Tahayyül İle Tasavvur Arasında - 3


Muhafazakarlık milliyetçilik değildir

Kavramlar tarihi dışında ayrı bir tarih yoktur, ve tüm tarihi olaylar bu tarihin - mevcut şartlara ve duruma göre - ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Dil, düşünce  ve kültür tarihi aynı sürecin değişik yüzleridir. Kavramlar, hem tarih oluşturan hem de gerçekleri  kurgulayan yapı taşlarıdır. Gadamer; ''Hakikat ve Yöntem'' isimli eserinde kavramları bu nedenle merkeze alır. Türkiye'nin yarınlarında 'muhafazakar düşünce'nin önemli rol oynayacağını düşünerek 'muhafazakarlık' kavramını merkeze alarak tekrar inceleyelim.

Muhafazakarlık, milliyetçilik değildir. Ne kapitalizme tapınır ne de vesayet devletine öykünür. Muhafazakar demek; kendini korumak ve aynı zamanda dünyaya açık olmak demektir. Muhafazakar kendini Anadolu coğrafyası ile sınırlamaz, aksine onun etrafına örülmüş duvarları yıkmak ister. Dinin bekası ve milletin selameti için hem Doğu hem Batı coğrafyasına siyasal, toplumsal ve ekonomik açılımı zaruri görür.

İnsan; yalnızca çıplak bir doğadan ibaret değildir. Düşünen, aynı zamanda onuruna ve kişiliğine düşkün bir varlıktır. Dindar insanlar bilir ki, insan mükemmel yaratılmamıştır. İdeolojiler insanı tutsak ve nihayetinde toplumu baskı altına alırlar. Her şeyden sorumlu bir devlet, insanın kendi kaderini tayin etmesine ve sorumluluk almasına karşı koyar. İşte; felsefi ilkelerin, dünya görüşünün, toplumsal normların ve uygulanan politikaların belirsiz ve örtük bir karışımı olan 'muhafazakarlık' bu noktada araya giriyor. Evet, yüzyıllar boyunca muhafazakarlık, pek çok değişikliğe uğradı, üzerine birbiriyle çelişik yorumlar yapıldı ve o yüzden tek bir muhafazakârlıktan bahsetmemiz doğru olmaz.

İlk amacımız; bu zihinsel kaosa son vermek, en azından muhafazakarlık hakkındaki görüşleri tasnif etmek olmalıdır:

Muhafazakarlık kavramının kökeni Latince 'conservare', yani 'muhafaza etmek' ya da 'korumak' tan gelmektedir. Eskiyi veya gelenekseli korumanın ilk bakışta siyasal zihniyetle ilgisi, hatta felsefi bir derinlik taşıyor olması mümkün gözükmüyor. Daha çok bilineni bilinmeyene karşı tercih etmek gibi psikolojik bir dürtü öne çıkıyor.

Bu nedenle muhafazakarlık kavramının ismiyle orantısız bir mana taşıdığını söyleyelim. Alman sosyolog Karl Mannheim muhafazakarlığın zor tanımıyla ayrıntılı biçimde ilgilenmiş ve sosyolojik kavram ile tarihsel kullanımı arasında ayrım yapılması gerektiğini belirtmiştir.

Muhafazakarlık bir zihniyet meselesi de değildir

Mannheim için 'eskiden geleni' tercih etmek "doğal muhafazakarlık" sayılmalıdır, ancak bu yaklaşım - meseleye Weber açısından bakarsak - "gelenekçilik" olarak nitelenebilir. Weber için gelenek "şimdiye kadar var olanın geçerliliği" dir ki geleneksel eylem böylelikle "kökleşmiş alışkanlıkla" gerçekleşir. Dolayısıyla gelenekçilik; hemen algılanabilir, yansıtmaktan çok tepkisel odaklı toplumsal veya  siyasal bir düzenin ötesinde esaslı bir yaklaşıma ihtiyaç duymaz.

Muhafazakarlık; tarihsel ve siyasal olgu olmanın dışında "bilinçli  veya bilinçdışı olarak kendini bir düşünce ve eylem biçimine yönlendirme" (Mannheim) olarak da anlaşılabilir. Ancak bu yaklaşım siyasal bir 'teorinin' mevcudiyetini şart koşar. 

Gelenekçilik felsefeden ziyade davranış kalıbı olduğu için, Mannheim'a göre ilerici ve çağdaş bir kimse - siyasi görüşlerinden tamamen bağımsız şekilde - özel hayatında gelenekçi tutumlar sergileyebilir. Bunun tam terside mümkündür. Muhafazakar düşünen bir insanın modern bir yaşam sürmesi her zaman olasıdır. Muhafazakâr tutum, mana odaklı siyasal bir eylem olarak sınıflandırılırken, gelenekçi tavır ekseriyetle tepkiseldir. Yukarıdaki izahat sanırım muhafazakarlık ile gelenekçilik arasındaki farkı ortaya koymuştur. Özetle; muhafazakarlık, muhafazakâr düşünce dünyasının önemli bir parçası olarak muhafaza etmekten, geleneğe sığınmaktan çok daha fazlasını içermektedir, ancak kesinlikle onun özü anlamına gelmemektedir. Asıl şimdi muhafazakârlığın özünü  keşfetmek ve onu siyasal bir düşünce haline getiren kalıpları yeniden icad etmek gerekiyor. Gelenekçilikten farklı olarak muhafazakârlık felsefi-siyasi bir içeriğe dayandığı için tarihi ve sosyolojik köklere sahiptir, ve onu yalnızca bir hatıradan ayıran ve içinde tabiiki gelenekçi unsurlar barındıran, hatta bağımsız bir ideoloji kılan bir sürekliliğe haizdir.

Ama biz muhafazakârlık derken; kavramı ne Mannheim gibi 'zihniyet' ne de Weber gibi 'gelenekçilik' çerçevesinde ele alacağız. Muhafazakârlığı bir çeşit 'psikolojik dürtü' saymamız gerekecek. Örneğin; Türkiye'de dindar çevrelerin islam algısı eskiden daha şiirsel, daha sanatsal, daha metafizik unsurlar barındırırken, günümüze doğru gelince, hukuk ve siyaset diline indirgenmiş bir din anlayışı öne çıkmaya başladı. Hiç kimse bugün 'dini hayat soğumadı' diyemez; çünkü din, yüzyıllar içerisinde oluşmuş ikliminden koparılmış vaziyettedir. Türkiye, ruh dünyasında bir sarsıntı yaşamaktadır. Bu değişimin sancıları tek başına muhafazakârlığa teşmil edilemez.

Muhafazakarlık yalnızca bir 'impuls' dur

Kurulu düzeni sorgulayan her değişimin, toplumun bir kesiminde olumlu yankı bulurken bir diğer kesiminde tepki çektiğini gözlemleriz: Toplum iki zıt kesime bölünmüş durumdadır. İki farklı yaklaşımı 'ortak paydalar' üzerinde buluşturmak isteyen çabalar şüphesiz yok değildir. Ancak Mannheim'ın 'muhafazakarlık'dan tamamen ayrı tuttuğu 'gelenekçilik' için yaşam alanı iyice daralmıştır. Kim 'terakki' cephesine katılmadıysa, kim 'ati'yi 'mazi'de aramaya kalktıysa, kim yabancılaşmaktan 'huzur'suz olduysa, kim 'bu ülke'nin medeniyetine atıfta bulunduysa, isminin üzerine hemen »muhafazakar« damgası vurulmuştur!

Aslında bu tür bir muhafazakarlık ideolojik amaç gütmez. Kavram onlarda antropolojik bir 'dispozisyon'a dönüşür: Düşünce, duygu ve eylem, muhafazakar yörüngeye kısmen bilinçli, kısmen sezgisel biçimde girmiştir. Gerçi değişim baskısına karşı kendini 'koruma' altına alan düşünce tarzının köklerini geçmişe dayandırmak da sorunludur. Tepkiler çoğu kez örtük ya da baskı altına alınmış bir sürecin neticesidir. Türk muhafazakarlığının dört atlısı Peyamı Safa, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cemil Meriç örneklerinde görüleceği üzere 'hiç bir münevver', repertuvarındaki eski alışkanlık veya huyları birden bırakmak istemez.

'Dürtü' tabiriyle siyasal bir oluşumu yok saydığımızın altını tekrar çizelim. Çünkü 'dürtü' akıldışı, ani ve kısa süreli bir tepkidir.  Muhafazakar güdümlü her tutum, çaba, uygulama, anlayış ve yaklaşım bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bunlar hızlı ve yıkıcı değişime karşı bireysel veya toplumsal tepki olarak ortaya çıkabilir. Duygusal bir söyleyiş olduğu kadar ideolojik bir seçenek de sayılabilir. Ancak başta aydınlar arasında olmak üzere çizili sınırlar belirsizdir. Ama solcu aydınların 'toplum eleştirisi' ile sağcı aydınların 'uygarlık eleştirisi' arasında bir ayrım yapabiliriz, zira solcu aydın köklü değişimin tüm olumsuz yansımalarını, hatta çağdaşlık yolunda atılan adımların başarısız kalmasını tümüyle toplumun sırtına yüklerken, sağcı aydın uygarlık eleştirisinde hem samimi hem de sahih bir duruş sergiler. Solcu aydın ilerleme fikrine saplanmıştır, medeniyet değiştirmenin getireceği sorunlar karşısında kör ve sağırdır. Çağdaşlık ve teknoloji meselesine sağcı aydın esastan yaklaşır ama geçmişi yüceltmekten kendini alıkoyamaz. Modernleşmenin getirisini de layıkıyla değerlendiremez. Örneğin, niçin milyonlarca insan taşra cennetinden şehir cehennemine göç etmiştir, bir türlü açıklayamaz. Ama modernleşme sürecinde ödenen bedeller konusunda aşırı hassastır. O yüzdendir ki teknolojik gelişmenin veya sanayileşmenin yol açtığı maddi ve manevi yıkımlar gündeminden hiç düşmemiştir.