Önyargılara Merhametle Yaklaşmak


ÇOCUKLAŞMA SÜREÇLERİ

1.

Peşin hükümler beni inşa eden.

Bir eseri okumaya peşin hükümlerimle başlarım; beklentimi karşılıyor mu? Önemli olan benim tercihim. Elbise alırken, rengi ve tarzını peşin hükümlerimle tercih ederim. Evimize bir tablo alırken, ‘hat sanatı’ eseri olması bir tercih, çoğu zaman peşin hükümlerdir. İnanan insanın kültürüne ait bir unsur, işaret, sembol olmalı diye. Dikkat ettiyseniz ‘sanat değeri’ demiyorum; peşin hükümler belirleyici oluyor. Hâlbuki Osmanlıca matbu eserleri bile zor okurum. Şimdi bu hat levhadaki girintiler, istif, harf karakterleri her biri ayrı sanatsal bir derinlik ama ben bunu anlamaktan uzağım. Ev ve işyerime asmam, dindarlığın zorunluluğundan. Yoksa sanatsal duyarlılık değil derdim. Bu nedenle camilerimiz duvarda boşluk kalmayacak şekilde ‘hat sanatı’ ile sahabe albümü gibidir. Çocuklarımızı da yaz tatillerinde camilere göndeririz ki hem sureler ezberlesin, hem camilerdeki İslam sanat ve tezyinatı ile karşılaşsınlar.  İslam sanatı için bir bilinç oluşsun onlarda. Batıda olduğu gibi Rembrant’ın, Caravaggio’nun önünde saatlerce tartışacak değiller nasıl olsa. Sureler gibi levhalardaki isimleri ezberlesinler; yeter. Peşin hükümlerimiz çünkü bizi inşa eden.

2.

Mehmet Şevket Eygi de besler bunu. Her dindarın evinde hat sanatından bir levha olsun, diye. Halifenin soytarısı, İstanbul’un İbişi, Suud Saraylarının baş teşrifatçısı, geleneksel din anlayışının yobaz bakışı, ‘hâce-i evvel’imiz sanki. 50 yıldan fazla mevkutelerimizde hezeyanlarını sürdürür. Sünniliğin en bağnaz yorumları ile yazılarıyla bizlere yol gösterir. Nasıl dindar olunacağının vaazlarını, cami imamı gibi anlatır da anlatır. Hâlbuki Galatasaray mezunudur. Ülkemizdeki Galatasaray Ekolünün kültürel iktidarına karşı Müslüman kültür öncüsü olarak onlarla bir rekabete girmez. Müslümanların derinliğini sergilemez, batıyı bilmenin yanında İslam’a vakıf olmanın üstünlüğü ile batıcı aydınlarla bir mücadeleye yanaşmaz. Doğuyu-Batıyı bilmenin birikimi ile kültürel odaklara karşı bizi yükseltecek bir çabaya yönlendirmez. Soruların sahibi değil, kesin hükümlerin sözcüsüdür.

Bizlerin sanatsal, kültürel anlayışını yükselten bir faaliyeti göze al(a)maz. Müslümanların gücü olmak yerine gittikçe derine batan kıymık gibi mazlum-mağdur kızların başörtüsünü tahkir etmek, Müslümanlığın çağdaş yansımaları ile uğraşmak Eygi’ye kolay gelir. Bu söylem,  birikim gerektirmez, düşünceye yürümez, muhasebe ve murakabe getirmez. Yeni düşünce ve akımları öğrenme zahmetine sokmaz insanı. İnananları aşağılar, hor görür; ahkâm kesersin, üstelik Vahhabi’den mülhem bir Sünnilik adına. Sünniliği temsil ediyormuş edalarında.

3.

1980’li yıllarda bir ve/veya birkaç dil bilen, kolejlerde okuyan, batıyı ve Türkiye kültürel ortamını tanıyan entelektüel İslamcılar, aniden ‘İslami hayat’ sürmeyi öncelediler. Kütüphanelerindeki bütün batı klasiklerini, roman-hikâye-sanat bütün ‘masiva’ kitaplarını tasfiye edip hadis-tefsir-siyerle doldurdular. Çarşaflı hanımlarla evlendiler veya hanımlarını çarşafa soktular. Bunların en önemli temsilcisi –mesela- Cahit Zarifoğlu oldu, yoldaşları da saymakla bitmez.

O birikime sahip olanların ricatı, ‘İslamileşmek’ anlayışının peşin hükümleri idi belki de. Kişisel tercihlere bir şey diyemeyiz ama insanlar, öncülerine de bakar, onların kararsız, değişken eylemleri bir nesli dolambaçlı yollarda gezdirebilir. Cahit Zarifoğlu mesela; şiirleri solu bile hayran bırakan derinlikteydi. Yaşamak diye şaheser bir kitap yazmıştı. İslamileşme sürecinin sonunda Yürekdede gibi çocuk kitapları ile çıkıp geldi. Aile reisi olmak önemliydi, çocukları büyütmek. Bu bakımdan çocuk kitapları ile haşır-neşir olan son dönemleri bir kaçış, peşin hükümlere göre. Huzur, aile saadeti, İslami bir hayat diye de yorumlayabilirsiniz. Kişisel tercih hakkı tanıyabilirsiniz elbette.

Ancak batı ile Türkiye’deki kültürel iktidarlar ile bir yarışa girmek; eskiden yaptığı gibi gençleri sanat-edebiyata yöneltmek çaba ve emek gerektiren yorucu bir yoldu. Zamanında yerine de getirmişti doğrusu. Geri çekilmek huzurdu, Müslümanlık, ‘masiva’dan uzaklaşma demekti. Çocuklarla yan yana bir büyük huzur. Sanat-edebiyat neymiş, bugün on sayfa tefsir okuduk diye göğüs gerebilirdik.

4.

Bu biraz Yusuf İslam’ın macerasına benziyordu. Cat Stevens olarak dünyayı hayran bırakan şarkıları, batı gençliğinin vicdanını seslendiriyor; kapitalist sistemde kaybolan insanın çığlığını yansıtıyordu.  Müslüman olunca, müziğe tövbe etmiş, sakal bırakmış, açtığı kreş ve ilkokullarda çocukları ilmihal şarkıları ile eğitmeyi seçmişti. Bize nazım ilmihal bilgilerini tekellüm eden şarkıları, Yusuf İslam’ı kazanmak demekti. Müslüman ülkelere- özellikle Türkiye’ye- yenileniş akımı gibi geliyordu. İşte, batı mutluluğu İslam’da arıyordu, biz zaten içindeyiz tesellisi.  Bizler de kadife gibi yumuşak bu seslenişi, ‘Allah-illallah’ tekerlemelerini ‘rafine ilahi’ niyetine dinliyorduk. Buna rağmen ne ilahilerimiz sanatsal bir derinliğe ulaşabiliyor ne de evrensel bir seslenişe imkân bulabiliyordu.

Cat Stevens Müslüman olunca ‘batılı vicdanlara’ Müslümanları da katan ‘evrensel’ bir ses olmak, müzik alanındaki kariyerini sürdürmek yerine imamlığa ve ilkokul öğretmenliğine soyundu.  İslamileşmek böyle takdim ediliyordu belki, belki peşin hükümlerimizdi bizi inşa eden. Müslümanların Yusuf İslam kasetlerini edinmesini ibadet kılan bir peşin hükümler oluştu. ‘Abdest alır Müslümanlar/ Namaz kılar Müslümanlar/Fatiha okur Müslümanlar’ tekerlemesi, içimizdeki çocuktan daha çok çocuklaşmanın semptomlarına hizmet ediyordu belki de.

5.

Yeryüzü Yayınları kurulmuştu. Enis Batur, Haydar Ergülen, Ahmet Oktay… gibi sol entellektüelleri hayran bırakan İslamcı aydınlar bir araya gelmişler. Ahmet Kot, Nabi Avcı, Bekir Şahin vb… Daha önce hidayete eren İsmet Özel de aralarında.  Bize Rene Guenon, Seyyit Hüseyin Nasr’ı tanıştıran yayınevi. Tevfik el Hâkim, Martin Lings, Arnold Toynbee, Bernai Desai ve Marney’in İmamın Öldürülüşü kitapları ile çığır açmışlar.

İsmet Özel’in tercümesi ile Abdulkadir Es-Sufi’nin Cihat-Bir Temel Tasarımı ile hayatımız değişmiş.

İngiltere’den yayılan ‘evrensel’ temalı yayınlarla, cihadı yeniden tanımlıyor kitap; bu topraklara olan bütün bağlarımıza savaş açmamızı istiyordu. Radikal çıkışlarla, milli bütün sembollere karşı çıkmamız ‘Ümmetimizin tarihine İstanbul’u, Gazneliler devrini, Endülüs’ü büyük devirler olarak gören –çünkü yalnızca kültürü görüyorlar- kâfir değerlendirmelerinin gözleriyle bakmamalıyız.’ diyerek milli kültüre savaş açmamız isteniyordu.

Kendi kültürümüze kâfir kültürü olarak bakmak yetmiyor, camilerden uzaklaşıp herkesten farklı günlerde oruç tutup, bayram yapmamız öneriliyor, milletle bütünleşmek yerine ayrışmanın bayraktarlığına kapılıyorduk. Radikal olmaktan çok çocuksu tepkilerle naif bir cihat tasarımı, başımızı döndürmüştü. Çocuk hastalığı bulaşıcı ve yaygın bir hastalıktır. Bulaştıkça çocuklaşmak kaçınılmazdı.

 

6.

Mavera ekibi Afganistan’a bir seyahat yapıyor, oradan mücahit resimleri, Rus helikopterlerini tekbirle düşüren mucizelerden, Gülbeddin Hikmetyar, Burhaneddin Rabbani gibi evliya liderlerden bahsediyor,  hüzünlü Meral Maruf hikâyeleri, cihada koşan evrensel ümmet çocuklarının menkıbelerini aktarıyordu bizlere. 1985 yılında Akabe’den Meral Maruf’un Hicret Günleri kitapları çıkmıştı.  

Türkiye’de her birimiz Afganistan’a gidip ‘şehit’ olmak için can atıyorduk. Ankara’nın mutena yerinde görkemli bir binada faaliyet gösteren Afgan Elçiliğine müracaat edenlerimiz bile oldu. Hâlbuki Afgan elçiliğinde Rus yanlısı Afgan Hükümetinin resmi bir elçisi görev yapıyordu. Ülkesinde terörist gördüğü gruplara katılmak için resmi elçiliğe başvuracak kadar çocuksu saflıklara sahiptik. İrdelemeden, araştırıp sorgulamadan hemen cihada koşmak da bizim aptallığımız. Üstadlar belki bizden bunu istemediler. Bu yüzden İŞİD gibi ‘cihat tema’sına dayalı örgütlerin nasıl neşvünema bulduğu içinden geçtiğimiz çocuksu süreçlere bakılarak anlaşılabilir belki. Belki bu yüzden Hikmetyar, 2015 yılında terör örgütü IŞİD’e desteğini açıklamak zorunda kalmıştı.

7. Bütün bunları Cemil Meriç okuyan, tanıyan bilen aydınlar olarak kapılmamız daha bir trajikti. İçinden geçtiğimiz sürekli çocuksu süreçlerdi.

Batı neden üstün? İslam’ın bugünkü meseleleri nedir? Batılı olmak nedir, doğu neden geri; önümüzdeki soru(n)lar nedir? Batıyla eşit şartlarda olacağımız bir vakte ulaşacak mıyız? Bunun için neler yapmalıyız?

Bunları tartışmak yerine ‘çocuklaşan dönemlerde’ Türkiye’ye düşman, müphem bir İslamcılık ihya ediyorduk belki de. Ne de olsa peşin hükümlerdi bizi inşa eden.

Cemil Meriç yakıcı sorularına devam ediyordu. Erol Güngör İslam’ın Bugünkü Meselelerine eğiliyor; İnanmış Aydının Problemlerini MHP’ye yakın bir dergi dert ediniyordu. Biz İslam’ı bulmuş, problemleri-meseleleri-soruları zihnimizden silen büyük huzura ulaşmak üzereydik.

 

 

Bugün de Çocuklaştık

Bugünden geçmişe doğru baktığımızda çocuksuluğun ne kadar işlevsel olduğunu anlıyoruz. İnşaat yap, asfalt dök, havaalanları-köprülerle dünyayı kıskandıracak başarılara imza at ama milli eğitimde avare kasnak gibi boşa sar; kültürde kültürel iktidarlar karşısında nal topla. Batı ile ilişkilerde kuzeykore tipi çatışmacı uluslararası ilişkiye canı gönülden kapılıp kitlesel destekler sağla. Diriliş-Abdulhamit dizileri ile tarihi revize et. Bütün bir kitle çocukça bir teselliye mahkûm ve meyilli ise Katar ile Suudi Arabistan arasına sıkışmış bir Türkiye sorun değil, üstelik Büyük Devlet olmanın sonucuydu anlayışımıza göre.

Şimdi farkına varabildik mi; Celal Nuri -1926 yılında yayınlanan «Türk İnkılâbı» kitabından anladığımız- derin bir mütefekkir imiş; Abdullah Cevdet büyük aydınmış. Türk İnkılabına içerden bir bakış, itiraz ve yeni bir yol haritası sunmak yerine rejimi şeytanlaştırmak çok daha kolay ve emek istemeyen bir tepkiymiş. Sonunda şeytanlaşma politikalarını tek yol gören bir vakte erişsek de.

Birileri ‘Doğu toplumları çocuktur’ derken zihnimde bir imge oluşmuyordu. Yaşlandım, 60’ı deviriyorum. Artık çocukluk hatıralarım daha yakın geliyor. Şimdi ve gelecek bilinmez bir sis ardındayken geçmiş ilk çocukluk dönemlerinin hatıraları belleğimde ortaya çıkı çıkıveriyor. Ne yazık ki bu yaşta bütün bir Türkiye’nin çocuklaştığını görmek, umut beslediğimiz aydınların iktidarında başımıza geldi.

Sağın ve solun kalıplarına sığmayan, batıyı tanıyan, İslam’ı ve kendi tarihini bilen aydınlar olarak savunduğumuz bütün değerleri ihmal edip ‘çarşaflı hanımlarla’ evlenmeye, hadis-tefsir-siyer kitapları okuyarak mutmain Müslümanlık inşa etmeye, çocukça peşin hükümlere kapılarak bütün bir Türkiye’yi çocuklaştırmaya nasıl varabildiysek çocuklaşmış bir döneme gelmeyi şaşırmadan kabulleniyorum artık.

Hatıralara vicdanlı yaklaşmak yeterliymiş sadece.

Bizi inşa eden peşin hükümlere merhametli bakmakla.

Seksenli yıllardaki "peşin hükümlerimizi" elimizle bir kenara itip yenileriyle değiştirdik ama bu yöneliş de bizi bir yere taşımadı. O zaman yaptığımız yanlıştı çünkü peşin hükümleri merhametsizce bir kalemde silip atmak hataydı. O yüzden şu an bizi inşa eden (ve hatalı olduklarını artık anladığımız) peşin hükümlere karşı vicdanlı/merhametli yaklaşalım, derdimiz budur.