Şehrin Geri Dönüşü*


I.

Mekân Londra'da bir kahve. Zaman bir ikindi vakti. Karanlık erkenden çökmeye başlamıştır. Pencere kenarındaki masada tek başına oturan bir adam gelen geçeni sürekli izlemektedir. Gaz lambalarının loş ışıkları altında tüccarlar, asilzadeler, memurlar ve işçiler sırayla arz-ı endam ederler. Birden gizem dolu yaşlı bir amca dikkatini çeker. Adam kahveden çıkar, onu takibe başlar. Yaşlı adam caddelerde, meydanlarda, dükkanların önünde saatler boyu seyirterek dolaşır. Takipçi ile takip edilen akşamın ilerleyen bir saati herşeyin başladığı kahvenin önünde tekrar dururlar.

Kahvede oturan bir gözlemci, sahne olarak şehir merkezi ve aylak aylak dolaşan bir adam. Edgar Allen Poe bu tuhaf öyküyü 1840 yılında yazmış: The Man of the Crowd. Sonunda anlatıcı yaşlı adamın önüne çıkar ama yaşlı adam onu yok sayar, yürümeye devam eder. Sanki adam şehir tarafından yutulmuş gibidir. Ne onu takip etmek ne de sırrına ermek mümkündür. Öykü de zaten; 'Ne ona ne de eylemine akıl sır erdiremeyeceğim' diye biter.

Fransız şair Baudelaire, Poe'nin bu öyküsüne bayılır. Öyküden hemen şair ruhuna hitap eden bir özne çıkarır: Flaneur. Artık kişi kendini özgürce geliştirebilecek ve aynı zamanda yeni bir maceranın kaynağı sayılacak kalabalıkların bir parçası olabilecektir. Anonimlik ve bireysellik bu yeni kimliğin yapı taşlarıydı. İşte böyle bir hayatı ancak bir metropol sunabilirdi: Paris. Artık kamusal alan olarak caddenin doğum saati gelmiştir Batı'da. Evleri terk etmek ve kalabalıklar arasına karışmak insanlara cazip gelmeye başlar. Havalar kötü, yollar çamurlu olsa bile Parisli vatandaşların gezebilecekleri lüks pasajlar vardır.

1830 yılında 21 adet üzeri örtülü alışveriş caddesi bulunmaktadır Paris'te. Özellikle eğitimli ve zengin çevrelerin gezerek vakit öldürecekleri mekanlara dönüşür bu pasajlar. Burada yalnızca büyükşehir 'stresi' sözkonusu değildir. Alman sosyolog Max Weber'i hatırlayalım: Sanayileşme ile birlikte işbölümü ve uzmanlaşma artmıştır. Aylaklık aynı zamanda bu kapitalist gelişmeye karşı bir tepkidir. Öyle ki, 1840larda bu pasajlarda - Benjamin'in naklettiğine göre - kaplumbağaların gezdirildiği söylentileri çıkar. [Osman Hamdi Bey 1860 yılında Paris'e okumaya gelir!]

Benjamin aslında bıkkın şehirli 'gezek'ten çok fazlasını keşfetmek peşindedir. Baudelaire'den Flanör kavramını alır; onu, 'aylak' olmaktan çıkarıp 'düşünürgezer' haline getirir. Yeni bir şehir algısı geliştirir. Poe'nin öyküsündeki anlatıcı gibi Flanör şehir hayatının şifrelerini çözmekte; yoldan geçen her yüzde ya da her köşe başında bir sır aramaktadır. O artık – Baudelaire yaşadığı çağda yaygın olduğu biçimde – bir fizyoloji ustası ve karakter falcısı olmuştur. Başka bir deyişle çevresine aşırı duyarlı bir ediptir. ''Bakmak için pazara çıktığını söyler ama gerçekte amacı müşteri bulmaktır.'' Benjamin bu tavrın temelinde bir gazetecilik dürtüsü sezer.

Bugün artık şehirleri aylaklar gibi dolaşmıyoruz. Bir zamanlar flanörlerin gözbebeği olan yerler, müzeler, pasajlar, kütüphaneler birer 'City'e dönüştüler. Tüketim toplumunun rüzgarına kapıldılar. Şehir hayatını gözlemleyerek keşfetmek ve tanzim etmek peşine düşen yeni 'Flanör'ler türedi zamanla. Onları; bir bakıyorsunuz Tüyap Kitap Fuarı'nda, bir bakıyorsunuz İstanbul Sinema Günleri'nde, bir bakıyorsunuz Boğaziçi Koşusu'nda görüyorsunuz...Avrupa'da da durum farklı değil. Eksiği yok, fazlası var! Street Day, Love Parade, City Fest olarak sürüp gidiyor bu silsile... Flaneur yerine Passerby kullanılması, müzik ve sanat festivalleri ile spor etkinliklerinin düzenlenmesi olayın yönünü - gerek biçim gerek içerek olarak - tamamen değiştirmiş gözüküyor. Kısaca, flanör için şimdiden başka bir isim aranılsa yeridir.

Alman yazar Bortho Strauss bu yeni kimliği farklı anlatmaz: ''İlgisiz ve kayıtsız biçimde, dinlenmeye ve iletişim kurmaya izin vermeyen, sürekli aynı mobilyalarla donatılmış altgeçitleri ve alışveriş alanlarını hızla geçip gidiyor.''(Passanten, 1981) Kitabın ilerleyen bir yerinde yazar bu bağlamda - Adorno'nun 'Minama Moralia'sına nispet ederek - şunu söyler: ''Diyalektik olmadan daha aptalca düşünürüz; ama öyle olmalı:onsuz.'' Öyle mi olmalı? Belki!

II.

Yahya Kemal'in Paris'e kaçtığı 1903 yılında şehrin nüfusu 2 milyonun üzerindedir. Dar alanda sefahat ve sefalet iç içe geçmiştir. 21.yüzyılda Paris'in nüfusu yine 2 milyonun üzerindedir ama o iç içelik kalmamıştır. Zengin ve fakir artık geniş alanda kendi muhitlerinde mutlu mutlu yaşayıp gitmektedir! Walter Benjamin 'Pasajlar' kitabını yazdığı yıllarda(1927-1940) Paris'i çağdaşlık merkezine koymayı ihmal etmez, çünkü Paris geceleri artık Yahya Kemal'in zamanında olduğu gibi karanlık değildir. Batı'nın başkenti aydınlığa boğulmuştur! Benjamin yalnızca pasajlar, sergiler ve caddeler hakkında yazmaz; fahişeleri, piyasaya çıkmış yeni ürünleri ve Paris modasını da anlatır Pasajlar'da.

Edebiyatçılar genelde şehirleri imgeleştiriyor. Ne yazar bir rehber ne de roman bir kılavuz. Önümüzde 'anlatılan' bir şehir duruyor yalnızca. Mesela; Orhan Pamuk'un Kar romanını okurken Kars'ı merak etmeye başlarsınız. İlk kez Louis-Sébastien Mercier 1781 yılında yayınlanan 'Le Tableau de Paris' kitabında büyükşehir hayatını tasvir eder. Çizdiği resimlerde evlere ve yollara yer yoktur; vurguladığı tek şey geleneklerdir, Fransız Devrimi öncesi görülen toplumsal çelişkilerdir. Kendine yabancılaşan şehrin karşısına 'cennet' kasaba ile köyü koyar.
 

Balzac; Dante'nin 'İlahi Komedya'sından esinlenerek yakıştırdığı 'İnsani Komedya'da Paris'i bir bütünlük içinde ele alır. Kendisini Fransız halkının katibi olarak gören Balzac; gördüğü her şeyi yazmayı, yaşamın her yönünü düşünmeyi ve küçük evreni düzeltmeyi görev olarak bildi. Romanlarında iki bine yakın karakter çizen Balzac Fransız toplumunun son 500 yılına ışık tutmaya çalışır. Her birinde zaman ve mekân duygusu hemen belli eder kendisini. Anlattığı olayların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğini sanki oradaymış, o insanlarla birlikte yaşıyormuş gibi hissederiz.

Balzac; duygular ve tutkular için farklı karakterler geliştirmiş ve toplumsal dönüşümün etkisini edebiyat yoluyla açıklamaya çalışmıştır. Ona göre; mekân ve kişi arasında derin bir ilişki, hatta güçlü bir nedensellik vardır: Örneğin, binaların çatı katları yoksul insanlara aittir, birinci katlar ise zenginler tarafından tutulmuştur. Ve herbiri yaşadıkları şehri temsil eder. Fransız Edebiyatı'nda kısa bir gezinti yaptıktan sonra yine Paris seyahatimize geri dönelim. Çünkü tam burada 2001 yılında çevrilen 'Moulin Rouge' filmini hatırladık. Orada yoksul İngiliz yazar başarılı bir artist olma hayali kuran bir fahişeye aşık olmuştur. Olayın geçtiği yerde bugün Kırmızı Değirmen yükseliyor ve caddenin her iki yanı 'Sexshop'lar ile dolu. Zıtlık yaratmak için (ya da bölgede olduğu için), daha önce Yahya Kemal ile Ahmet Hamdi'nin sıkça takıldığı muhit Montmartre ile 1871 Alman-Fransız Harbi'nde ölen 50 bin Fransız askerinin anısına Paris'in en yüksek tepesine inşa edilen Sacré-Cœur Kilisesi'ni ziyaret etmiştik. Uhrevilik simgesi Kilise ile dünyevilik simgesi Değirmen hergün aynı acı gerçek ile yüzleşiyor. Modern zamanların ayıplarını birbirlerinin yüzüne çarpıyor. Biri öğütüyor insanı, diğeri diriltiyor...

Fransız toplumu Baudelaire'in de ilgi alanına girer. Ama şair, toplumun yapısında bir gizem bulmak için uğraşır. 36 yaşında Paris'i anlamaktan vazgeçmiştir. Artık hisler peşinde koşmaktadır. Kalabalıkları durduracak, onlar üzerinde şok etkisi yapacak duyusal izlenimler aramaya koyulur. Çünkü 'şok' kentsel algıyı yaratan şeydir, çünkü çağdaş yaşamda herşey katlanılmaz olmuştur, çünkü  toplumsal yaşamı mümkün kılan ölçüler erimiş ve yeni sosyal gerçekliği çekip çeviremez hale gelmiştir. Yeni olan tek şey burada – ağır ve iğrenç düşse de – büyükşehir dünyasının şiire dönüşmüş olmasıdır. Ama o günkü Paris gerçekten öyle bir şehirdi. Şair yalnızca mevcudu yansıtmıştır. Öyle ki, kirli ve yasak işlerin döndüğü birçok semtte ancak 1958'den itibaren kamu denetimi sağlanabilmiştir.

Baudelaire'in amacı toplumu sarsmaktı ve 'Kötülük Çiçekleri'(1857) ile bunu başardı. Dar görüşlü ekabir zümrenin değer yargılarındaki ikiyüzlülüğü ortaya çıkarıyordu bu şiirler. Şiirlerinde Baudelaire, çarpıklıklardan hamile kalan bir toplumun taktığı sevinç ve hüzün maskelerinin bir özgünlük kaybına uğradığına işaret ediyor. Büyük şehrin ikiyüzlülüğünü - belki - abartarak dillendiriyor. Paris'i Hıristiyan ahlakı bağlamında bir fuhuş yatağı olmakla suçluyor. Emeğin sömürüldüğünü dile getiriyor. Ancak onu asıl büyüleyen yerdiği bu çirkinliktir, modern şiire nüfuz eden ve daha sonra şehir edebiyatının ayrılmaz bir parçası haline gelen bir belirsizliktir.

Baudelaire tarafından aktarılan izlenim, Berlin, Roma veya Londra gibi her büyük şehirde ve özellikle İstanbul'da yaşanmaktadır. İnsanların yollarda koşuşturduğu, etrafta türlü satıcıların kol gezdiği, para için şarkılar söylendiği yoğun bir şehirde metro adeta başrolü üstlenir. Kimsenin önünü kesmeden tarihi mekanları, kamusal alanları, toplumsal etkinlikleri rahatça dolaşmak mümkünleşir.

19. yüzyıl sonlarına doğru Fransız Edebiyatı'nda 'natüralist' bir yakınlaşma gerçekleşir. Bu değişimi en erken yorumlayan -  La ventre de Paris(1873) romanı ile – Emile Zola olur. Romanın konusu Paris'in göbeğinde bulunan 'Toptancı Hali'nde geçmektedir. Tıpkı 'impresyonist' ressamlarda olduğu gibi 'görmek' ön plana çıkmaktadır. Şehre gelen her yabancının 'başı döner' ve ona bir istikamet çizen, hayatına mana katan bir Kilise keşfedinceye dek intibalarını nasıl birbirinden ayıracağını ya da nereye yerleştireceğini bilemez. Çelik ve camdan inşa edilen 'Toptancı Hali' ilerlemenin kilometre taşıdır ve Zola, oradaki emekçilerin çalışma koşulları ile ilgilenmesi gerektiğini düşünür.

Tüm duyuların ayarının bozulması, her şeyin eşzamanlı varoluşu, her zaman hayata eşlik eden hız. Şehirde karşılaşılan yeni, tuhaf, görsel, işitsel herşey bir bakıma duyularımızı yenmiştir. Ya küçük bir cafede ya da bir mescidde sesssizliğin ve dinginliğin huzurunu yakalayabiliriz ancak...

* Walter Benjamin ve Yahya Kemal üzerine hazırlamakta olduğum yazımın önsözü olarak okuyunuz.