kültürle medeniyeti ayırarak modernitenin içselleştirilmesi için gereken zihinsel vasatın teminine “resmen” ön ayak olmuştur.

Oysa millilik vurgusu yani milli kültür ayrımı, bizatihi kültürün değil milli devletlerin bir ihtiyacı olarak gündeme gelmiştir. Tarihi bir anlama ve işleve sahiptir. Fakat bu tarihi zaruret, kültürün evrensel reflekslerini iptal edemez. Kültür, doğasındaki ontolojik asabiyet sebebiyle her daim dışarıyla etkileşim içinde olmaya muhtaçtır. Kültürü kültür yapan şahsiyet unsurunun kaynağında böylesi bir muhtaçlık vardır. Lahbabi’nin “Hiçbir kültürün menşei tamamen milli değildir” (182) cümlesi bu gerçeğin başka şekilde bir ifadesi diye okunabilir.

6- Değişimin hedefi salt değişmek değil, tekamülü ve sahiciliği sağlamaktır.

Kültürün öznesi yani şahsiyet özelliğiyle züppeyi ayıran temel unsur budur. Değişik olmak için değişmek züppeye ait bir davranış tarzdır. Oysa kültür, tekamülü ve sahiciliği arayan öznelerin işidir. Bu arayıştan yoksun fertler de cemiyetler de kültürel bir şahsiyet olma becerisini sergileyemezler. Ancak züppeler gibi parazit varlıklar şeklinde hayata tutunurlar. Düşkün, zavallı ve hatta belki gülünç haldedirler. Yabancılaşmanın bir şahsiyet bozulması olduğunu idrak edemeyecek kadar sefilleşebilmektedirler. Ne bulur ne görürse absorbe eden bu nevi kültürel organizmalar, ‘özel’leşmek isterken tam aksine aleladeye düçar olmuşlardır. İsmet Özel’in dediği gibi aleladeye razı olarak her değişimi içselleştirmenin sonu kültürel çeşitlilik değil, kültürel kaostur (127). Hatta kültürel bozgundur demek daha doğru olabilir.

Kültürel muhafazakarlıkla yabancılaşma arasındaki yol, ontolojik hakikati ve değerleri mihenk taşı yapmaktan geçmektedir. Kültürel muhafazakarlığın şekilci ve saplantılı reaksiyonerliğine de yabancılaşmanın şahsiyetsiz tutumuna da prim vermeyen sahicilik arzusu ve şuuru, kanaatimce kültür davamızın mottosunu tayin edecek en temel unsurdur.

______________

Lahbabi (1980), Kapalıdan Açığa Milli Kültürler ve Medeniyet, Çev: Bahaeddin Yediyıldız, Tur Yayınları.

Özel, İsmet (2000), Bilgi Bile İlginç,  Şule Yayınları.