Rahmi Eray’ı Bilir misiniz?


Üniversiteyi İstanbul’da 1950’lerde okuyup da milliyetçi-dindar okumuş-yazmışlar arasında Rahmi Eray’ı tanımayanlar çok azdır. 60 ve 70’lerde okuyanlarsa şöyle ya da böyle bu ismi mutlaka duymuşlardır. 80 ve sonrasında okuyanların çok azı bu isme âşinâdır. Oluşturduğu kişiliğiyle ve duruşuyla arkadaşları arasında “ağabey” konumuna yükselen ve belki de kırk yaşına birkaç on yıl daha ilave etseydi düşünce ve siyaset dünyamızda kalıcı bir iz bırakacak olan Rahmi Eray kimdir, ne yapmıştır? O kırk yıllık ömrüne az zamanda neler sıkıştırmıştır?

Maraşlı ve 1918-1958 yılları arasında yaşadı. Eğitimine memleketinde başlayıp Adana’da tamamladıktan sonra İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi. Fakültenin üçüncü sınıfında yakalandığı bir damar hastalığı onu yatağa bağladı ve ömrü boyunca bu illetin pençesinden kurtulamadı. Amansız hastalığın kendisini yatağa adeta çivilediği yıllarda her alanda bol bol okuyarak kendisini yetiştirmiş seçkin bir kişi. Keskin zekâsının, muhakeme gücünün ve olayları algılama yeteneğinin kendisine bahşettiği bu seçkinlik, arkadaşları arasında genç yaşında onu “ağabey” konumuna yükseltmiştir. Kişiliğinin en bariz tarafı tevazu, samimiyet, hasbilik, fikre ve varlığa hürmet, olayları tarif ederken kendine has anlatış biçimi ve üslûbu idi. Bu üstün hasletlerinden dolayı çevresindekilerin dikkatini üzerinde toplamış ve konuştuğu zaman kendisini dinleten farklı biri olmuştur. Bunda, tanınmış ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak taşradan (Elbistan) kalkıp İstanbul’a gelmesinin ve burada yeni yeni arkadaş çevresi edinmesinin payı büyüktür. 

Felsefe hocası Nureddin Topçu, siyasetçi Ferruh Bozbeyli, edebiyat hocası Orhan Okay yaşadığı yıllarda onun yakın çevresi idi. Kapısı sanatseverlere günün her saatinde açıktı. “Yaşamak, affedilmek ve hizmet etmek için bir mühlettir” onun parolasıdır. Ve bu parolaya göre yaşamıştır. Bu yönüyle kendi dönemindeki Anadolucu okur-yazarlar üzerindeki ağırlığı, 1960-70’li yıllarda herkesin ağabeyi olan Fethi Gemuhluoğlu’nun dindar ve milliyetçi aydınlar üzerindeki etkinliğine benzetilebilir.

Orhan Okay’a göre, adeta bir ağlama duvarı, bir günah çıkarma zaviyesi haline gelen Rahmi Eray’ın evi bir tekke gibiydi. Günün ve gecenin belirsiz zamanlarında dertlerine ortak arayanların, sadece sohbet etmek için evine uğrayanların haddi hesabı yoktu. Arkadaşlarının sıkıntısına ortak olur, onların dertleriyle dertlenirdi. Onları kendi onulmaz derdinin önüne alırdı. Kendi ıstırabına kimseyi ortak etmeyen bilge bir kişiliği vardı. Bir işçinin geçim sıkıntısı, taşradan İstanbul’a gelen bir öğrencinin yurt meselesi, bir tanıdığı esnafın dükkan açması, bir hastanın tedavisi mutlaka onun ilgi alanına girerdi. Hepsini incitmemeye özen göstererek bıkmadan güler yüzle karşılar, dinler ve gücü yettiği oranda bir çözüm yolu mutlaka bulurdu. Kader, irade, isyan, itaat gibi karmaşık meseleler onun uzlaştırıcı sözleriyle çözülürdü. Orhan Okay, 1949 yılında İstanbul Kültür Ocağı’ın düzenlediği ve Rahmi Eray’ın konuşmacı olarak katıldığı fikrî, felsefî, edebî seminerlere katılır. Ona göre, Türkiye’de nisbeten hür ve demokratik hareketlerin başladığı 1946 yılından itibaren, hemen çoğu milliyetçi hareketlerin kuruluşunda, çalışmalarında veya arka planında Rahmi Eray’ın varlığı mutlaka sezilirdi. Yaşadığı dönemin millî kültür hayatını yakından tanıyan henüz üniversite öğrencisi Orhan Okay, bir gün adı geçen ocağa gittiğinde Dostoyevski üzerine ateşli bir tartışmaya şahit olur. Semineri idare eden Rahmi Eray’dır. Burada, Suç ve Caza’nın, Karamazof Kardeşler’in, Budala’nın derinliğine tahlili yapılır. Zaman zaman çağrışımlarla uzak konulara atlanıp iş dallanıp budaklansa da, yeniden asıl konuya, Dosto’ya dönülürdü. Sorulara, tartışmalara, uzlaşılır, kabul edilebilir kapılar açan, çıkış yolları gösteren hep onun otorite ile sükunet arasındaki sözleri idi. O, konuşmalarında hiç heyecanlanmadan, herkesi sükunetle dinleyerek, hatta neredeyse herkesi haklı görerek akl-ı selimin yolunu gösterirdi. Muhatabının, bazen hasmının fikrini kabul eder, onun sözlerinden hareket ederek, sakin bir şekilde asıl vermek istediği mesajı çok defa karşısındakine söyletirdi.

Nureddin Topçu’ya göre ise Rahmi Eray manevi bir lider, bir mürşid olarak etrafını çeviren gençlerden mürekkeb halkaya devamlı ve sistemli bir akl-ı selim, sabır ve karakter aşısı yapardı. Onlara ruha hürmeti, zalim ihtiraslara isyanı öğretti. İnsanlığımızın dost düşman saflarını, akl-ı selimle kör nefsin karşılaşması şeklinde düzenledi. Asıl zalim düşmanın içimizde nefis halinde saklı duran canavar olduğunu tanıttı. Şiddetlere itidal, kindarlara insaf tavsiye etti. Yalnızlığını kendine mürşid yapan Rahmi Eray, etrafındakilere bir bakıma sorumluluğun ilmihalini öğretti.

Eski TBMM ve Demokrat Parti Başkanı Ferruh Bozbeyli, öğrenci iken Rahmi Eray’la aynı evde kalırlar. Hatta hastalığında onun yanı başında bulundu, ona bir bakıma bakıcılık yaptı. Bozbeyli onun hastalığını şöyle anlatır bir konuşmasında:[1] Rahmi Abi tıp fakültesinde okuyordu; ama fakülteyi bitiremedi. Onun müptela olduğu bir hastalık vardı. Bu hastalığın adı "trombositopenic purpura" idi. Nasıl bunu unutmadım? Çünkü o kadar içli dışlı idik ki onun her şeyini biliyorduk; hastalığının ismini bile. Hastalık şu: Kan, vücutta deveran ederken akıcılığının ve sululuğunun belli bir durumda olması lazım. Bu durum hava değişikliklerinde, mesela yazın ve kışın aynı şekilde varlığını sürdürmesi lazım. Ama ‘sıcak’ kanı sulandırıyor; soğuk ise katılaştırıyor. Vücutta bir mekanizma varmış, Cenab-ı Hak ona göre ayarlamış. Sağlıklı bir insanda o mekanizma, şartlara göre kanın akıcılığını ayarlayarak deveranı sürdürürmüş. İşte rahmetli Rahmi Abi’nin o aleti bozulmuş. O aletin de yedeği yok. Kanın sulanması artınca midesi kanıyor, burnu kanıyor, ağzından kan geliyor, başka yerlerinden kan geliyor; sulandı çünkü kan. Ama organizma sağlıklı olsa kanı fazla sulanmayacak. Yahut birden bire koyulaşıyor kanı. O zaman da kanının içinde pıhtılar meydana geliyor. O pıhtılar da ince damarları tıkadı mı, enfarktüsler, kalp-damar hastalıkları meydana çıkıyor. Bu da fevkalade tehlikeli. Rahmetli Rahmi Abi bu durumunu, "Ecelle koyun koyuna yatıyoruz" sözüyle ifade ederdi. İşte ben, başlangıçta, bunun ‘tromossan’ diye bir ilacı vardı. Bu ilacın iki yönlü etkisi vardı. Duru kanı koyulaştırır; koyu kanı durulaştırırdı. Ama bunu yapmak için miktar bilgisine sahip olmak gerekiyordu. Yani kan ne kadar koyulaştı? Bu ilaçtan ne kadar koyarsak kan normal duruma gelir? Kan ne kadar durulaştı. Bundan ne kadar koyarsak kan normal duruma gelir. Bir hap mı kullanalım; yarım hap mı kullanalım? Bunu anlamak için de Aksaray’a gider, bir tavşan alırdım. Orda tavşan satan birisi vardı. Rahmi Abi’nin kanı önce o tavşana zerk edilirdi. Bir saat beklenir, bir saat sonra o tavşanın kanı alınır, tahlil edilir; Rahmi Abi’ye ne kadar ilaç vereceğimiz o tahlilden anlaşılırdı. Bu işlem bir gün sürerdi. Tahlil isabetli yapılmamışsa dozda aşırı gidilmiş veya yeterince tatbik edilmemiş olduğundan istenmedik netice doğurabilirdi. O kadar sıkıntılı bir hastalıktı.

Mustafa Vahdet Sürücü’nün sözkonusu Dört Mevsim Maraş dergisinde, sayısı her geçen gün azalan akl-ı selim sahibi siyasetçiler kuşağının son temsilcilerinden biri olan Ferruh Bozbeyli ile yaptığı konuşma Fethi Abi’yi daha yakından tanımamız bakımından önemli. İşte Fethi Abi ile ilgili anekdotlarından bir kaçını -günümüz kuşağına örnek olması bakımından- burada öne çıkarmak istiyorum:

  • Bir gün doktor, Rahmi Abi için, "Hiç kıpırdamadan sırtüstü yatacak, yoksa ölür" dedi. Kıpırdamadan yatan bir insanın bütün hizmetlerini ben görüyordum. O zaman Çarşamba’da oturuyorduk. Biz birinci kattaydık, altımızda bakkal vardı. Bana dedi ki; "Ferruh şu bakkala in, mevsim nasıl olsa yaz, bugün de domates, peynir ekmek gibi şeyler yiyelim." Bize insanların kıyafetlerinin düzgünlüğünün başka insanlara saygısından geldiğini söylerdi. Yani insan ne kadar laubali giyiniyorsa, etrafını hiçe saydığındandır, derdi. Onun için sizler medeni bir insan olarak kravatınızı da takın, ceketinizi de giyin; yazdır, kıştır demeyin. Bakın papaz yazdır diye kolalı gömleğini çıkarıyor mu, derdi. Biz de ona uyardık. Talebe evi olduğu için evimiz, ben ceketimi karyolanın başındaki çiviye asardım. Evin anahtarı da ceketin cebindeydi. Bakkal nasıl olsa aşağıdadır, diye ceketi almadım. Dışarı çıkıp kapıyı çekince kapı kilitleniverdi. Onun da üzülmesini istemiyorum. Kapının önünde oturdum, Ya Rabbi ne yapsam, diye düşünüyorum. Neyse, Rahmi Abi’ye seslendim kalktı açtı kapıyı. Ben suçluluk duygusu içindeyim. "Paşa biliyor musun, insanlar tekrar girecekleri kapıyı bazen kendi elleriyle kapatırlar. Biliyor musun dostluk kapısı da böyle kapanır bazen. Siz kapatmışsınızdır; ama nasıl kapandığını fark edemezsiniz" dedi. Rahmi Abi işte böyle olaylardan fikir imal eden, fikirleri olaylara irca ederek onu daha kolay anlaşılır hale getiren bir üslubu vardı. Çok insan yararlandı ondan. Mesela bugün bir Ercüment Konukman varsa, bir Orhan Okay varsa, bir Ayhan Yücel varsa, bir Bekir Berk varsa, mesela bir ben varsam, bir Emin Acar varsa… işte bu adamların hemen hepsi Rahmi Abi’nin rahle-i tedrisinden geçmişlerdir.
     
  • Onun üç prensibi vardı: "Tasfiye, teke irca ve son fayda." Ceplerimizden, çamaşır ve kitap dolaplarımıza, kafamızdaki bilgilerden, içimizde sakladığımız çeşitli duygu ve düşüncelere kadar her şeyde bir tasfiye faaliyet. Bu işe önce gözümüzün önünde bulunan, hergün kullanageldiğimiz vasıtalardan, çantamızda, odamızda bulunan eşyalardan başlamak, iç alemimizi dolduran çeşitli fikir, mesele, intiba, nefret ve merhamet duygularına kadar ker yerde bir saflaştırma hareketine girişerek devam ettirilmelidir, derdi. Bünyeye yabancı her şey fonksiyonunun yerine getirilmesinde ters etki meydana getirir, derdi. Kafamızda fazladan duran bir çok şeylerin her zaman olduğunu, onları zaman içinde tasfiye etmemiz gerektiğini söylerdi. Kendi hayatında da bunu ısrarla uygulardı. Onu tanıyanlar pek iyi bilirler ki, kullandığı her eşya, kendine ayrılan özel yerinde çivili gibiydi. Gözü kapalı elini atsa her şeyi hemen bulurdu. Tasfiyeden maksat, muayyen bünyeye yabancı olanı ondan ayırmak değil, lüzumsuz olanı da imha etmekti. Bu ikinci hareketi son fayda prensibinin uygulanmasında göz önünde bulundururdu. Tek’e ircada ise, mesela bir evde beş tane kibrit kutusu var, her birinin içinde de dörder beşer kibrit var, bunların her birini bir kibrit kutusunda birleştirirdi. Diğer kutuları tasfiye ederdi. Bu eşyanın tasfiyesi insanın kafasında da tasfiyeye ölçü oluşturur, görüşüne varırdı. Meseleleri, eşyayı kendi öz bir’liğine yaklaştırmak, gereksiz ayrıntıyı atarak , azaltmak manalarını kastederdi. “Müslümanın yükü hafif gerek” derdi. Bununla fazlalığın, çokluğun insanı huzursuz ettiğini, çok ve çeşitli eşyanın insanı meşgul edip sıkıntıya soktuğunu, kendi iç dünyasıyla uğraşmaya fırsat vermediğini anlatmak isterdi. Son faydada ise, özelliklerini, fonksiyonunu kaybetmiş her varlıkta istifade edilecek bir parçanın bulunabileceğini ve bu parçanın da değerlendirilmesini isterdi. Bu son parça, kendi işine yaramasa bile, bir başkasının işine yarardı. Bir şeyin faydalı olduğu son noktaya kadar onu kullanmak. Mesela bir gömlek giyilmez hale gelmişse onu temizleme bezine çevirirdi. Onun son fayda kutusu vardı. Vida, çivi, ip, düğme, elektriğe ait parçalar… ihtiyaç sayılabilecek ne varsa, aklına ne gelirse vardı onda. Ve bunları ihtiyacı olanlara dağıtırdı.
     
  • Bir arkadaşım vardı. Yücel Çakmaklı’yı okuturdu. Bir gün kızarak geldi. Rahmi Abi ona, "Bu ne hal Kemâl, soluk soluğa geldin?" diye sordu. "Abi yaa, dedi arkadaş, biz iyilik mi ediyoruz, kötülük mü bilmiyorum. Bir çocuğa yardım etmek için elimizden geleni yapıyoruz… Çantasını aç; bir bavul artist resmi var. Kaçıyor gidiyor. Neymiş? Hava alanından bir artist geçiyormuş, onunla resim çektirmeye gidiyormuş…" Rahmi Abi masayı siliyordu… "Paşa ne verdik ki ne istiyoruz?" dedi. Arkadaş bir anda durdu, "Hakikaten ne verdik de ne istiyoruz?" diyerek sakinleşti. Arkasından Yücel’le görüştüğünde, Yücel Çakmaklı Rahmi Abi’ye, "Abi, Kemâl Bey beni dinlemiyor, bu memlekette sinema diye bir şey var. Sağcının da sineması olacak. Yani onlar ne yaparsa biz sadece onları tenkit etmek için mi vakit geçireceğiz?" dedi. Rahmi Abi destekledi onu. Biz onu anlayamamıştık. Hakikaten sonra çok güzel filmler yaptı Yücel Çakmaklı. İşte Rahmi Abi, bizim hep sert karşıladığımız şeyleri yumuşatırdı.
     
  • Kendisiyle ilk tanıştığımızda şahit olduğum olağanüstü olay şudur: O zaman evlerde kömür sobası yanardı. Bizi yemeğe alıkoymuştu. Hamal o sırada kömür getirdi, boşalttı; gidiyordu. Kömür getirene dedi ki; yemeğin üstüne geldin, gel ye de öyle git. Adam dedi ki; "Beyefendi, sizin bembeyaz tabaklarınızla benim kapkara suratım yakışmıyor birbirine, ben şimdi gideyim." Rahmi Bey cevaben; "Şu karşında duran adam var ya, kalbi kapkara… senin yüzünden de kara benim kalbim" dedi. "Ben onu temizlemek için senelerden beri uğraşıyorum. Gel otur, beni üzme" dedi. İlk defa beni şok eden sözü bu oldu Rahmi Eray’ın.
     
  • Necip Fazıl müstesna bir insandır. Büyük bir şairdir. Bir zeka ürünüdür. Fakat Necip Fazıl Bey geçimsiz bir insandır. Rahmi Abi öyle değildi. Mevlana gibidir. Herkes gelsin diyen birisidir. Necip Fazıl’ın yanına gidebilmek için hiç itiraz etmemek gerekirdi. Onun için gitmek isteyen birçokları gitmezdi yanına. Ben de gittim ama çok gitmedim yanına, saysan saysan yirmi defa gitmişimdir. Mesela Rahmi Abi derdi ki: "Bir hareketi güzel buluyor musunuz siz: Selamlaşmak iyi bir harekettir diyorsanız karşınızdaki insanın sizden önce selam vermesini niye bekliyorsunuz? Bir hareketi doğru buluyorsanız onu önce siz yapacaksınız."
     
  • Senelerce Rahmi Abiyle beraber olduk. Ona Rahmi Abi diyenler ondan küçük değildi. Mesela Nurettin Topçu ondan büyüktü; ama ona Rahmi Abi diye hitap ederdi.
     
  • O, Allah’ın insana verdiği imanın gücünü, sevginin, saygının gücünü hem yaşamış hem de bu gücü etrafına kullanmış ve kullandırtmıştır. Ben bazen sıkıntıya düşerdim; parada, şurda burda… ne yapacacağımı bilemez olurdum. O sırada Rahmi Abi’yi aklıma getirdim mi, "Rahmi Abi yaşıyor ya!..." der ve bütün sıkıntılarım giderdi.
     
  • Bir kere birisi geldi. Gelen adam sonradan İşçi Partisi’ne geçti. Komünist laflar söylüyordu. Biz hepimiz dışarı çıktık; bıkmıştık adamı dinlemekten. Adam gittikten sonra "Yahu Abi bu kadar saçma şeyi bu kadar saat dinledin yaa…" dedik. "Ben sabır talimi yaptım. İnsanlar oturduğu yerde ben sabırlıyım diyebilir; işte asıl imtihan yeri burası. Siz hepiniz kaçtınız" dedi. 

 

Rahmi Eray’la ilgili olarak ölümünden sonra 1960 yılında broşür şeklinde küçük bir kitapçık yayımlandı. Ezel Erverdi’nin gayretiyle bunun daha genişletilmiş şekli, broşürdeki bilgilere ek olarak “Mutasavver Bir Parti Programı” ile birlikte 2000 yılında Elbistanlı Rahmi Eray ismiyle kitaplaştı. Ölümünden sonra Rahmi Eray isminin yaşatılmasında, vefa örneği Ezel Erverdi’nin payı şüphesiz büyüktür. Kitapta Ezel Erverdi, İsmail Dayı, Ferruh Bozbeyli, Ercüment Konukman, Ö. Uğur Kökten, M. Hilmi Erginöz, Orhan Okay, Ayhan Yücel, Nureddin Topçu, Osman Akkuşak, Mustafa Kök, Ergün Göze gibi yayıncı, politikacı, akademisyen ve yazarların Rahmi Eray’la ilgili, onun karakter ve mizacını yansıtan, düşünce planına eğilen yazılar yer almaktadır.

Şairin diliyle “Kalmasın âlemde Allah’ım hiçbir hakikat nihân” diyerek merhum Rahmi Eray’ı altmış yıl sonra rahmetle anıyoruz.

 


[1] Dört Mevsim Maraş Dergisi, I. Sayı, Ocak 2004.

 

Yorumlar

Francine kullanıcısının resmi
Francine   -   25 Ekim 2019

teacher dejting huge dejting believe dejting treat
dejting chair dejting treat dejting low dejting important dejting hold dejting tough dejting problem dejting discuss dejting herself dejting last dejting hear dejting service dejting
analysis dejting physical dejting fund dejting none dejting while dejting
enjoy dejting claim dejting boy dejting outside dejting collection

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA