Neden modern devlet olamadık?


Türkiye toplumunu doğru okuyabilmek ve anlaşılabilir bir gerçeğe ulaşabilmek için yeni bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğu kesin. Bu konuda muhafazakar kesimin yetersiz kaldığını ve 80li yılların dönüm noktası olduğunu düşünenlerdenim. Zira Tanzimat'tan itibaren modernleşme sürecinde fikirler olguları izlerdi. Özal ile birlikte bu ilişki ters yüz oldu. Bir bakıma ekonomik yükseliş ile toplumsal çözülüş aynı anda onunla başladı. Siyasete gönül veren bir teknokrat olarak Özal, değişimin ekonomi ile sınırlı kalmasının başka toplumsal sorunlar doğuracağı gerçeğini dikkate almadı. 

Mustafa Kemal ‘yapısal kilitlenme’ üzerinden muasırlaşmayı hedeflerken Özal kapitalist dünya ile ‘yapısal bütünleşme’ amaçlamıştır. Demek ki, çağdaşlık yolunda Türkiye’nin girdiği derin krizi aşmak üzere iki ayrı yaklaşım geliştirdik: Biri, yeni bir toplum inşa etmek üzere siyasete vurgu yapıyor; diğeri ise bir  zihniyet değişimi öngörüyordu. Ancak her iki yaklaşım da taklit olduğu kadar temelsiz bir biçimlendirmedir. 

Meselenin özünü teşkil eden siyasal yapılanmaya açıklık getirmeden önce iki ayrı tesbitte bulunalım:

1. Sosyal sınıflar seviyesinde - ki bunu tabakalar olarakta anlayabiliriz - hem sınıflar arası hem de devletle kurulan ilişkiler öne çıkmaktadır. Bu nedenle Türk toplum yapısını, sözü çok edilen devletin önceliği ilkesini(primacy of the state) dikkate alarak daha iyi açıklayabileceğimize inanıyorum.

2. İnönü devrinden itibaren şekillenen yeni üst tabaka çok derin bağlarla bürokrasi, yani “office holding” ile irtibat kurdu. Toplumsal hiyerarşide yer kapan bu insanlar yönetici sınıftan çok “nevzuhur imtiyazlı kesimi”  temsil ediyordu.

Ülkemizde elitler arası sürtüşme yerel düzeyde halâ  sürmektedir. Halbuki dünyanın her yerinde toplumlar birbirine benzemekte; her ülkede nüfusun çoğunluğu inançlar ve modern yaşam arasında bir terkip yakalabilmektedir. Bu duruma yol açan etken ise ülkemizde ekonomik eşitsizlikten kaynaklanan bir sınıfsal ayrışma(Marx) yerine yaşam tarzına dayalı bir tabakalaşma(Weber) yaşanmış olmasıdır.

Sınıf ve tabaka her toplumda görülen iktidar paylaşımına ait olgulardır. Mülkiyet sınıflaşmayı belirlerken, ‘onurun olumlu veya olumsuz yönde kabul görmesi’ tabakalaşmada önemli rol oynar. Toplumsal onur Weber’e göre ilkin yaşam biçimi, sonra köken ve nihayet imtiyaz sahibi olmakla doğar. İktidarı ele geçirmek adına toplumsal onur insanları cezb eder, ama her iktidar ona bu imkanı sunmaz. Burada siyasi iktidar, özellikle ekonomik güç toplumsal onurun temeli sayılır. Aynı zamanda toplumsal onur, iktidar için baz olarak hizmet görür, zira sözkonusu ayrıcalıklar ekonomik gücün kazanılmasını sağlar. Tabakalaşmada dikkat çeken bir diğer nokta ‘içtimai münasebetlerin’ sınırlandırılması olayıdır. Bu sınırlandırma, tabakalar arasına konan mesafe bakımından ‘büsbütün tecrit’ ile sonuçlanabilmektedir. (Max Weber, Wirtschaft und Gesellschaft, s.260-265)                                                                                              

Weber’e göre piyasa ve onur birbirine zıt iki ayrı kavramdır. Kapitalist düzen tabakalaşmaya dayalı her toplumu tehdit eder. Gerekirse mücadele eder,çünkü bu toplumlarda piyasa ekonomisinin kendiliğinden gelişme şansı yoktur. Kaldı ki tabakalaşmanın kendisi de - ’irrasyonel’ tüketim aliskanlıkları yüzünden - piyasa ekonomisinin icraatını köstekler. Ancak Weber, olaya Batı penceresinden bakıyor ve “iç yapışık tabakalar” ile “bitişik tabakalar” arasında herhangi bir ayrım yapmıyor.  Bu tanımlardan ilki kendiliğinden doğan tabakayı anlatır, kuvvetli bir şuur ve organik yapı geliştirmiştir. Diğeri ise yukarıdan aşağı biçimlenmiş ve dayanışma bağları zayıf bir tabakalaşmadır, ama sonradan gelişme istidadı gösterebilir. Weber’in “onur” kavramı ile “bitişik tabaka” düşüncesi birleştiği zaman Türk toplumu daha net tasvir edilebilir gözüküyor. En azından tepeden inmeci mantıkla biçimlendirilen sosyal tabakaları daha açık seçik gözlemleyebiliyoruz.

Nitekim, sisteme alternatif getirmeden sistem içi değişikliklerin yapılmasını ve Ankara'nın tek parti ikliminden uzaklaşmasını savunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Fırka önce itibar infazı ile etkisiz hale getirilmiş; sonra  CHP’nin manipülasyonuyla kapatılmıştı. Siyaseti  dışarıdan dizayn etme girişimlerinin önünü açmıştır. Tasfiye hareketinin başındaki kişi ise İnönü’dür.

Atatürk’ün ölümünden sonra onur ilkesi yalnızca rejime sadakat duygusu ile değil, aksine ‘milli şef’e bağlılık yemini ile sımsıkı irtibatlandırılmıştı. Bu ara dönemde Türk İnkilabı hedefinden saptırılarak ‘milli şef’ kültüne dayalı bir bürokratik rejime çevrildi. 'Tek Parti' düzeni kendi içinde çatışkan bir toplum modelini beraberinde getirdi. Halkı rejime karşı soğutmak isteyenler özellikle bu devirde yaşanan anti-demokratik uygulamaları örnek gösterirler. Türkiye’de sağ muhalefetin anlatısı bu teknede yoğrulur.  Atatürk hiçbir dogma ve doktrin bırakmadığını söylediği halde, onun adına dogmalar yaratıldığı bir döneme ışık tutmak - Tek Parti'den demokrasiye, devletçilikten piyasa ekonomisine geçen  Cumhuriyet’in "ilelebed payidar" olması açısından - gereklidir. Bu tarihi bağlamda bize yeni bir bakış açısı sunan Alman filozof Jürgen Habermas, Hobbes ve Weber geleneğine itiraz ediyor ve siyasi kurumların sonuçta “tasvib ve tasdik” ile ayakta durduğunu söylüyor. Ki bu nedenle “stratejik davranış” siyasi iktidarlara özgü bir olay sayılmaktadır. Gerçi stratejik davranış ‘kurumsal davranışla’ özdeşleştirilemez, ama aynı zamanda uzlaşmaya dönük  “konuşkan davranış” tan ayırt edilmelidir. Habermas’a göre stratejik davranış başarı odaklı bir eylemdir ve bu şekliyle modern toplumlarda daha bir önem kazanmaktadır, zira stratejik davranış artık siyasi iktidar kavgasının niteliği haline gelmiştir.( J.Habermas: Phiosophisch-Politische Profile, s. 228-248, Frankfurt 1991)

Siyasal kavramından doğrudan stratejik davranış veya ona bağlı şiddet unsuru çıkartılamaz. Habermas, stratejik davranışa bağlı şiddeti “öteki birey ve grupları çıkarlarını korumaktan alıkoyma yeteneği” olarak tanımlıyor. Yani, bir anlamda şiddet her zaman  ‘iktidarı elde etmek ve güç sahibi olmak iddiasının vasıtası’ olmuştur. Siyasi egemenlik meşru kabul edildiği sürece sürer ve ‘ahval’ nadiren kamuoyunun üzerinde tamamen birleştiği bir görüşün ifadesi sayılır. “Her iki vakianın ortak paydası olarak siyasal  kurumların içine yapısal şiddetin yerleştirildiğini düşünebiliriz. Tabii yapısal ‘şiddet’ bildik manada tezahür etmez.  Daha ziyade hiç göze çarpmadan meşru biçimde kanaatların oluştuğu ve yayıldığı iletişimleri [bağlantı ve irtibatları] bloke eder”.(Habermas, s.246) Habermas’a göre ideolojilerin doğması bir nevi iletişim kanallarının tıkanması ile açıklanabilir ki böylece özneler kendileri ve durumları hakkında kolayca yanılgıya düşmektedir. İşte bu noktada Habermas’ın yapısal şiddete bakışı bize örf ve din çelişmesini tırmandıran ‘Milli Şef’ idaresini hatırlatıyor.

Yine, Atatürk”ün en büyük korkusunun Türkiye'ye kapitalizmin gelmesi olduğu, ancak tarihin kaynaklarına inmeyen biri tarafından söylenebilir. Kemalizm bugünkü bakış açısından skandal sayılabilecek Krueger kibrit ve çakmaktaşı imtiyazı benzeri özverilere rağmen, Türkiye'ye sermaye akıtmayı başaramamıştır. Bütçenin neredeyse yüzde yirmisini emen Osmanlı borçları sıfırlanmış alt yapıyı düzenleyecek fonlara imkan vermiyordu. Onun sosyal ve ekonomik konuları danışmak için çağırdığı yabancı uzmanlara "Biz bu kadarını yapabildik, siz daha doğru bir yol biliyorsanız gösterin!" sorusunu sık sık sorduğu ve ''Yapamadı, diyecekler'' diye yakındığı bilinir. Batı’nın ekonomik ve sosyal düzeninin gel demekle gelmeyeceğini anlamak, Türkiye’yi - Balkan Paktı(1934) ve Sadabat Paktı(1937) ile - ‘merkez ülke’ konumunda tutmak için çırpınan Atatürk'ün en büyük hayal kırıklıklarından biri olmuştur.

Sınıflaşmaya duyulan tepki sınıflaşmayı önlese tarihte bu işi ilk önce Bismarck başarırdı. Kadro dergisi aracılığı ile, Cumhuriyet’in ideolojik içeriğini oluşturma veya devrime ideolojik kılıf yaratma uğraşları içerisindeki bir grup marxist aydın, görüşlerinin dogmalaştırılmasını istemeyen Atatürk tarafından bizzat tasfiye edilmiştir. Kadrocu yazarlar, CHP iktidarının 1929 Dünya İktisat Buhranı’nı izleyen yıllarda ekonomide uygulamaya başladığı ‘devletçilik’ programını ‘yeni bir kalkınma yolu’ olarak teorileştirmek istemişlerdi. Kadrocuların ortaya attığı bu teori, daha sonraki yıllarda ortaya çıkan ‘3. Dünya Modeli’ nin ilk örneğidir aslında.1940’larda ‘tek parti’ yönetimiyle birlikte ‘tam devletçilik’ zihniyeti yeniden egemen oldu. Netice de esnek tabakalardan oluşan yeni bir sistem yaratılmış ve her türlü imtiyaz sadece bu çerçeve içinde verilmeye başlanmıştır. İmtiyazlar ‘maddi ve manevi’ olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi imtiyazlar kompleksi için ‘her bakımdan kayrılan devlet burjuvasının mensubları, üst düzey siyasi ve ekonomik yöneticiler, aynı şekilde üstün hizmet madalyası verilen devlet sanatçısı ve bilim adamları’ için geçerlidir. Ki hepsine müreffeh ve kaliteli bir hayatın her türlü imkanı tahsis edilmiş olmalıdır. Geniş halk kesimleri bu ‘Nomenklatur’ karşısında yoksul kalmaya devam eder. Ki bu durum  Weber’ in “tabakalaşmış toplumlarda servet tekelleşir” varsayımını destekliyor.

Elbette her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da iş bölümü gerçekleşmişti(r). İlginç olan tek şey, toplumsal ayrımlaşmanın Onur’un ideolojik boyutuna indirgenmiş, dolayısıyla onun iktidara odaklanmış çekirdeği olan Tek Parti’ye dayandırılmış olmasıdır. Toplumsal akışkanlığın önüne ideolojik duvarlar çekilince hiyerarşik yapılar doğmuş ve bu yapılar Tek Parti düzenine tampon işlevi görmüştür. Ve ‘Yeni Sınıf’ kendi ayrıcalıklı konumunu korumaya dönük politikalar üretmiştir. Bürokrasinin zirvesi, yeni rejimin avam/havas ayrımına son veren halkçı çizgisinden hem uzaklaşmış hem de kendini imtiyazlarla donatmıştır. Bu gelişme Cumhuriyet rejiminin öngördüğü toplumsal kaynaşmanın önüne geçmiştir. Kapalı sistem içerisinde kusurlu bir tabakalaşma süreci başlatmıştır. Ancak halk ile araya örülen duvar ve onun tampon işlevi Tek Parti yönetimi için mühimdi. Piramidin altından yukarıya doğru - imtiyazlı zümreye ilişmeyen - bir mobilite doğdu. Bu hareketlilik içinde bir nitelik sıçramasına izin yoktu.                                                                                                                                                                       

Weber, Onur’un sadece imtiyazlardan beslenmediğini, bilakis imtiyazlarla birlikte yürüyen Onur’un ekonomik güç ile siyasi kudrete ulaşmayı mümkün kıldığını söylüyor. (Weber, s.252) Weber’in pek itina göstermediği bu güç olgusu ‘manevi’ imtiyazlar çerçevesinde özel bir önem arz ediyor. Toplumsal onur toplumun her ferdine açık manevi güç anlamı taşıyordu, zira o - maddi gücün aksine - sistem için zararsızdı. Ve yalnızca rejime bağlılığı teşvik ediyordu.                                                                                                                                                                                                                           

Weber’e göre kişilerin elit içindeki yerini köken takdir edebilir. Mesela, etnik unsurlar  toplumsal oluşumlarda belirleyici olabilmektedir.(Weber, s.262) Onur ilkesinde anlam kayması yaşanmıştır. Ulusal elit yetiştirmek hedefi esas alınmıştır. Bu zaman diliminde yaratılan yeni ‘ulusal’ tabaka, değeri ve işlevi bakımından ‘toplumsal’ onur’dan ziyade resmi ideolojiye ayarlanmıştır.                                                                                                                    

Yine, tabakalar arasına mesafe koymak veya iktidarı yalnızlaştırma politikası Weber’e göre tabakalaşmış toplumların ana karakteridir.(Weber, s.260) Ekonomik ve ticari alandaki mesafe öteki toplumsal ve beşeri ilişkiler alanlarındaki mesafeyi de şekillendiriyor. Devlet mekanizmaları üzerinden uygulanan tecrit politikası ona yakın duran zümrelerle bir nevi dirsek temasına geçilmesini amaçlar. İmtiyazların nesilden nesile miras bırakılması ile öteki kesimlerle.başka yaşam koşulları biçiminde araya konan mesafe korunur. Yaşam biçiminin ekonomik gerekçelere bağlı olabileceğini düşünür,yani sosyal konumları sınıfsal bir temele dayanabilir. Weber, sınıf ve tabaka arasında kesin sınırlar çizmediğinden aralarındaki geçişler bir bakıma şeffaf değildir. Fakat, üst tabakayı itekleyen biricik amilin ‘egemenlik ilişkilerinin, iktidarın ve imtiyazların elde tutulması’ olduğundan kuşku duymaz. Çekirdek Yapı ile Açık Düzen’in bir çok bakımından türdeş olması kamuflajı başarılı kılmaktadır. Kamuflaj, çekirdeğin yapısına ne kadar çok benzetilirse o derece başarılı olmaktadır. Propaganda yoluyla toplumu özden uzak tutmak ve ideolojik sathilikle tanımlamak sosyalist rejimlerde de sıkça görülen bir uygulamaydı. Gerçekte iki zeminli ve dünya görüşü ekseninde tabakalaşmış bir toplum düzeni tesis edilmişti.(Bkz. Stefan Plaggenborg, Handbuch der Geschichte Russlands - V, Stuttgart 2003)

Tezimiz şöyle olabilir: Tek hedefi kendi iktidarını korumak olan bir çekirdek zümre (ki  kendisini yıpratmaktan özellikle kaçınmaktadır) mevcuttur; ideoloji ise rejimi örtüleyen dış yüzeyi oluşturmaktadır. Her iki olgunun yapısal benzerliği bu gerçeğe işaret etmektedir. Eskiden bu vakia piyasa ekonomisine karşı olmak ve rejime sahib çıkmak tavrıyla hemen dışa vuruyordu. Ki her defasında çekirdek yapı ve yüzey ortak hareket ederdi. Bu beraberlik, ideolojik çehreye uygun tarzda yürütülürdü.

Olaylara bu açıdan baktığımız takdirde, toplumun ikileşmiş halini daha iyi anlayabiliriz.  Ancak bu oluşumun tarihsel köklerine bakmak ve nedenlerini de mutlaka belirtmek gerekiyor: Osmanlıdan Cumhuriyete devlet eliti geleneği sürmüştür. İlmiyye,selefiyye ve kalemiyye sınıfları arasındaki ittifak Cumhuriyet devrine yansımıştır. Devlet eliti siyasal sistem icinde ayrıcalıklı bir yere sahib olmak ve ayrıcalıklı konumunu sürdürmek istemiştir. Aslına bakılırsa - olumsuz siyasi ve ekonomik koşullara rağmen - siyasi eliti yaratan yine aynı devlet elitidir. Ancak, devlet eliti ve siyasi elit arasında bu kez mutabakat yerine çatışma doğmuştur. Eşyanın tabiatına uygun davranan kurucu irade, bu süreçte etkin ve belirleyici kalmak istemektedir. Buradaki sorun, kurumların sadece kendi  ideolojik tercihlerine göre keyfi hareket edip etmediği, Türkiye adına uyumlu, eşgüdümlü, çalışmalarla kesinleşmiş hedeflere yürüyüp yürümediğidir. Artık çevre bir şekilde çok partili siyaset hayatımızda belirleyici olacaktır. Yerleşik seçkinlerle yeni seçkinler arasındaki  gerilimi düşürmeden başarılı bir ‘transformasyon’ gerçekleştirmek mümkün değildir. İşte bu dönüşüm; ekonomi ve dış politika alanlarını hem çok önemli kılıyor hem de Türkiye'nin iyi yönetilmesi gerektiğini çok açık biçimde ortaya koyuyor.

 


* 2012 yılında yazılmış bir makalemin güncellenmiş halidir.