Türkiye'de 'Gelenekliler' Kimlerdir ve Nasıl Tanımlanabilirler?


Prof. Dr. Nilgün Çelebi'ye göre; Türkiye Toplumu'nun iki ana ayağı bulunmaktadır: Modernistler ve Gelenekliler. Modernist olanlar aynı zamanda laiktirler ama Gelenekliler için henüz bir kavram bulun(a)mamıştır. İlk proje (Modernist) tamamlanmış ve somut göstergesi Atatürk'tür. Ve bir türlü aşılamamaktadır. İkinci proje (Gelenekli) ise oluş sürecindedir ve tamamlanmamıştır. Prof. Dr. Nilgün Çelebi sorusunu işte bu tespitin ardından soruyor: ''[Gelenekli olanlar] muhafaza ettikleri de var ama onunla sınırlanmak, çevrelenmek istemiyorlar; muhafaza edilenin kalıbını çatlatıp genişletmek istiyorlar. Orada bir dışarılara açılma isteği var, bir kabına sığamama, bir tamamlanmış olmaya itiraz, bir dolaşımda olmayı sürdürme eğilimi, arzusu var. Bu bir macera da. Ama (the) güvenle girilen bir macera. Bu (the) güvenin kaynağı ne?'' 

Sosyologların ivedilikle yanıt bulması gereken haklı bir soru. Ben, kendi payıma düşeni, yalnızca odamdaki pencereden bakmadan ve sahada bulunmuş biri olarak, yerine getirmeye çalışacağım.

I.

Türkiye'de çevreden merkeze yürüyen ve iktidarı ele geçiren siyasal hareketin güven kaynağı tek kelime ile ekonomik akıldır. Bu hareketi sürekli canlı tutan ve yaşatan karakter öncelikle 'tüccar'  ve 'işadamı' olmuştur. Girişimci ruhun can suyu olan 'risk almak' faktörü islamcı siyasete ivme kazandırmış ve aynı oranda başarıya (ya da başarısızlığa) sevk etmiştir. Ki bu tercihin dini gerekçeleri de bulunmaktadır. İşin bu boyutunu şimdilik bir yana bırakıyorum...

Sosyal Bilimlerle ilgilenenler, sosyoloji ile kapitalizmin doğuşunun içiçe ve eşzamanlı olduğunu, sosyolojinin kurucu babalarının ekonomiyle yakından ilgilendiklerini bilirler. Zaman içinde sosyoloji 'sivil toplum' ve iktisat 'piyasa' konusuna odaklandı. Ancak Piyasa modern toplumların en önemli olgusu olması nedeniyle hiç gündemden düşmedi ve Kapitalizm sistem olarak kendini kabul ettirdi. 20.yüzyıl biterken 'New Economic Sociology' akademi dünyasına yeni bir ruh ve heyecan getirmişti. Ama Piyasa konusunda eski izler silinmedi; sosyoloji'nin ekonomi, psikoloji, antropoloji, siyaset ve tarih ile akışkan bağları devam etti. 

ULUS DEVLET VE PİYASA TOPLUMU

Eğer Türkiye'deki olayı tam olarak anlayamıyorsak, belki bu çerçevede eksiklerimiz bulunmaktadır. Siyasal ve toplumsal değişim çok boyutlu ve çok yönlü incelenmedi. Özellikle ekonomik veçhesi ihmal edildi. Çünkü ''Great Transformation'(Polanyi) ile ulus devlet ve piyasa ekonomisi birbirine paralel gelişmiş ve 'Piyasa Toplumu' ortaya çıkmıştı. Yine Alman sosyolog Niklas Luhman geliştirdiği sistem teorisinde her subsistemin (siyaset, kültür vs.) merkezine 'piyasa'yı koyar ve piyasanın yaratacağı toplumsal dinamizmi 'ödemek-ödememek' kriteri/momenti içinde kavrar. Joseph Schumpeter 75 yıl önce yazdığı «Kapitalizm, Sosyalizm und Demokrasi» isimli eserinde süreci bu çerçevede yorumlamaktadır: Politikacılar  yaptıkları konuşmalarla mümkün olduğu kadar çok oy «satın» almaya çalışan tüccar konumuna düşmüşlerdir. Yurtdaşların çoğunluğu ise onların konuşmaların etkisi altında kalarak ve yalnızca duygularına göre oy kullanan kimselerdir. Schumpeter politikacılar konusunda daha kötümserdir. Oy savaşında seçimleri doğrudan etkilemeyen bilgilere politikacının ihtiyaç duymadığını belirtir. Her politikacı yeniden seçilmek istediği için seçmenin kısa vadeli isteklerine kulak vermek zorundadır. Bu yönüyle artık Türkiye'nin de bir ''piyasa toplumu'' haline geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Günümüzde politikacının tüccar konumuna düşmesi ile tüccarın politikacı konumuna yükselmesi birbiriyle örtüşmektedir. 

Kendi şahsi gözlemlerime gelince; 1994-1997 yılları arasında Müsiad-Almanya'nın Genel Sekreterliğini yürüttüm. Sayın Cumhurbaşkanımızı Şehr-i Emin olarak iki kez Almanya'da konuk ettik. AK Parti'nin doğuşunun ve yükselişinin MÜSİAD ve Anadolu Sermayesi temelinde mümkün olduğunu düşünenlerdenim. İnanmayanlar, sonradan sayısı 100'e düşürülen ilk 1000 kişilik AK Parti Kurucu Üyeler listesine göz atabilir. Peki, bu süreç nasıl ilerledi? 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kamuda ya da devlet katında iş imkanı bulamayarak ticarete yönelen ve sonradan büyük şirketler kuran İslamcı/Akıncı geçmişi bulunan yüzlerce işadamı tanırım. O damar 1990 yılında Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği olarak şekillendi ve İstanbul sermayesinin karşısında yerini aldı. Haddini aşarak önce banka sonra sigorta şirketi kurmaya kalkan Müsiad Camiası 28 Şubat sürecinde cezalandırıldı, aralarında işkenceye uğrayanlar, hatta yurtdışına hicret etmek zorunda bırakılanlar oldu. Kendim de 1990'lardan itibaren ticari şirketlerde yöneticilik yaptığım için ticaretin doğasında 'risk almak' faktörü bulunduğunu, işadamlarındaki girişimci ruhu, kazanç ve güç tutkusunu yakından bilirim. İşadamı piyasada tutunabilmek için her gün taktik ve strateji geliştirmek durumundadır. Yeni pazarlar aramak ve bulduğu pazarın şartlarına ayak uydurmak, kısaca esnek olmak ve müşteriyi/partneri kaçırmamak zorundadır. Piyasada ayakta kalması değişim iradesi göstermesine bağlıdır. Bu işlemde elindeki tek araç 'akıl' ve 'özgüven'dir. Zeki olmayan ve özgüven yoksunu kimseden zaten işadamı çıkmaz. Win-Win' onların olmazsa olmaz ilkesidir. Şirketi çevirmek ve yürütmek üstün yöneticilik becerileri ve yetenekleri ister. Belki AK Parti kadroları içinde vitrinde az sayıda işadamı görürsünüz ama ikinci ve üçüncü halkalarda parti teşkilatını onlar taşır. Girişimci ve yenilikçi ruh yönetim anlayışını belirler. Ve siyaset ve ekonomide olan biten hiç bir şey tesadüfe bırakılmaz. İş hayatında olduğu gibi her icraat mutlaka önceden düşünülmüş ve taşınılmıştır. Yani karar alımında tecrübe konuşur.

Mesela; tarihe kayıt düşmek bakımından bir anımı paylaşayım. 26 Mart 1999 günü Sayın Erdoğan Pınarhisar Cezaevine konulurken Hürriyet Gazetesi 'Muhtar bile olamaz' başlığı ile çıkmıştı. Halbuki aynı akşam toplantısını erken bitirerek Köln Kervansaray Restorantı'nda birlikte yemeğe gitmişti MÜSİAD-Almanya Yönetim Kurulu. Çünkü yeni bir Lider'in doğuşunu ve istikbalinin açık oluşunu 'görmüştük'. Ticaretle iştigal etmeyene o duyuyu izah etmek biraz güç. Şimdi bilimsel değil tarafgir yazdığımı düşünenlere şunu söyleyebilirim. Ben AK Parti döneminde ne  bir göreve talip oldum ne de nemalandım. Her zaman da eleştirel tavrımı korudum. Bitaraf duruşum nedeniyle ilga ve bertaraf edilmekten çekinmedim. Burada gözlemlerime dayanarak konuşuyorum. İşaret etmek istediğim sorun, Türkiye'de akademik ve kurmay aklın törpülenmiş, ekonomik aklın ise her şeye rağmen işler vaziyette olmasıdır. Türkiye'deki köklü değişimi anlamak isteyenler piyasa olgusunu ve onun toplumsal yansımalarını yok sayamazlar.

II.

Doğrusunu söylemek gerekirse, çağdaşlık her toplumda kültürel esaslara bağlıdır. Gelişmelere bağlı olarak sürekli güncellenmektedir. Bu yüzden evrensel bir tanım bulmak güçtür. Örneğin; Çinli aydınlar modernleşme sürecinde her halkın kendi kültürüne bağlı kalarak kendi yolunu seçmesini gerekli görmektedir. Sömürge döneminden kalma tecrübeleri sebebiyle anlaşılabilir bir istek.

SOSYAL DARVINIZM'İN BEYAZ ADAMA VERDİĞİ GÖREV: "İNSANLIĞI MEDENİLEŞTİRMEK"!

Avrupa devletleri 19. yüzyılda hammadde ve piyasa konusunda birbirleriyle kıyasıya bir rekabete girmişler ve yeryüzünü kendi aralarında paylaşmışlardı. Zira sömürgeciliğin ideolojisi ‘sosyal darvinizm’ beyaz adama insanlığı ‘medenileştirme’ görevi vermişti. Batı, sanayileşmiş toplumlarıyla üstün kabul ediliyordu. Batının aşağılamalarına Türkiye gibi Çin de katlanmak zorundaydı. Bu durum yöneticileri toplumsal şartları değiştirmeye kışkırtıyor, yani modernleşmeyi dayatıyordu. Batıyı taklit etmeyi teşvik ediyordu. 

Batının örnek alınması üç esasa dayanıyordu: a) Batı medeniyeti üstün addedildi. b) Batı kültürü - teknolojik üstünlük nedeniyle - ‘trend’ sayıldı. c) Bir medeniyet maddi başarılarından ayrı tutulamazdı. Bu üç varsayımı doğrulayanlar için Batılılaşmaktan başka çare yoktu. Buradaki mantık hatası, Batılılaşma gibi çağdaşlık konusunun da kültürel bir mesele olduğunun görül(e)memesidir. Yaygın kanı, çağdaşlık ile kültürün iç içe, yani birbiriyle irtibatlı olmasıdır. Bizdeki Abdullah Cevdet çizgisine benzer bir yol izleyen bazı Çinli aydınlar (4 Mayıs Hareketi), muasırlığın evrensel bir olgu olduğunu ve milli kültürle bir ilgisinin bulunmadığını iddia ettiler. Batıcılık akımına en sert tepki Zhang Junmai’dan ve 1923 yılında verdiği ‘Bilim ve Hayat Görüşü’ isimli konferansta geldi. Z. Junmai (1886-1969) muhafazakâr bir aydındı, ama o çağdaşlık ile muhafazakârlığı çelişki olarak görmüyor, aksine bu iki unsurun birbirini şart koştuğunu söylüyordu, zira ona göre muhafazakârlık çağdaş bir düşünce tarzıydı. 

KENDİ DEĞERLERİNE YABANCILAŞAN TOPLUMLAR

20.yüzyılın başında Avrupa’da farklı bir rüzgâr esiyordu. Batılı insanın kimlik duygusu - örtük ve gizli biçimde - Batılı olmayanlar ile arasına kültürel sınırlar konularak pekiştirildi.  Aydınlanma yaşamayan toplumlar karşısında Batı uygarlığının biricikliği sürekli vurgulanıyor, yenilmezliği bilinçaltına işleniyordu. Çinli düşünür Ji Xianlin, Batıya ayrıcalık kazandıran bu propagandaya kanan bir toplumun eninde sonunda kendi değerlerine yabancılaşağını ileri sürer. Bu eğilim, siyaset ve ekonomi ile yetinmeyerek sanat, felsefe, edebiyat ve bilimi de etkileyen Batının boyunduruğu altına girmekle eşdeğerdir. Yeryüzünde bir tekel yaratmak tehlikesini içinde barındırmaktadır. 

Analitik açıdan bu tavır makul karşılanabilir, zira Çin 19.yüzyılın ortalarında müthiş bir dış baskıya maruz kalmış ve bu tazyik aydınların özgüvenini sarsmıştır. Yüzyıllardır toplum tarafından benimsenen değer ve ölçüler artık geçersiz ve ‘kıymetsiz’ sayıldı. Artık yanlış ya da kötü kabul edilen ilkeler ve kurallar baş üstünde tutulmaya başlanmıştı. Bu bir mağlubiyet psikolojisidir. Peki, modernleşme hayatın her alanında gerçekleşmek zorunda mıydı yoksa ekonomi ve teknoloji gibi bazı alanlarla sınırlanamaz mıydı? Çağdaşlaşma tartışması, aslında derinde yatan, Batılılaşmanın çapını ve yönetilebilirliğini kapsayan bir sorunsalın ifadesidir. Modernleşmenin çapını ölçmek ya da tarihçi Zhang Kaiyuan’un ifadesi ile ‘kültürel geleneği çağdaş uygarlıktan ayırmak’ Çin’de 1840’dan 1930’a dek süren bir kavganın ana konusu olmuştur.

Çin de önce askeri ve teknolojik alanda reformlara girişmişti. Wei Yuan (1794-1856)a ait ‘yabancıyı kendi bilgisiyle yenmek’ fikri tatbik edildi ve kısmi modernleşmeye geçildi. 1895 Japonya yenilgisine kadar Çin kültürü ve geleneği sorgulanmıyordu. 19.yüzyıl boyunca Konfüçyüzm eğitimin temel direği ve toplumun esası kaldı. Bu dönemde çağdaşlaşmak bir hedef değil, amaç için araçtı, yani Çin’in yeniden egemenliğine kavuşması için savunuluyordu. Japonya yenilgisinden sonra Qing hükümeti strateji değiştirdi ve Avrupa’ya açıldı. Çağdaşlık fikri siyasi, ekonomik ve idari alanları kapsayacak şekilde genişletildi. John Stuart Mill, Adam Smith, Montesquieu ve Herbert Spencer gibi Batılı düşünürlerin kitapları Çinceye çevrildi. 20.yüzyıla girerken gerçekleşen siyasal değişiklikler geleneği hızla eritti. Bu tarihi kırılma aynı zamanda muhafazakâr düşüncenin doğuş anıdır. Batılılaşma yanlıları kadar karşıtları da Avrupa’dan esinleniyorlardı. (Antje Richter, China und die Wahrnehmung der Welt, Wiesbaden 2007:185-198) 

Almanya’da eğitim gören Zhang Junmai’n savunduğu görüşler aslında bize çok yabancı değil. Özetlemek gerekirse; 

  • Bilim objektif, hayat görüşü subjektiftir.
  • Bilim akli yöntemler kullanır, hayat görüşü sezgiye dayanır.
  • Bilim analitik yöntemi seçer, hayat görüşü terkibi arar.
  • Bilim illiyet yasasına uyar, hayat görüşü özgür irade ister
  • Bilim nesnelerin ortak olgularıyla hareket eder, hayat görüşü ferdin benzersiz olduğunu savunur. 

Bu karşılaştırma da gösteriyor ki, yazar bilinçli olarak yeni bir olguya tepki koyuyor. Akılcılığın karşısına sezgiyi ve tahlili yöntemin karşısına terkibi çıkarıyor. Bu yönüyle onu gelenekçi ya da dindar olarak tanımlayamayız. Aslında o muhafazakâr tavırlı çağdaş bir düşünür sayılmalıdır. Avrupa tarihinde de geleneğin kaybolacağı endişesi muhafazakârlık akımını doğurmuştur. Tarihçi Eric Hobsbawn, tarihin bu kırılma anını ‘icat edilen gelenek’ kavramıyla açıklıyor. Geleneklerin tekrar canlandırılmak istenmesini kırılma anı olarak yorumluyor. Eğer toplumsal değişiklikler eski sosyal kalıpları zayıflatırsa ‘yeni gelenekler’ ortaya çıkıyor. ‘Orjinal gelenekler’ canlı olduğu sürece ne geleneklerin diriltilmesine ne de uydurulmasına ihtiyaç vardır. İlginç olan, bugün bizim gelenek sandığımız pek çok şeyin modern, yani modern icad olmasıdır. (E. Hobsbown, Intention of Tradition, Cambridge 1983: 4-8)

MUHAFAZAKÂRLIK ESKİNİN DEVAMI DEĞİL YENİ BİR OLGUDUR

Muhafazakârlık; genelde geleneğin çözüldüğü, yeni bir devrin başladığı ve tarihi kırılma anlarında ortaya çıkan bir akımdır. Geleneğin kaybolmasına ve yeniye karşı doğal bir tepkidir. Onun kültür eleştirisi ağırlıklı olarak ilerleme düşüncesine ve kapitalist ekonomiye yöneliktir. Junmai da zaten çağdaş bilimleri öne çıkararak bir teknik eleştirisi yapıyor. Çağdaş bilimler kökleri itibarıyla Batı ile özdeştirildiği için bilim sorunu Batılılaşma tartışmaları çerçevesinde ele alınmaktadır. Burada bizim dikkat çekmemiz gereken nokta; muhafazakâr Çinli aydınların ‘muasırlaşmayı’ evrensel bir olgu olarak görmeyerek, Çin’in ulusal kimliğini koruması isteniyorsa eğer, uzak durulması gereken Avrupa’ya özgü bir ‘vakia’ kabul etmeleridir. 

Türkiye’de aydınların en büyük yanılgısı; muhafazakârlığı eskinin devamı saymaları, yeni bir olgu olmasına akıl erdirememeleridir. Geleneğe dönük sert eleştiriler bir bakıma muhafazakâr oluşuma yol açmıştır. Mehmet Akif/Tevfik Fikret veya Necip Fazıl/Nazım Hikmet gerilimi bu düzlemde irdelenmelidir. Çin’de Junmai, Türkiye’de Akif geleneği muasır medeniyetle uyumlu hale getirmeye çalışırken aslında - Hobsbown’a göre - kendileri yepyeni bir gelenek ‘icat’ etmişlerdir. Bu nedenle Prof. Dr. Nilgün Çelebi'nin tamamlanmamış saydığı ikinci proje - piyasa ekonomisi içinde teskin ve  ıslah edilmiş islamcılık bağlamında -  'muhafazakar müslümanlık' olarak tanımlanmalıdır.