Moğolistan Gezisi IV


Ulanbatur

Iki buçuk saatte Ulanbatur’a geldi uçak. Jumbo jetlere, Airbuslara alışmışız. Pervaneli  uçak rüzgarda kuğu gibi sallanıyor. Alışkın olmayan yolcularda korku oluşsa da bu uçak da ayrı bir tecrübe. Albatrosla gezintiye çıkmış çocuklara çeviriyor bizleri. Korkuyu bastırmak için gülmeye, her sarsıntıdan tebessüme vesile kılacak yanlar görmeye başlıyoruz. Sallansa da Moğolistan’da Gobi’yi yerden geçmekten daha emniyetli. Gobi çölünü boydan boya geçerken tarihi İpekyolu yolcularını, çölü aşmak için verdikleri mücadelelerini hatırladım. Seyyahların bir kâbus gibi bahsettiği çölün ölüme ne kadar yakın olduğunu. Hâlbuki uçaktan öyle güzel görünüyor ki deşt-i Kıpçak, kimseyi öldürebileceğine inanamazsınız.
 

Moğolistan’da uçak hizmeti verilen Eyaletler 

Hatıralar yeni bilgiler de getirir. Sadece Gobi çölünde yaşayan vahşi atlar gibi.

Gobi Çölü'nün titizlikle korunan iki bölgesi var. Bunlar Gobi A ve Gobi B olarak adlandırılıyor. Bu iki milli park, Gobi'nin artık tükenmeye yüz tutmuş -hatta tükenmiş- faunasını kurtarmak amacıyla korunuyorlar. Bu amaçla, -örneğin- bu bölgede soyu tükenmiş olan endemik Przewalski atlarının yeniden yetiştirilmesi gibi, Birleşmiş Milletler destekli büyük projeler yürütülüyor. Gobi B, neredeyse tümüyle bu yabani hayvanlar için ayrılmış durumda.
Przewalski atlarının hikâyesi: Bu atlar yalnızca dünyanın bu bölgesinde bulunan, evcilleştirilemeyen bir tür. Son derece munis, ama bir o kadar da ürkek ve özgürlüğüne çok düşkün olan bu hayvanların en büyük özelliği, diğer tüm yaban atlarından farklı olarak, DNA yapılarında 2 kromozom fazlalarının olması. Bu özellikleri, onlara olan ilgiyi de arttırıyor. Przewalski isminin sebeb-i hikmetine gelince... Rus İmparatorluk Ordusu'nda görevli Polonya asıllı Albay Nikolai Przewalski tarafından varlıklarının keşfedilmiş olmasından dolayı, bu ırkın isim babası olma şerefi de Albay'a verilmiş. 1878'de Asya'ya yaptığı bir keşif gezisinde fark etmiş Przewalski bu hayvanları. Son olarak ise, 1969 yılında bölgede dolaşan çobanlar tarafından görülmüş. "Soyu tükenen hayvanlar" listesine alınmışlar.

Peki, madem soyları tükenmiş, nerden bulup da yeniden yetiştirmeye başlamışlar, diye sorarsanız, onun hikâyesi şöyle: 20. yüzyılın başlarında bazı "ileri görüşlü" Avrupalılar -ve Avustralyalılar-, bu atlardan numune niteliğinde bir kısmını toplayıp, gerek Avrupa'daki (Almanya, Hollanda ve İsviçre), gerekse de Avustralya'daki bazı hayvanat bahçelerine götürmüşler. İşte, Moğolistan'a, ana yurtlarına dönme şansını elde eden bunlardan ikisi (bir dişi, bir erkek, Almanya'daki geçici ikâmetlerinden gönderilmişler), Ulaanbaatar yakınlarındaki Khustai Ulusal Parkı içerisinde yer alan araştırma merkezinde özenle bakılarak çiftleştirilmiş ve bugünkü yaklaşık 400 nüfusuna erişmişler. Bunların çoğu (yaklaşık 280 kadarı) şu anda Khustai'de, geri kalanı ise Gobi'de bulunuyor.(Ali Eriç; http://www.gezialemi.com/Gezi Ayrinti.asp?ID=415&SAYFA=2) 


Uçak Ulanbatur’a yaklaştıkça, çadırlar, tek katlı binalar, geniş bir alanı kaplamış. Ulanbatur’u yatay bir genişlikle kaplayan. İnişe geçince her menzil daha net görülmeye başladı. Ülke nüfusunun çoğunlukla başkente yığılmış olduğunu görüyoruz. Cengiz Han, yeniden orduyu toplamış gibi bir etki bırakıyor aşağıya baktıkça. Moğol ordusu görünmese de. 

Sonunda Ulanbatur Cengiz Kaan havaalanındayız. Şehre intikal ettik yani. Otobüslerle aprondan taşındık ve dışarıya çıktık.  Rehberlerimiz hazır orada. Taksiler bizi bekliyor. Otoparkta bir araya gelince otomobillere dağıtılsak da. Ulanbatur Cengiz Kaan havaalanından Süleymancı Kuran kursuna gidiyoruz. Şehrin merkezinde. Burada Hamid Erbaş ailesi bizden ayrılıyor. Onlar akrabalarında kalacak, ev ortamında. Biz mujikler bu yaşta yatılı okula kaydoluyoruz. Ranza sistemine ve yatılı pansiyon rejimine.

Şehrin merkezinde kalacağımız yer. Ben bir sigara içeyim diye beklerken, odalar bölüşülmüş bile. Sigara gerçekten zararlıymış. Anlıyorum o gün.

Bir kafile olsanız bile kardeş olamamanın çürük halkası, içinizdekilerin bencil olmasıdır. İnsanın güven kaynakları sınırlı. Siz kader birliği ettikleriniz adına benliğinizi alt ettiğinizi düşünürsünüz. Eh zaten benim tipimde banyosuz odada kalmaya hak veren bir bönlük var. Zaten Türkleri ikiye ayırıyordun: Jön Türkler ve böntürkler. Hâlihazırda ata yurduna dönmüşsün, başlangıca (bönlüğe) dönmekle de çifte su verilmiş çelik gibi olacaksın. Şimdi haksızlık yapmayayım; ne zaman istesem banyo yapmak mümkündü. Sadece “komün hayatı”  beni terörize eder. O kadar egoist olmuşum. Bu bencillik beni bozmuş en azından. Bilincin tamlığa ermesi böyle zamanlarda belli olur. Bende tamama ermediği kesin. Derviş olamadığım.

Ruhunuzu karartmayayım, gereksiz sorunlarla. Bakın şu güzelliğe. Moğol çocukları ne kadar sevimli, değil mi? Bizim çocuklara kimlik verebileceğimiz bir tarzımız var mı? Moğolların var işte!
Şimdi yatılı Süleymancı Erkek Kursundayız. Odaları bölüştük. Günlerimiz ortak öğrencilerle. Kıvançta ortak olmasak da. Türkiye’den gelen hocalar, imam yetiştiriyor bu kurslarda. Ulan Baturda bir kız bir erkek iki, ülke genelinde 16 tane Kuran Kursları varmış bu cemaatin Moğolistan’da. Şu an yaz dönemi öğrenci yok. Biz bu fırsatla geçici bir dönem sağlanan imkanla günde üç öğün yemek 35 dolara kalacağız burada.  Moğolistan'da ayrıca  4 tane Türk (artık Fetö diyoruz) okulu var; malûm örgüt tarafından kurulmuş. Bunlar;  Ulanbatur'da, Bayan Ölgi'de,  Erdenet ve Darhan'da. Biz mujikler gibi Süleymancı yurtlarında kaldığımız için sefillere oynarken, onlar lüks içinde ve ülkenin ileri gelen kodamanlarının çocuklarına hizmet veriyor. Bugünden bakınca ne sağlam bir duruşumuz varmış. İltisak yok, Camuka olmak fıtratımızda yok. 
Yurt İdarecileri biz gelince hemen avluda bir koyun kestiler. Onlara kurban, bize ziyafet. Bu et yeter de artar bile kaldığımız sürece. Yemek menüsü; çorba, sebzeli etli pilav, salata, ayran. Türkiye usulü. Damak tadına uygun. Yemeklerden sonra çay. İkramlar gani. Allah onlardan razı olsun. Fedakarlıklar öğrencilerden bize bitmeyen bir ikram. 
Ulaaan-Baatur!
Tarihçi, edebiyatçı değilim. Hiç bir konuda uzman değilim ama arada edebiyat da yapmalıyım.

 

Bu parlak güneş altında ben,
Bir keklik olaydım keşke...
Yüklenip kanatlarıma hemen
Dünyayı dolaşsam keşke…
Selim Temo

Ben bir-iki sıkıntı gelip beni buldu diye ağlıyorum. Moğolistan neresi, dünyanın öbür ucu. Ordu Ünye’den gelen -çocuk diyebileceğim- 25 yaşında Hoca buralarda Kuran öğretiyor, hoca yetiştiriyor. İnsanlarda bu aşk olmasa, ne dinler yayılırdı. Ne devrimler başarıya ulaşırdı.  Başkalarının cinayetini işlemek bile Meursault gibi (A.Camus-Yabancı) insanı roman kahramanı yapabilir. Ben yazarken bile yoruluyorum, bir seyahatin anılarını. Türkler, Moğollar, buralardan kalkıp ta Avrupa içlerine kadar yürüdüler. Buraya kadar olmasa da Makedonya’dan Büyük İskender kalkıp Asya’ya geldi. Bu kadar dolaşım, sadece insanları getirip götürmüyor. Medeniyet, kültür, adet ve teknoloji alışverişleri de oluyor. Bu eskiden de böyleydi. Şimdi de aynı. Nitekim Ulanbaturda da residanslar, yüksek katlı siteler inşaatın yüksek karlılığının cazibesi ile yükseliyor ve yeni zenginlere hizmet vermek için hazır. Yeter ki her dönemde olduğu gibi zamanın ruhunu yakala ve sana sunulan hizmetler için yeterli gelirin olsun. 


 
Seyyahlar olmasa herkes kendi dünyasında sınırlı sorumlu bir anlayışla geçer giderdi. Dünya biraz rahatından olarak, sıkıntılı yolculukları göze alarak dolaşanlara açıyor kendisini. Kaptan Ahab bir beyaz balinanın peşinde koşuyordu tehlikeli sularda. Zamanımızda tehlike azaldı, sadece insanların yerinden kıpırdayacak bir heyecan ve merak içinde olması yeterli. Nerelerden nereye? Aylarca süren seyahatler 7-8 saatte, ölümü göze alarak geçmeye niyetlenilen Gobi çölü 2 saat uçakla aşılabiliyor artık. Bu kadar zahmeti göze alınca insan duyargalarını açık tutuyor sürekli. Kısa bir dönemde her ilgisini çekecek olayı, âdeti, davranışı, kültürel kodları öğrenmek için teyakkuza geçiyor. Ben uykulu, yorgun gözlerle baksam da çevreme her şey gelip kendisini hatırlatıyor. İlk izlenim önemli çünkü. Her seyahatin ilk haftasında edinilen kanaat en isabetli olanı belki de.
Zamanla insanda alışkanlık oluşur ve en aykırı olaylar bile ilginçliğini kaybetmeye başlar. Ulan-batur kısa sürede düzenli şehir olması ile göze çarpıyor. Her ne kadar trafikte tek-çift uygulaması yapıldığı söylense de.

Çingis Kaan ve Tonyukuk Anıtı

Ertesi gün Tonyukuk Anıtına ve Cengiz Kaan müzesine gidiyoruz.  Moğolistan’da Çingis Kaan diyorlar bizden farklı olarak. 


 
Yolları geçmiyoruz sadece. Türkiye’nin Moğolistan’da yaptığı asfalttan gidiyoruz. TİKA buralarda faal. Her yerde rastlıyoruz eser ve hizmetlerine. Tonyukuk anıtına giden yolları yapmışız. Aynı zamanda Ahmet Taşağıl Başkanlığında anıtta kazı çalışmaları sürüyor. Yine araçta yol kenarındaki heykelleri görünce “bak bu heykelleri kaçırıyoruz, mutlaka görmemiz gerekir” araştırıcı akademisyen tavrına gruptan “İmitasyon Hocam onlar, satmak için” cevabı geliyor.
Tarih müzesi Çingis Kaan’ın Büyük kağan ilan edildiği yerde inşa edilmiş. Üç katlı bina yüksekliğinde. Heykel demirden. Cengiz Han’ın aile tarihi, Moğolların Gizli Tarihinde gizlidir. Veya açıktır. Aile sırları ile bütün yönleriyle anlatıldığı bu kitapta, karısının kaçırılması ve hamile olarak dönmesi tevekkülle kabul edilirken; Cengiz Hanın ölümünden sonra Büyük Kağanlığa Ogeday getirilince diğer kardeşler o gayrı meşru çocuk diye itirazları anlatılır. Siyaset, her vasıtaya başvurmayı mubah görüyor. Tarihte veya bugün.
 “Bozkırın dâhili tarihi, en güzel otlakları ele geçirmek için itişip, kakışan ve bazı hallerde gezinmeleri asırlar süren, hayvan sürülerini yaylak ve kışlaklar arasında getirip götüren Türk-Moğol kavimlerinin tarihinden ibarettir; tabiat bu kavimlere o engin bozkırlarda at sürmek için gerekli her şeyi, fiziki yapıyı vermeyi de ihmal etmemiştir.
Kumandanlık özelliğine sahip ırklar, imparatorluk milletleri pek fazla değildir. Romalıların yanında Türk-Moğollar da bunlardandır.” (Rene Grousset, Bozkır İmpa-ra¬torluğu s.17)

Tarih müzesinde Çingis Kaan heykeli; sadece üç katlı, mimari bir şaheser üzerinde yükselmiyor; Moğolların “tarihi ihtişam gösterisi” aslında. Cumhurbaşkanlığı sarayında girişteki konumu ile devletin bilincini sergiliyor; Çingis Kaan heykelleri. Bu tarihi bilinç, panmongol bir sembol. Moğoldreams yani. Büyük Moğolistan için yeterli nüfus yok artık bugün. Teknoloji göçebelerin üstünlüğüne son vereli asırlar oluyor. Ancak şunu kabul etmek gerekir ki; Moğolların zamanında dünyayı fethetmeleri, uzun süre idare etmeleri sadece savaş yeteneğinden gelmiyor. Devlet aklına sahip bir ülke aynı zamanda. 
Bugüne yansıyan dış siyaseti, Müslümanlar dâhil bütün dinlere sağladığı özgürlük, süper devletlerle ilişkileri ve Türkiye, ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkelerle kurduğu 3. Komşuluk statüsü bunun delili. Moğolistan’da “devlet aklı”nın varlığına işaret. Ülkenin realist ve rasyonalist politikaları, demokrasi konusundaki olgunluğunu gösteriyor. Sovyetlerin dağılması sonrasında birliğe dâhil bütün cumhuriyetlerde kriz olduğu halde Moğolistan’da böyle bir demokrasi krizi yok.  Serbest piyasa ekonomisi ve 1992 anayasası sistemi modernize etmiş. Gelir uçurumu kapatılamasa da. Asya’da demokrasiyi hazmetmiş bir ülke ve bütün yurttaşlarını siyasete katan bir anlayış hâkim. Sadece devlete ait fabrika ve işletmelerin özelleştirilmesinden oluşan türedi zenginlikler var. Ülkenin kişi başı geliri 1000Dolar gösterilse de 100 doları aşmayan bir fakirliğe son vereceği vaadi iktidar olmaya yetiyor. Her vatandaşın mutfağında eti, sütü ve el altında çadırı olduğu için ekonomik kriz çıkmıyor. 8. Yüzyılda Beşbalık’ı ziyaret eden Çinli Elçinin dediği gibi Moğolistan’da “Bütün fakirler et yerler.” Dünyanın diğer yerlerinde ise sadece zenginler et yiyebilir. Mevcut iktidar sadece geliri iki katına çıkaracağını söyleyerek iktidar oldu. Sonra kişi başına değil aile bazında gelirin iki bin dolar olacağını söyleyerek siyasal bir viraj alsa da. 

Tonyukuk Anıtı

Orhun yazıtları (Bilge Kağan ve Kültigin) batıda ve birbirine yakın olmasına rağmen Tonyukuk anıtı onların çok uzağında Ulanbatur’a 46 km, mesafede. Doğuda yani. Tonyukuk Anıtı tarih sahnesine çıktığımız ilk noktaya işaret ediyor.


 
Daha sonra gideceğimiz Bilge Kağan-Kültigin anıtından önce kuruldu Tonyukuk anıtı. Hatta örnek oldu onlara.  Bu bölgenin, iktidarların meşruiyetini sağlayan siyasi bir önemi var ki Tonyukuk vezir olarak bu bölgeye anıtını dikerken, Temuçin’i Büyük Kağan ilan eden toplantı da bu civarda yapılmış. Tonyukuk anıtından Cengiz Kaan heykeli görünüyor. Aynı doğrultuda yer alıyor her ikisi. Birbirine mücavir alanda. Kut getiren bir bölge olduğu inancı varmış demek ki bu bölgenin. 

 
Kazı Heyetinin başkanı Ahmet Taşağıl ve TİKA temsilcisi ile

Moğolistan’a Alman, Fransız, İsviçre’den ziyaretçiler geliyor; hatta Avustralya Sidney’den bile. İsrail vatandaşı Yahudiler, Rus ve Çinliler zaten elde bir. Türkler bireysel maceraperestler hariç yok. Türkiye bu alanı yine cemaatlere bırakmış. Süleymancılar, sadece Müslüman Kazaklara yönelirken, Cemaat elit tabakaya hizmet veriyor. Moğol Kazak, Müslüman, Budist, şaman ayırmadan. Yeter ki etkili görevlerde bulunsun ve zengin olsun. Okulların yüksek bedellerini ödeyebilsin.


 
Moğolistan’ı tek başına motosikleti ile gezen vatandaşımıza rastlamak da Tonyukuk Anıtında mümkün oldu. 
Moğolistan- Türkiye ilişkileri halktan halka çok az. Kazak Türkleri üzerinden kendiliğinden yürüyen bir kanal olsa da. Maceraperest diyebileceğimiz insanlar, ülkemizden nadiren “otantik” diye gezmeye giderken,  milliyetçiler milli hislerle bile gelmiyorlar bu ülkeye. Motosikleti ile Asya’yı gezen bir Alperen dışında. Ya da akrabaları olan Kazaklar hariç.
Biz Moğolistan’a gelmek de bir seyahat diyelim. Üstelik vize yok. Moğolistan tarihimizi ve Viyana’ya kadar giden dinamizmi anlaşılır kılıyor. Hatta bugün teknolojinin savaşçı ruhlara galip gelmesindeki bilinen “sırrı” da idrak edebiliriz. Yaşadığımız ülkelerin doğadan ne kadar uzaklaştığını anlamamız da ayrıca önemli. Tabiata, köyümüze dönelim diyenlerin, önce bunu Moğolistan’da bir-kaç hafta denemesinde fayda var.  Bakalım tabiatla başa çıkabilecek miyiz? Uyum sağlayabilecek miyiz? Yoksa alıştığımız konfor bizi sudan çıkmış balık gibi mi hissettirecek? 
Benim gibi şehri ve evi mi özleyeceksiniz? Doğalgazı, parmağımız dokununca akan sıcak suları?

Dönüşte bir mezarlığa uğradık. Burası Budistlerin de gömüldüğü büyük bir mezarlık. Müslümanları hilal ayırıyor tabii ki.


Budist mezarı


Müslim Mezarı

Moğolca ile Türkçe “akraba” dillerden. Birbirine çok kelime veriyor. (Saylav, yasa, em, emçi, keşik Moğolca mesela.)
Ulanbatur olur da Türklerin alışveriş zevkinden bahsetmemek olmaz. Moğolistan’da alınabilecek hediyeler yak- devetüyünden giyecekler. Gobi ülkenin en ünlü ve pahalı markası. Dünyanın her yerinde olduğu gibi uluslararası marka ve işyerleri burada da var ama yerel hediye daha çok giysiler, eldiven, bere ve kaşkollar.  Gobi markası ürünleri arasında 500-1000 dolara varan giysiler bulunuyor.  
Gece şehrin aydınlatılan bölümleri, özellikle başkanlık sarayı ayrı bir ihtişam katıyor buraya.
Ulanbatur’da ilk günümüz Cengiz Kaan, Tonyukuk anıtları gezisi ile sona erdi. Akşamcılar şehri tanımak için âlemlere dalsalar da yarına hazır olmak gerekir. Yine toprak yollar ve uzun yolculuklar bekliyor bizi.

Tonyukuk Anıtında Türkiye’nin katkılarıyla kazılar sürüyor.

Kara Balgasun

Bugün Bilge Kağan anıtlarının bulunduğu Orhon vadisine gideceğiz. Arhangay’dan geçerek.

Sabah erken uyandık, kahvaltı derken yedide yola çıkabildik ancak. Şehir dışına doğru giderken büyük marketlerden Alman Süpermarketinde duruldu. Su alalım diye girince markete, alışverişin cazibesi yakaladı bizi. Dağcı arkadaşlar üç tane devetüyünden uyku tulumu aldı. Himalayalarda geceleyebilmek için. Diğer yoldaşlar ne yaptı derseniz? Araçlara gelince ellerindeki poşetlerden anlıyoruz ki kimse mahrum değil alışveriş zevkinden.
Şehrin dışında ara refüjü, koruyucu şarampol demirleri olmayan iki gidiş iki geliş duble bir yol çıktı. Paralı otobanmış. Bu yoldan süren yolculuğumuz 30-40 km. olmadan önce tek şeritli bulvara sonra tek şeride nihayet toprak bir yola varıp dayandı.
Öğleye Munhtal Oteline ulaştık. Eşyalar indi. Sonra otelde bugün değil yarın kalacağımız anlaşıldı.  O zaman bir lokantaya gittik. Ulanbatur’dan getirilen etleri yemek yapması istendi lokantacıdan. Bol sulu sebzeli etli çorba; lezzetli ve yenebilir. 


 
Yemekten sonra çayırla kaplı meralardan eski bir şehre ulaşmak için arayışımız başladı. 
Meralar boyu geziniyoruz. Üstümüzde mavi gök ve altımızda yeşil bozkırlar. Ufuk çizgisi sonsuz gibi görünüyor. Konumunu tespit edebilecek yüksek bir dağ olmayınca yeşillikler arasında tarihi bir şehri bulmak mesele. Sürekli yolda durup çobanlara, gördükleri her insana soruyorlar ki Balagasun’u bulabilelim.
Nihayet. Şehir toprak surları bile çimenle kaplanmış büyük geniş tek parça bir mezar gibi uzanıyor önümüzde. Yükseltileri ile. Surların en yüksek yerine bir Ovoo yapılmış. Oraya çıkanca şehre bütünüyle hâkim olabiliriz. Bir zamanlar dünyanın güçlü ve zengin insanları buralarda yaşadı, bizim gibi gailelerle boğuştular. Şimdi yerleri terkedilmiş ve tabiat kendisinden çalınanı geri almayı sürdürüyor. 
Çevremizde 1300 yıl önceden kalan çığlıklar, sesler, para-altın şıkırtıları. Ahlar, naralar ve görkemli günlerden kalan mermer oymalı taş sütun başlıkları. Topraktan daha dayanıklı olanı yok ve tabiattan daha canlısı. Yeşil bir halı gibi geçmişin üzerine örtü sermiş, biz o örtünün altındakini ancak zihnimizde canlandırabiliyoruz.  Toprak ve ayaklarımızla ezilen çimen kokusu, buradan nasibimize düşen. Havadaki nem geçmişe bir damla gözyaşı dökmeye niyetli ama bizim acelemiz var, o hüzne katılacak kadar sabrımız yok. Bugünden geçmişe, betondan taş-toprağa, protokoldan geçit törenlerine. Delillerimiz sadece yazdıklarımız değil, anı belgeleyen fotoğraflar, her yönden. Elimizde selfi çubukları, digital noktalarla yeniden hayat bulan harabe şehir. Mazi harabata uğrayabilir, bugüne kalan nedir? Aldığımız ders, çıkardığımız ibret?

Levhasında buranın Beşbalık olduğu yazılı. Beşbalık daha sonra Uygur devletinin merkezi, Orhon nehri yanındaki Ordu Balıg oldu. Sonradan adı Kara Balgasun’la değişti. Yakındaki Moğol payitahtı Kara Kurum’a mücavir bir alanda.   Şehir yıkılmış ama toprak surları,  büyüklüğü ile tarihin erken dönemlerinden bu yana ayakta kalmaya çabalayan bir azim içinde. Ayaktaki duvarların en yükseğine kurulan ovoo’ya ulaştık çok şükür.


 
Ovoo'lar bir tapınma mekânı. Bizdeki türbelere dilek dileyenlerin, mum yakanların, çaput bağlayanların evveliyatı. Dileklerinin gerçekleşmesini isteyenler, kaza ya da hastalıkta iyileşenler, ovoo'nun etrafında, saat istikametinde üç kere dönüyorlar. Tavaf yapıyorlar yani. Bir yandan da yerden topladıkları taşları bu birikintinin üzerine atarak yükselmesini sağlıyorlar. 

Gök-türk imparatorluğu yerinde, 745 yılında Uygur devletini kuran Bayan Çur Kağan’ın başkent yaptığı Beşbalık (Karabalgasun)dayız.
“Tarihçi Cüveyni’nin, XIII. asırda, Uygurların eski ve yeni illerini (Moğolistan ve şarkî Türkistan) gezmiş; onların kitaplarından bilgi toplamış; tarihleri, dinleri ve aralarında Buda, Mani, Hıristiyan ve İslâm dinlerinin yayıldığını, Orhun bölgesinden Beş-balığ’a göçlerini tafsilâtı ile anlatmıştır. O, Uygurlara ait yazılı taşların, Orhun nehri üzerinde, Ordu-balığ (Kara-balgasun) şehrinde bulunduğunu, bunları kimsenin an¬lıyamadığını, Çin’de oturan ve bu yazıyı bilen insanların getirtilip okuttuklarını bildirir. (Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi s,66) Mani dinine ait meşhur Karabalgasun kitabesi: « Evvelce  et yiyen bir memlekette şimdi pirinç yenerek; evvelce insan öldüren bir millet artık hayır ve sulh içinde yaşıyacaktır “ ifadesiyle derin bir değişikliğî meydana koyuyordu. Karabalgasun Kitabesi. O. Turan. S.87
“Işık ile gölge arasındaki savaştan yer, gök ve insan meydana gelmiştir. Işık ve gölge savaşı insanın bedenî ve ruhî hayatının da mihverini teşkil eder. Kuvvetli riyazet, gölgeye karşı silâhtır. Herkes riyazete aynı derecede müstait olmadığı için, müminlerin de dereceleri vardır; Şagirtler (auditores) seçkinler (electi), fânifillâh olan ihtiyarlar (presbitei'oİ), yüksek rütbeli rahipler, mürşitler ve hepsinin üstünde dinî reis (princeps). Süryani dilindeki meşhur Kara Balgasun Mâniheist yazıtı, Uygur hakanını “Mâni tecellisi” olarak aşağıdaki şekilde öğer: ‘‘Bu barbar ahlâklı ülke, kan buharı ile meşbû idi, bitki ile beslenen ülkeye çevrildi; insanların öldürüldüğü yerde şimdi iyiliği teşvik ediyorlar" Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük s.119 

Kimileri buna itiraz ederek kitabedeki “(Tanrıya uyumlu Qağan) anlamına gelen  UYUĞUR’un bir halk adı olduğu sanılmış ve o dönemden beri, bu yanlışlık nedeniyle bugüne kadar gelmiş olan Uygurlar yaratılmıştır. Aslında Türkistan halkı söz konusudur.” Haluk Tarcan gibi.  Hâlbuki “Uygur sülalesinin hâkimiyeti çağında Manihaizm ve Budizmin koyu şamanlığın vatanı olan Altay, Ötüken ve Baykal çevrelerinde kendilerine zemin bulamadıkları muhakkaktır.”  Radloff, Türklük ve Şamanlık, s.195

Bu şehrin açtığı tartışmalar bitmez. Kimine göre Soğdak şehridir. “Balasagun isminin kökeni henüz belirlenememiştir. Önceleri bu ismi, “şehir” anlamında kullanılan Moğolca “balgasun” kelimesiyle irtibatlandırıyorlardı.
Şimdi o fikre taraftar olan pek yoktur. Kaşgarlı Mahmud’da “tabip, doktor” anlamında bir “atasagun” kelimesine rastlanıyor. Bu kelime Türkçe “baba” anlamındaki “ata” kelimesinden olsa gerektir. Şimdi “balasagun” kelimesi de acaba “bala”(oğul-çocuk) kelimesinden meydana gelmiş olamaz mı? Öyle olduğu takdirde ne anlam ifade edebilir, bu da bir mesele teşkil eder.”( Bartold, Orta Asya Türk Tarihi s.38)
“el-Mutavvai'nin Uygur Kağanlarının başkenti olan Kara Balgasun hakkında da çok ilginç gözlemleri vardır. Ona göre burası:
" Etrafında birçok varlıklı kasaba ve birbirine yakın zengin köyleri olan ayrıca etrafı müstahkem surlarla çevrilmiş; çok büyük bir şehir idi, şehre muhteşem ve demirden yapılmış on iki büyük kapıdan giriliyordu.
Bu şehrin kalabalık bir nüfusu, mermerden yapılmış dükkanları olan bir çok çarşıları ve ticarethaneleri vardı. Halkın çoğu zındıklık (yani Mani) dinine bağlı idi. Ayrıca Kağanın çok muhteşem bir sarayı ve bu sarayın (düz damının) üstünde kubbesi altından yapılmış (muhteşem) ve içine yüz adamı alacak kadar geniş bir çadırı vardı. Bu çadırın kubbesinden parlayan ışıklar beş fersah (100 km) uzaktan görünüyordu " Zekeriya Kitapçı Doğu Türkleri ve Uygurlar Arasında İslamiyet s.81

Kutadgu Bilig’in müellifi Yûsuf Has Hâcib, Balasagun’da doğmuştur. Diğer yandan Uygur yazısı, mani dinine ait kitaplar, Kara Balagasun şehrinin daha uzun zaman tartışmalara yol açacağını söyleyebiliriz. Mesela Mevlevilerin, Balasagun Uygurlarının devamı olduğu gibi. Şehirli, okuma yazma bilen sanatkârlıkta ve kitap telifinde yetenekli. Buna karşılık göçebe Türkler, semah, kopuz bağlama ile sanatlarını sürdürenler, şaman Türklerin halefidir gibi. Aleviler gibi.
Gördüğümüz şehrin yüzyıllarca yağmalandığı açık. Yine de arkeolojik kazıları bekleyen gizli hazineleri var. Ejder resimli taş sütunlar ovanın değişik yerlerinde dağınık duruyor hala. Götürmek mümkün olmadığı için herhalde.

 
Karabalgasun Şehri surları

 
Karabalgasun yakınlarında mermer sütun başlıkları.
Bu şehri geride bırakıp bozuk ama asfalt bir yoldan Orhun Yazıtlarını göreceğimiz yere yakın bir kasabaya ve otele geldik.
Yol boyunca gördüğümüz Arhangay, Orhunköy demek aslında. Çok güzel, düzenli bir kasaba. 

 
Akşam yaklaşırken Arhangay’a girişte. 
Artık Ötükendeyiz. Gelecek yazıda Orhun vadisi, yazıtları, Erdene Budist mabedi. Bilge Kağan- Kültigin Yazıtları.