Şerif Mardin'in Ardından


Merhum Şerif Mardin’i dindarlık veya laiklik kefesine koyarak tartmak elbette mümkün değil, çünkü onun 'bilim adamı' yanı hep ağır basmıştır! Bir sosyolog olarak 'sosyal değişme' şeklinde nitelediği çağdaş topluma geçiş serüvenimizi layıkıyla anlatmış, ama 'entellijensiya' kalmaktan kendini kurtaramamıştır. Gramsci'ye göre; ''Her insan bir entellektüeldir, ama her insan toplumda bir entellektüel olarak işlev görmez.'' İşte, o insanlardan biri de Şerif Mardin'dir. Fikri takipçileri onun bu yönünü Karl Mannheim'ın penceresinden mutlaka irdelemelidir.

Şerif Mardin; Türkiye’de din ve modernlik, sivil toplum, ideoloji, merkez-çevre ve mektep-mahalle üzerine çığır açıcı bilimsel çalışmalar yaptı. Türkiye siyasetinde etkisini ve güncelliğini yitirmeyen ''merkez-çevre ilişkileri” konusu Mardin'in Türk sosyolojisine kazandırdığı yeni bir ufuktur. Bu paradigma ülkemizde ilk kez onun analizlerinde kullanıldı.(1973) Örneğin; onun nazarında, Milli Görüş ve MSP bir taşra hareketiydi. Ve Türkiye'de - Batılı manada - bir sivil toplum inşa etmek adeta imkansızdı.(Religion, Society and Modernity in Turkey-2006) Osmanlı Devleti'nin yöneten(Seyfiye-İlmiyye-Kalemiyye) ve yönetilen(Reaya-Tebaa) biçimindeki ikili yapısı hem sermayenin belli ellerde toplanmasına hem de sınıflı toplum oluşmasına engel olmuştu. Mardin, bu zaviyeden bakarak 'ulus-devlet' ekseninde bile olsa Türkiye'de rejimin devamlılık arz ettiğini ve köklerinin Jön Türklere dayandığını göstermiştir.(Türkiye'de Toplum ve Siyaset - 1990)

AK Parti'nin resmini çizerken, ulusal ve yurtdaşlık gibi soyut mensubiyetlere değil, din ve tarikat gibi somut aidiyetlere başvurdu. Bu derin zeminde örgütlenmiş bir siyasi hareketin 'Nakşilik' boyutuna atıf yaptı. Tanzimat'dan sonra aşırı batılılaşmış Türk eliti bu sosyal gerçeği ısrarla görmek istemiyor, diye yakınıyordu. O yüzden 'Cumhuriyet'in aydınlanmacı öğretmeni, mahallenin gelenekçi imamına yenilmişti'.

Ona göre; Batılılaşmanın getirdiği sonuçlardan biri, toplumun islami kültürle bağını koparmak olmuştur. Türk toplumunda dinle günlük hayat birbiriyle kaynaşmış olduğundan, bu ayrılma, Türkiye'de yaşayan insanları çok rahatsız etmiştir.(Bediüzzaman Said Nursi Olayı-1989) Şerif Mardin 'Din ve İdeoloji'(1969) adlı önceki çalışmasında, Türk toplumunda dinin bu rolünü inceler ve tahlil eder. İslamiyet'in toplumsal yapıya etkilerini ele alır. Dinin, halkın dünya görüşünü belirleme süreçlerinin yanı sıra, bireyin siyasi ve iktisadi davranış biçimlerine bakar. Ancak, kitabında beklenmedik bir çıkış yaparak, dine 'yumuşak ideoloji' statüsü vermiştir ki, 'Weltanschauung' ile 'Ideologie' kavramları arasında çizdiği sınırı kendi çiğnemiştir. Buna rağmen dinin ve dini kurumların Cumhuriyet rejiminin çağdaşlık perspektifiyle yaşadığı gerilimli ilişki onun gündeminden hiç düşmez. 19. yüzyıldaki siyasal tartışmalardan günümüze uzanan dindar-laik gerilimin siyasal düşüncede ve siyaset sahnesinde nasıl bir rol oynadığını itinayla ele alır.(Türkiye, İslam ve Sekülarizm - 2011)

'Türk Modernleşmesi' olarak bilinen sürecin başında Jön Türkler ile Yeni Osmanlılar'ın oynadığı tarihi rolü genç kuşaklara en iyi aktaran isim olması Şerif Mardin'in önemini artırmaktadır. Akademik çalışmaları sayesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yapay bir oluşum olmadığını anlıyoruz. Aslında II. Mahmut ile başlayan bu dönüşüm II. Abdülhamit ile olgunlaşmış ve Cumhuriyet'in zihinsel temeli atılmıştır. (Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu-1962) Başvurduğu tarihsel sosyoloji; yüzyıllar içinde bilinçli şekilde inşa edilmiş toplumsal ilişkileri anlamamızı kolaylaştırdığı gibi modern zamanlara nasıl yansıdığını da ortaya çıkarmaktadır. Sol ve laik bir entellektüel olmasına rağmen onu muhafazakar çevrelerde sevdiren tarih odaklı yaklaşımı olabilir. Ayrıca dikkatli bir okuyucu bu yaklaşımın gerisinde dindar aydınların hürmet beslediği Cevdet Paşa'nın yattığını hemen sezer.

Her ne kadar 'mahalle baskısı'(2007) kavramı üzerine kalmış olsa da tavrının - muhitiyle barışmak amaçlı - bir manevra olduğunu düşünüyorum. Veyahut Kemal Karpat'ın 'Bir Ömrün İnsanları' isimli hatıratında yer alan "Şerif Mardin halktan uzak, halkın parçası olmayı özleyen ancak mensubu olduğu sınıfın kültüründen ve tutumundan ayrılamayarak halk ile bütünleşmemiş, bütünleşememiş biridir" tesbiti üzerinde tekrar kafa yormak gerektiğini söyleyebilirim. Ancak Ebu’l-Ulâ Mardin’in torunu olması münasebetiyle Necip Fazıl Kısakürek'in dilinden düşürmediği 'ham softa-kaba yobaz' tabirine aşina olduğunu kendisi belirtiyor. Antropolojik açıdan meseleye baktığımızda; Osmanlı toplum düzenini daha iyi anlamak için 'harici' ve 'dahili' sınırların mutlak olmadığını, aksine her iki alanın iç içe geçtiğini belirtelim. Haremlik-Selamlık uygulamasında bu görecelik iyice belirginleşiyor. Etnik kökene ya da dini inanca dayalı mahalleler eskiden - yabancı kimseleri içeri sokmamak maksadıyla – çıkmaz sokak esasına göre örgütlenmişlerdir. Zaten, Osmanlı ailesi mahalle demektir. Mahalleden birisi kefil olmadan hiç bir kimse oraya taşınamaz, icabı halinde o kişi mahalleden atılırdı. Modernleşme sürecinde bu sınırların zamanla karışması, asayiş ve düzenin bozulmasının göstergesi olarak algılanmıştır. Bugün aynı anlayışın izlerini - bilinçdışı ya da bilinçaltımızda tezahür eden  - mahalle sendromunda gözlemliyoruz.

Yine onun irdelenmesi gereken 'Osmanlı, modernleşmeyi ancak ucundan yakalamıştır' savı ile Osmanlının Batı medeniyetine 'Japonca Yaklaşımı' tezi tarih ve antropoloji ile barışık sosyologlarımızı beklemektedir. Ömrünü anti-entellektüelizmin hüküm sürdüğü bir ülkede bir entelektüel olarak tamamlayabilmesi ise alkışlanacak bir durumdur. O gerçeği de unutmadan bir kenara yazalım.