Nasıl bu hale geldik?


I.

Tartışma Marx'ın Batı'da çıkan ilk ekonomik kriz(1857) sırasında tuttuğu notların - ki 'Kapital'(1868) için ilk taslak sayılır - 1960lı yıllarda Fransa'da yeniden yayınlanmasıyla başladı. ''Grundrisse'' önce 1941 yılında Moskova'da yayınlanmış, hatta başlık uydurulmuştu. Benzer bir kaderi 'Alman İdeolojisi' Stalin'in ilk iktidar yıllarında yaşamış ve Komünist Partisi bu sayede muhaliflerden temizlenmişti! Fransa'da doktorasını yapmış iktisat bilimci Sencer Divitçioğlu; Grundrisse'den esinlenerek 1967 yılında “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” adlı çalışmasını yayınladı, ancak beklenmedik şekilde sosyalist çevreler tarafından dışlandı..

“Asya Üretim Tarzı” kavramı ilk kez Marx'ın yaşarken yayımlamadığı - ve iç monolog olarak nitelenen - Grundrisse'de geçer. Karl Marx bununla Asya'ya özgü bir durgunluk ve verimsizlikten söz ediyor. Aslında Kemalist tarihçiler de bunu anlatıyor; sosyalist tarihçiler ile ortak bir önyargıyı paylaşıyorlardı. Niçin “Aydınlanma” dışında ve geri kaldığımız bu söylemle genç nesillere açıklanıyordu.

Bu bakış açısını ilk eleştiren Sencer Divitçioğlu oldu. Ona göre; Osmanlı tarihi Avrupa-merkezci bir 'feodalite' ile açıklanamazdı. Bu ülkenin kendine özgü bir geçmişi vardı. Bu çizgiyi “Düzenin Yabancılaşması”(1969) ile İdris Küçükömer sürdürdü. Ama bu yeni üslup onların Marksizm'den uzaklaştıkları anlamına gelmiyordu. Olaylara yine marksist gözlükle bakıyorlardı. Kemal Tahir bu tartışmalardan yeryüzündeki ilk 'sosyalist' devletin Osmanlı olduğu sonucunu çıkardı! Nitekim 1967 yılında yayınladığı Yorgun Savaşçı ve Devlet Ana adlı romanlarında bu konuyu işlemiştir. Yorgun Savaşçı'da 'Gavur Doktor'un ağzından Osmanlının nasıl feodal olamayacağını; Devlet Ana'da ise Osmanlı Devleti'nin neden "kerim" olduğunu anlatmıştır. Öyle ki roman kahramanlarının psikolojileri atlanmış, insani yanları unutulmuştur. Sayfalar Türk toplumunun tarihselliği üzerine açıklamalar ile doludur. Çünkü ona göre somut gerçekliğin tarihselliğinin saptanması son derece önemlidir; bu da ancak çok yönlü 'bilimsel okuma' ile gerçekleştirilebilir. Onun 'bilimsel okuma' dediği şey 'tarihi materyalizm'den başka birşey değildir.

“Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” kitabı ile Divitçioğlu, Doğan Avcıoğlu (ve Mihri Belli) etrafında toplanan 'Milli Demokratik Devrim' yanlısı cuntacıları rahatsız etmişti. Millî Demokratik Devrim anlayışına aykırı düştüğünden, Divitçioğlu sosyalistler tarafından “oportünist” olarak suçlanacaktır! Bürokratik yapıyı ele geçirmeye çalışan bu cunta ne yapmak istemişti kısaca hatırlayalım: Atatürk'ü solculaştırma çabaları, bilindiği gibi, 1960lı yıllarda yeniden revaç bulacak ve Doğan Avcıoğlu öncülüğünde kurulan Yön ve Devrim isimli dergilerle bayraklaşacaktı. 'Sosyalizm-Atatürk' ilişkisini kurmuş olmakla iftihar eden Avcıoğlu'nun bu yönelimi, Türk solunun içinde daha sonra etkisi uzun bir süre silinmeyecek olan cuntacılığın da temelini attı. Hepsinden önemlisi sosyalizmin Türklük ve Müslümanlık ile hem yaygın hem de örgün bağıtlar içinde kavranabileceğini dile getiren aydınlar sosyalist hareket içinde kısa sürede tasfiye edildiler. Başka bir değişle, Türk solu, Kemalizm'e Bolşevik taklidi yaptırmaya kalktı. Özellikle Avcıoğlu'nun “Avrupa tarihinden yakıştırma yoluyla sonuç çıkartmak”(Niyazi Berkes) isteyen kitapları da bu kısır perspektifi besledi. Karl Marx'ın 'Sermaye' veya Max Weber'in 'Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu' adlı kitaplarında ortaya koydukları tezlerin bizde herhangi bir karşılığının olabileceği fikri sol ve sağ çevrelerde uzun yıllar sürdü. 

II.

Divitçioğlu’nun 1969 yılında Ant dergisinde yazdığı şu satırlara da kulak verelim:

“Adalet Partisi içinde gelişen hareket ise, mukaddesatçılar tarafından temsil edilmektedir. Öyle gözükmektedir ki, bu hareketin yüklendiği tarihî ve toplumsal görev, aslında üstyapı çelişkilerinden kalkarak, kuşatımı pek iyi belirtilmeden, aslî sınıf ilişkilerine değinmek; yani, bir yandan Batı emperyalizminin bir uzantısı olan burjuva kültürüne karşı Türk-Müslüman kültürünü savunmak; öte yandan, emperyalist ve tekelci mason ve komprador iş çevreleri ile savaşmaktır. Böylece istenilen, emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin mutlak egemenliğini kırarak, Türk kültürüne dönük bir toplum kurmaktır.

Fakat ne var ki, bu hareketin başındakilerin [...] verdikleri demeçler, niyetlerinin (...) hâkim sınıf içinde mutlak bir güce sahip olan büyük şehir komprador, mason burjuvazisinin egemenliği yerine, Anadolu tüccar (yarın sanayici) burjuvazisinin egemenliğini ikâme etmektir. Dünya görüşleri tam olarak belirlenmediğinden, vakit henüz erkense de, bu hareketin de yakın Türk toplumsal tarihinin tanık olduğu gibi, levantenler ile Müslüman burjuvazi, İttihat ve Terakkiciler ile itilâfçılar arasındaki hâkim sınıf çatışmalarına benzediği söylenebilir. O vakit, bu çelişme zincirine bir de mason-mukaddesatçı halkası eklenmiş olur.”

 

50 yıl önce Sencer Divitçioğlu siyasal arenaya çıkan müslümanlar hakkında iki mühim tespitte bulunuyor:

a) ''Türk kültürüne dönük bir toplum kurmak'' istemektedirler.

b) ''Dünya görüşleri [henüz] tam olarak belirlenme[miştir]''.

Ne yazık ki bu tespitler doğru çıkmadı. İlkinde Selçuklu-Osmanlı tecrübesi yok sayılarak selefi yaklaşımla 1400 yıl öncesine geri dönüldü. İkincisinde islamcı dünya görüşü 'eklektik' bir yapıya bürünmüştür, yani ideolojik binanın temeli, duvarı, penceresi, çatısı - onların da tarihi bir tecrübenin veya tarihi bir sürecin ürünü oldukları unutularak - başka ülkelerden ithal edilmiştir. Kısaca, solcu ve sağcı aydınların düştüğü aynı hataya müslüman aydınlar da düşmüştür. Gerçi Şerif Mardin yıllar önce II.Meşrutiyet devri entelektüel islamcılığı ile MSP'nin bir ilgisi olmadığını, İslamcılık olarak ortaya atılan şeyin aslında taşralılık olduğunu vurgulamıştı. Bugün geldiğimiz noktada müslüman aydınlar da Türkiye'deki islami hareketin teorik temelden yoksun olduğunu ve rüzgar nereden eserse o yöne savrulduğunu itiraf ediyorlar.

Ancak bu savruluşta yeni bir sorun ortaya çıktı: Solcu aydınların bir türlü kuramadıkları 'sosyalizm ve milliyet' bağıntısını islamcılık temelinde müslüman aydınlar kurmaya kalktı. Öyle ki kimine göre Türklük Hz. Muhammed, kimine göre Hz. Nuh ile başlamıştır. Bu Türklük de 'kıl' ve 'kalın' olarak ikiye ayrılmaktadır! Acaba bu tasnif gerçeklik ile ne kadar ilgilidir? Zorlama yorumların ya da anlaşılması güç tanımların kafa karışıklığına yol açmadığı mı sanılmaktadır? Türkiye'de milli kimlik, etnik çeşitlilik ile tanımlanan bir zeminde inşa edilmiş ve sosyal bağlamda yeni kuşaklara iletilmiştir. Batı örneğinden yola çıkan aydınlar milli kimliğin artan önemiyle birlikte altkimliklerin önemini yitireceğini, yani etnik kimliklerin yerini milli kimliğin alacağını varsaymışlardır. Bu gelişmenin tam gerçekleşmediğini biliyoruz. Bu demek değildir ki, bir milli kimlik ortaya çıkmamıştır. Bilakis milli bilinç - etnik köken göndermelerini etkisiz kılmadan - yerleşmiştir. Niçin bu sürecin 17. ve 19. yüzyıl arası Avrupa'dakine benzemediği ve farklı bir seyir izlediği ayrı bir tartışma konusudur, ama çok bilinmeyenli bir denklem olmadığı da aşikar. Mesela, şiddete başvurmadığı sürece etnik aidiyet milli kimliği engelleyici olarak görülmemiştir. Etnik çeşitlilik çoğu kez milli kimlikle bağdaştırılmıştır. Tabanda din, dil ve yaşam tarzından ötürü bir kaynaşma olmuştur. Siyasi, sosyal ve ekonomik konumuna bağlı olarak kimi unsurlar çok, bazıları az uyum sağlamıştır. Gerek sosyalizm gerek islamcılık bu kaynaşmadan hoşnut olmayan aydın zümreler elinde başarısızlığa yönelmiştir. 

Kısaca; her tarihi sürecin önü açıktır ve her tarihi durum bir sonraki gelişmeyi tayin etmez. Ve her olay ancak kendi bağlamında anlaşılabilir. Saik ile hadise arasında bir anlam bağı kurulabildiği takdirde sorunu çözmek mümkün olur. Meselenin özünü kaybetmeden ve bütünü gözden kaçırmadan olgular anlaşılabilir. Dolayısıyla bir soruna getirilen çözümün yeni bir sorun çıkarmaması gerekmektedir. Ama Anadolu'da 'Türkçe konuşan' ve 'müslüman olan' herkesin Türk sayılması her türlü izahtan varestedir.