Moğolistan Gezisi I


Merak var Çeşit Çeşit

 

Bir yıl doğuya bir yıl batıya gitme kararım vardı. Her sene yabancı bir ülke gezme programımda. Moğolistan gezisi o zaman Trabzon Noteri olan Halil İbrahim Güncan’ın haber verip davet etmesi ile mümkün oldu. Bakalım Doğunun da doğusunda, Ötüken’de, Yenisey Irmağında neler görüp hissedecektim.

Aslında daha kestirme olmalıydı geziye ulaşmam. Memleketim Bor’da Altay köyü vardı. Bunlar Çin zulmünden kaçıp gelen Altay (Kazak) Türkleri. Bu köyden olup İstanbul’da avukatlık yapan Hamit Erbaş Bey düzenliyordu geziyi. Hemşeri olarak tanışmamıştık o güne kadar. Şimdi nerelerden dolanıp gelen bir vesileyle hem tanışacak, hem ortak bir geziye katılacaktık.

Hamit Beyin (ve eşinin) Moğolistan Bayanölgi’de akrabaları bulunuyordu. Yıllardır birbirleriyle haberleşseler de yüz yüze görüşmeleri bu gezi ile mümkün olacaktı. Gezi 10-15 kişilik bir grupla yapılırsa daha hesaplı diye düşünmüştü. Ben de heyetin diğer üyeleri yanında, Moğolistan’ı görüp gezecektim, bu sayede.

Gezi heyetimiz

 

Entel olarak saygıdeğer bir yer kazanabilmek için hiç değilse felsefi bir derinliğiniz, fikir oyunlarına ilgi duymanız ve hamasi konulara merakınız olmalı. Ben ülkeleri merak ederek bu eksikliği tamamlıyorum. Yıllardır Türklerin ata yurdu, Orta Asya, Türkistan diye bir dağarcığımız var. M.Ö. 700 yılı civarında bugünkü Moğolistan’da olan anayurttan çıkmıştık. Çıkış o çıkış. Geriye dönemeden bir daha, iki bin yıl sürecek bir macerayı yaşamak üzere batıya, hep batıya gitmiş bir milletin ferdiydim. Bakalım Orta Asya’da kalmak mı iyi yoksa batıya sürekli batıya gelerek, en sonunda Türkiye’yi mesken tutmak mı? Kıyaslamak mümkün olacaktı?

 

 

Novosibirsk’den Moğolistan”a geçtiğimiz şehirler

 

Ben Ordu’dan İstanbul’a geleceğim, oradan Rusya Novosibirsk’e uçacağız. Sonra Moğolistan’ın Rusya Altayları ile komşu olan Altay bölgesi Bayanölgi’ye araçla gideceğiz. Grubumuz uzun bir hazırlık döneminden sonra netlik kazandı. İzmir’den gelenlerle birlikte 13 kişi. Milliyetçi-Türkçü insanlar. Ben de uzak sayılmam İslamcı görünsem de. Karaoğlan, Tarkan okuyup seyrettik. Camuka diye bir kötü adamı biliyoruz. Cengiz Han, Moğol ordusu imgeleri zihnimde. Heyetin diğer üyeleri birbirini tanıyor, İstanbul hukuktan arkadaşlar. İzmir’den folklorcu profesör hariç güzel insanlardı. Uyum sorunu çıkmadı aramızda. (Profesör’ün cehaleti benim öfkemi tetikledi gezinin sonunda. Bir hışımla patladım ama vuruşmaya gitmeden mesafeyi koruyan bir uzaklıktan tamamlayıp gelebildim geziyi.)

Bir daha gider misin derseniz; o şartlarda kesinlikle hayır. Ben konfora alışmış halimle, ehl-i keyf lümpenliğimle göçebeliğe katlanmak, günlerce toprak yollarda sarsıla sarsıla yolculuk yapmak, üç-dört kişi bir odada kalmak, on-on beş kişi bir çadırda uyumak işkencesine katlanamam artık. Bana uygun değil. Bencilleşmiş alışkanlıklarımla, uyku saati belirsiz, gece yarısı kalkıp sigara içip gezinen uyur-gezerliğimle, gündüz bir saat uyumak ilkeliliğimle komün hayatına iştiyak duymam mümkün değil. Beş yıldızlı otel konforu ile Moğolistan gezisi yapmak da. Sadece Ulanbatur olsa belki. Otel de bulunuyor, konfor da başkentte.

 

 

Bu Üşümeler Üşümek Değil

 

Hele ağustos ayı olmasına rağmen soğukları dikkate alınca üşümelerim hala geçmiş değil. İçim ürperiyor, o soğuklar aklıma geldikçe. Çadırda, tepişen, itişen solucanlar gibi uyku tulumları, yerlerde kıvranarak ısınmak için iman ateşine sarılmak, o soğuklar tekrar göze alınamaz. Gidip bir kuytuda uyumak ihtimali sözkonusu bile değil. O vahşi coğrafyada ve ısıran soğuklarda. Gitmeden, “uyku tulumu alın” diye uyardılar ama termal içlik, kalın giysi, paltolar konusunda bir ikaz gelmedi. Ya da ben kulak asmadım. Nasılsa Ağustos ayıydı.

 

 

 

Sibirya bana fantastik gelen uzak bir masaldı. Masal gerçek olurken Alice gibi harikalar diyarında değil de yaylalarda üşümek o büyüyü bozdu biraz. Sıcağı severim terlesem de -“Sen terle ben sileyim, türküsü zihnimde- bu gezi için hiç mümkün olmadı şöyle kemiklerini ısıtan bir sıcaklık. Yağmurluk almışım ama yaylanın soğuğuna kar etmedi. Devetüyü giysilere o soğuklardan kurtulduktan sonra ulaştım. Tedbiren, ne varsa aldım Moğolistan’da. Aldıktan sonra o soğuklara maruz kalmadım ama bugün Ankara’da işe yarıyorlar. O kadar unutmak istedim ki; Moğolistan gezisini ancak iki yıl sonra yazmayı göze alabildim. Sıcak bir odada, sobaya odun atıp ateşi harlayarak.

 

 

 

Türk tarihinde savaşlar çoğunlukla Ağustos ayında yapılır. Neden?

Türkler üşümeye gelemez. Varsın sıcak olsun, ter akması, kızıl kanlarımızın akmasından iyidir. Ya da Allahüekber Dağlarında donarak ölmekten. Oysa soğuğa dayanıklı olmak, sadece insani değil askeri üstünlüktür aynı zamanda.

Ruslar son bin yıl içinde büyük devlet kurmalarını, soğuğa dayanıklı olmaya borçludurlar. Dört büyük kış savaşına girdi Ruslar. 1708’de, kayıtlara geçen en soğuk kışlardan birinde, Rusya’nın güneybatısında kışlağa çekilen İsveç Kralı XII. Charles’ın ordularını yenmişlerdir. Bundan yüz dört yıl sonra, 19. yüzyılın en yumuşak kışlarından biri, Napolyon’un Büyük Ordusu’nun yirmi kişisinden on dokuzunu Rusya’da bırakmasıyla sonuçlandı. Daha yakın zamanlarda Nazi Almanyası’nın Wehrmacht’ı, Rusya bozkırlarında donarak milyonlarca kayıp verdi. Sadece Batu Han’ın, Sibirya’nın Moğolistan sınırındaki yüksek Asya steplerinde yetişmiş atlıları Rusya’da başarılı bir kış savaşı vermişlerdir. Mevsim güçlüklerine alışkın bu insanlar bataklıkların donduğu ve derin nehirlerin ormanlar içinde düz yollara dönüştüğü kışı bir fırsat olarak görmüşlerdir. (W. Bruce Lincoln, vahşi Batı, Sibirya ve Ruslar; s. 24)

 

Moğollar

 

Moğollar, Türklerle yan yana –hatta iç içe- bir milletti. Türkçe kelimelerin %30’u Moğolca’dan geçmiştir. Cengiz’den Timur’a (Moğol değil, Türk diyenler de var Timur’a) kadar Moğolların Türkleri takip eden karabasan halini alması bilinen tarihi gerçeklerdir. Bu yeteneklerinden bugüne kalanlar elbet merakımı çekiyordu. Cengiz’den bu yana uzak diyarlarda, ata yurdumuz olan bölgelerde Moğollar ne yapıyor nasıl yaşıyor gözlemlemem gerekirdi. Geniş ovalarda ve vadilerde büyük sürülere sahip dünyanın son yarı-göçebe toplumunu yerinde görebilsem iyi olurdu.

Çin ve Rusya gibi iki büyük devletten başka komşusu olmayan bu ülke nasıl bir siyaset izliyordu? Dünyaya ne kadar uyum sağlamış, göçebeliklerini, en önemlisi savaşçı ve yıkıcı karakterlerini ne kadar korumuşlardı? Güçlü dönemlerinde Moğollar, fetihlerde ilk işleri, şehirler ve binaları yıkmaktı. Bugün ABD’nin yaptığı gibi.

Moğolların bu stratejilerine tarihin derinliklerinde rastlayınca Moğol Ordusu diye bir metafor oluştu insanlığın zihninde. Meskun hayatı yıkmak, şehirleri yerle bir etmek ve göçebeliği dünyanın egemenliğini sağlayan kıyıcı üstünlük kılmak stratejilerinden bugüne ne kalmıştı? Cengiz Hanın rüzgârı bugün nasıl esiyordu? Modernizme nasıl uyum sağlamışlardı? Anlayabilirdim belki.

Gerçi İç Moğolistan Çin hakimiyetinde, SSCB döneminde de Moğolistan Rusya’ya dâhildi. İki büyük kurucu devletten etkilenmiş ve medeniyetin nimetlerini tatmış olmalıydı artık. Moğolistan bugün nasıl bir devlet ve Moğollar hangi hal üzreydiler? İşte nihayet muttali olabilecektim.

 

Biz medeni ve şehirli bir ahaliye sahip Türkiye vatandaşları, kalıcı meskenlerde yaşarken, Moğolistan hala geniş topraklara sahip yarı-göçebe bir toplum, diye biliyorum. Bu kanaati doğrulayansa şehirlerde evlerin avlularında kurulu çadırlardı. Her yerde somut bir şekilde görebilirdiniz. Beyaz kümbetler halinde. Moğolistan ahalisinin %5’i müslümandı ve onlar da çadır kullanımında aynı alışkanlıklara sahipti. Sadece çadırların boyutlarından ayırabilirsiniz. Müslüman Altaylıların çadırları büyük han çadırı gibi Moğollarınki küçüktü. Küçücük de diyebiliriz.

 

 

Türkiye’de çok az insan göçebedir. Sürülerin yayılacağı, geniş mera ve yaylaklar kalmadı bizde. Ekili arazileri bile yerleşime açıp beton binalarla doldurmuşuz. Yerleşik yaşama geçiş Türkiye’de, hayvancılık arazisinin ciddi ölçüde azalmasına yol açtı. İnsanımızın da ufku kısa mesafelere indirgenmiştir artık. Sonsuz ovalar, yaylalar görmeyince, günlük hesaplarla boğuşmayı maişet motoru bilmişiz.

 

 

Moğolistan’da onlarca hatta yüzlerce kilometrekarelik alanlarda otluyor hayvanlar. Tepeleri, dereleri, ağaçları ve gökyüzüyle beraber, “evleri” dört mevsimde değişir Moğolların. Her mevsimin otlağı-merası farklıdır. Bizler, şehirli zamaneler; eve çok bağımlı hale geldik. Hatta konfora.

Bu bağımlılık Moğolistan’da şartların bize daha zor ve ağır gelmesini getirdi. Arafat’ta kaldığım gece de aynı sıkıntıyı çekmiştim. Bu sıkıntıların yanında çadır kurmak, çadırda kalabalıklar arasında uyuyabilmek, arazide su çıkarmak, ata binmek, hayvanlara dokunmak, süt sağmak, sütü hemen değerlendirecek becerilerden uzak olmamız ise telafisi imkânsız bir kayıp aslında. Bu yönde hiçbir becerim yok artık. Hâlbuki çocukken, ineklerimiz, at ve öküzlerimiz, çiftçiliğimiz, harmanda yatıp kalkmışlığımız da var. Sonunda her gece eve mahkûm bir şehirliyiz. İyi ki okuyup memur olmuşum, yoksa aç kalacağım kesindi.

Kuzey buzları ile güney çölleri arasında bir ada gibi kalan Moğolistan'ın iklimin

iyi olduğu senelerde çok sayıda hayvanı, dolayısıyla insanı barındırabildiği, beslediği açık. İklimin kötüleştiği dönemlerdeyse bu hayatları her yöne savurduğu da bir gerçek. Özellikle bu kadar hayvanı-etini-ürünlerini ihraç etmek, pazarlamak imkanı yoksa, “aslıvar” yaylasında binbeşyüz koyununuz olsa ne fayda? Süt ve mamulleri, et tek yönlü beslenmeye yol açar. Herkeste olunca et ucuz, koyun 20-50 dolar, peynir tek çeşit. Moğolistan’da ürettiklerini tüketecek nüfus yoğunluğu da az. Zahmetli bir zenginlik sürüler. Bu nedenle ülke nüfusunun çoğunluğu Ulanbatur’a ve mücavir alanlara yığılmış ki ülke daha ıssız görünüyor bu yüzden.

 

Haydi Bismillah

İstanbul Yeşilköy havalimanı yoğun. Uçuklar dolmuş gibi piste doğru sıraya girmişler. Bizim uçağımız 20.00’de hareket edecek ve sabaha Novosibirsky’de olacağız. İstanbul’dan kalkan uçak, Karadeniz, Soçi, Grozni, Gurjev, Chelyabinsky Omsk güneyinden nihayet Novosibirsky’ye geldi.

Putin çağ atlatmış Rusya’ya. Türkiye’den gelen yolculardan da çağ atlayanlar vardı. Bizim gruptan değil, uçak yolcularından birini karşılayan güzel bayan öyle bir sarıldı ki o kazma Türk’e; “işte Leyla bu, sevgi böyle bir şey demek ki” diye bakakaldım. Böyle güzel tabloları her zaman göremiyoruz? Nerede bizde o şans? Novosibirsky havalimanı modern. Güzel, tertemiz. Artık bizi karşılayacak minibüs ve şoförü arayabiliriz.

Nihayet buluştuk mihmandarımızla.

Hurdahaş bir minibüs, yirmi beş saat yolculukla buraya gelmiş uykulu bir şoför, sabah ayazında karşıladı bizi. Eşyalarımızla göçebeler gibi yüklendik arabaya. Şehirlilerin valizleri, hediye paketleri yolculardan ağır ve kalabalık. Minibüsün üstüne sığmayınca, içeri, boşluk bulunan her yere konunca, itiş tıkış yolcular zar zor kendimize yer bulabildik.

 

Yolculuk ilk başta yeni yerler görmenin heyecanı ile güzeldi. Sonra bıkkınlık gelmeye başladı, daraldık. Üst üste sarsılarak giderken yol da bitmedi, zaman da geçmedi. Şoför uykulu, geçtiğimiz toprak yollar tehlikeli virajlarla sürüyor. Bir tedirginlik ister istemez bulaştı hepimize. Arada yolculardan şoför koltuğuna geçen olsa da minibüs zorluklar çıkarıyor.

Rusların 200 yıllık planı. Çine kadar Moğolistan’dan geçecek karayolu projesi.

 

Tabii tabelada resim olarak çok güzel duruyor ama gerçekleşmesi o kadar kolay değil. Geçtiğimiz kasabalardaki Rus döneminden kalma ağır sanayi-demir-çelik fabrikaları üretime son vermiş. Karabasan gibi bütün ihtişamı ile duruyor öylece. Her geçtiğimiz şehirde ilk göze çarpan kararmış isli binalarla bu fabrikalar. Onun dışında yeşillikler, ormanlar, rus modernleşmesinden şehirlere yansıyan binaları.

Ancak zamanla, bu yolculuğun monotonluğu benim üzerimde sakinleştirici bir etki yapmaya başladı. Bana ne olursa olsun, minibüs bir sonraki şehre ulaşıyordu ve bizim orada nasıl karşılanacağımızı biliyordum. O nedenle, hayatımda kesinliğinden emin olduğum tek şey bu yolculuktu.

Neyse ki Rusya Altayları, yemek molaları derken tam 24 saat sonra ertesi gün sabah saat 5’de geldik Rus kapısına. Bozkırın ortasında bir bina. Rusya Moğolistan sınırındayız. Taşanda’da. Çok kullanılmayan bir kapı, memurlar hala Sovyet dönemi rahatlığı içinde olunca üç saat bekledik. Minibüsün içi kalabalık, dışarı soğuk. Sonunda saat sekizde memurlar mesaiye başladılar. Kapıları açtılar ama o kadar yavaş ilerliyor ki bize saat 12’de sıra geldi. Rusya’ya girmek kolay, çıkmak zor. Novosibirsky uluslararası bir gümrük. Medeni bir dünyanın mensubu olarak geçiyorsun. Kibar memurların sıcak karşılaması içinde. Taşanda, taşrada bir dağ başı.

Minibüsteki bütün eşyalar valizler indirildi, binanın bir kat üstündeki X-Ray cihazına ellerimizle taşındı. Bütün o eşyalar, aynı yoldan tekrar indirildi. Zaten bir saat sürmüştü minibüse yerleştirmek. Rusya’dan bütün ihtiyaçlarını karşılayanların götürdüğü eşyaları alıkoymak, tehlikeli zararlı mal bulmak amacı yok anladığım kadarıyla.

Sovyet alışkanlıkları ve polis devleti uygulamaları bu ıssız kapıda sürüyor bütün titizliği ile. Maksat bürokrasinin gücünü biz turistlere anlatmak. Bizim için zahmet onlar için zevk olsa bile.