Yaşlanmak (Da) Güzeldir


 

Yaşlılık alametleri belirdi bende.

Gece yarısı uyanıp tuvalete gitmek, yaşlandıkça sıklaşmaya başladı. Gençken bir yatıyor; sabahleyin defalarca çağrılınca ancak uyanı­yor­du­nuz. Uykunun bölünmesi, dışarıdan bir müdahale yoksa söz konusu değildi o zamanlar. Ne kadar tatlı idi uykular. Biraz daha uyumak için vazgeçmeyeceğin şey yoktu. Ders, sınav, yemek vb. Tuvalete de sabah uyanınca gidiyordunuz.

Artık gece tuvalete kalkmak, zorunlu olduğun bir göreve dönüşüyor. Tasarruf olsun diye elektrikleri de yakmıyorum ben. İnsan yaşlan­dıkça cimrileşiyor herhalde. Gençken dünyayı yerinden oynatırım güveni, cömert de kılıyormuş demek ki. Yaşlandıkça muha­fa­za­kâr­laşmanın (dindarlaşmanın değil) ilk belirtisi cimrilikte ortaya çıkıyor; böylece yeni bir belirti ekleniyor mevcutlara. Bu yüzden o karanlıkta el yordamı ile yürütüyorum bütün faaliyetimi. Hem –Allah korusun- deprem filan olursa tecrübe kazanmak için tatbikat yapmış oluyorum diye kendime gerekçe buluyorum.

Yatağın hemen yanı başında televizyon-uydu kumandaları, cep telefonu, gözlük, su bardağı, sigara-çakmak bunları devirmeyeceksin, bir yere çarpmayacaksın, kapıları bulup açacaksın, terlik giyeceksin ve tuvalete oturmak nizami olacak. Bunları yapan biri deprem gibi afetlerde nasıl davranılacağına dair bir alışkanlık kazanmış demektir.

 

O karanlıkta faaliyetlerimi yaşlılığın ve sürekli tatbikatların kazandırdığı tecrübelerle yapıyorum. Bari paçalara bulaşmasın diye topluyorum. Yine de sese duyarlı bir şekilde sürdürürsen, ancak o zaman gittiği yerden emin olabilirsin. Yoksa üzerini ıslatmak işten değil. Şekerim mi var mı diye hastanelere koşmuyorum. Prostat muayenesine gitmek zinhar. Muayene önden değil aynı zamanda arkadan yapılıyormuş. Şimdi Maranki’nin lavman tavsiyesine bile karşı çıkmış biriyim. Bu adam güzel, hoş konuşuyor da şu lavman işi akla ziyan. Acaba her yerimize müdahale yapıldı; erkek namusuna müdahale görevi de ona mı verildi diye şüphe içindeyim. Bu yüzden söylediği bütün güzel tavsiyeleri de çöpe gidiyor. Bu sayede kurtuluyorum “sağlık fetişisti” olmaktan. Her ürünüm organik diyene sazan gibi atlamıyorum anlayacağınız.

 

Neyse kazasız belasız tuvalet işini bitirmişim. Yaşlılık mı yoksa hastalık mı ayaklarım ateşler içinde yanıyor. Karaciğerin bir fonksiyonu da vücut ısısını dengede tutmakmış; ayaklarım kış-yaz ateş gibi yanıyor. Onları ıslatmadan uyumak mümkün değil. Bu yüzden hem abdest alıp yatıyorsun hem de ‘’Ebu Talip sendromu’’ndan kurtulmuş oluyorsun. Riva­yet odur ki; peygamberimizin amcası Ebu Talip bir türlü iman ede­me­di. Cehennem ateşinden korunması için peygamberimiz cena­ze­sinde onu bütün vücudunu oğarak yıkadı. İlahi takdir; ayak tabanlarını unuttu. Bu nedenle cehennemde ateş, Ebu Talibin tabanlarından işleyecek diye bir rivayet var. Benim ayaklarım da ateşlendikçe Ebu Talip kompleksi mi -sendromu mu- ne derseniz, tereddüde düşmekten alıkoyamıyorum kendimi.

 

Bir kış Ankara’dan Giresun’a otobüsle yolculuk yapmam gerekti. Otobüste ayakkabıları çıkaramıyorsun, içerisi sıcak. Dışarısı eksi derecelerde. Herkes mola yerinde tuvaletlere koştururken ben acele ile ayaklarımdan çorapları çıkarıp basıyorum, soğuk zemine ve karlara. Gören deli midir nedir diye acayip bakışlar fırlatıyor. Tuhaf davranışıma şaşkın ve acele nazar atıp tuvalete yetişme derdinde. Bir bir geçiyorlar yanıbaşımdan. Kimse derdin nedir diye sormuyor, soramıyor; anlamak için bir çaba da gösterecek sükûnette değil.

Ayaklarım soğuyunca tekrar otobüs yolculuğuna katlanabilir hale geliyorum. İşte bu yüzden gece uyanmanın, tuvalete kalkmanın sayısız faydası var. Ayaklarımı tekrar ıslatarak ateşini düşürmek mesela. İnsan vücudu ne harika bir sisteme sahipmiş; bunu ancak hastalanınca, bir organ işlevini kaybedince veya yaşlanınca anlıyorsun. İşim bitince dönüyorum tekrar yatağa. Allah’tan hâlâ sıcak. Yorgana sarılıp yeniden uykuya dalmanın rehaveti ile kıvrılıp kalıyorum. Yoksa kış geceleri kendini ısıtmak büyük mesele.

 

Yine de her yaşın ayrı bir güzelliği var. Gece teheccüd kılmak kolay­la­şı­yor, abdestli gezmek cabası ve sıhhatli olmanın somut bir eylemini eyleyebiliyorsun demek ki bu yaşında. Ev, araba mülk edinmek telaşından, çocukları okutmak, evlendirmek gailesinden kurtulduğun bir vakte erişmiş oluyorsun. Az-çok bir emeklilik maaşın var ve iyi-kötü sağlık sigortan oluyor. Tek derdin gelecek günü geçen günden daha nasıl verimli kılarım dü­şün­cesi.

 

Allah benim sahip olduğum işi herkese versin, desem dünyanın işleri yürümez. Sabah onda kalkıp işe gidiyorum. Akşam 17.00 de dönüyorum işten. Her memur, düzenli bir işe sahip işçi gibi. Şuna bak! İnsanın babası olsa bu mesaiye bir ücret ödemez. Ben de mesaime bir ücret almıyorum, ama her yerden para geliyor. Emekli maaşı, Ankara’daki büro kirası, sahip olduğun işin geliri. Fakirlik yaşlılıkta katlanılacak dert değil. Gençken neyse de.  Bu yüzden kahvelere takılıp, camilere uğrayıp, hangi market bugün nelerde indirim yapmış diye ihtiyaç borsasını takip etmek zorunda kalmıyorsun. Bu nedenle borsaya hâkimiyet, endeksleri izleme gibi külfetlerden kurtulup gül gibi geçinip gidiyorsun.

 

Tek şikâyetim; çok uyumak. Vakti değerlendirmek yerine tembelliğe prim vermek. Hâlbuki benim; hayatımı, ülkeyi, dünyayı kendi haline bırakma lüksüm yok. Bir hale-yola koymalıyım. Kimsenin böyle bir görev verdiği de, benden beklentisi de yok ama durumdan vazife çıkarabiliyorum. Bir vazife verilse gözlerimi kapayıp yapacağım ama devlet bile benden beklentisini asgariye düşürüp emekli maaşı bağlamış. Bu yüzden emekli maaşım da asgari ücret seviyelerinde zaten. İkinci işim de emeklilik mesleğine dönüşmüş. Küçük ilçelerde “akil adam”  olmak dışında amortisi de yok.

 

Devlete hak veriyorum. Bir insandan özel bir beklentisi olsa zaten yüksek maaş verir. O zaman da senden beklentisi yüksek olurdu. Üçlü kararname ile atanmışlarda olduğu gibi çırpınıp duracaksın! Sabahtan gece yarılarına kadar. Hafta sonları bile. Her büyük adamı bilgilendirme daveti, saatler süren bekleyişleri saymıyorum bile. Bu çırpınma değil çarpıntıya girer belki. Vatan kurtarmak için icraatın içinde olmak yüksek fedakârlık gerektirir. Üzerinde çalış biraz derlerse o daha da felaket. Ahir ömründe fikirlerini, eylemlerinin hesabına hazırlanmak yerine ha bire müsveddeye talim etmek insanı zorlayan bir vazife tabii ki.

Bu yüzden yaşlı ve emekli olmanın yeni bir mutluluk vesilesine kavuşmuş oluyorum. Benim sevdam karşılıksız. Bir şey beklemeden ve devletin katı kurallı protokol vs. merasimine rağmen bir vazifeşinaslık. Elbet ihtiyari olduğu için hasbi ve değerli de. Böylece hayatımı temize çekmek için yeterli vaktim var. Müsvedde fikirleri tekrar tekrar temcid pilavı gibi sofraya getirmiyorsun.

Aynada bakıyorum kendime; yüzbinlerce anı, soru, fikir belirip kayboluyor. Yarım yüzyılın hatıraları film şeridi gibi kendisini seyrettirmek için zorluyor. O anda gözlerime bakınca anında yakalıyorum, çocukluğumdan kalan o hınzır gülümsemenin izlerini. “Oğlum” diyorum kendi kendime; “yaşlandın ama büyüyemedin, hâlâ içindeki çocuk gözlerinden el ediyor” Şimdi bu çocuğu azarlamak olmaz. Aynada görünen o çocuğu seviyor; kendime katlanabilecek bir yön daha bulmuş olmanın mutluluğu ile hayata sarılıp yatağa seriliyorum.

 

Hâsılı şu an bilgisayarda harflerin kelimelere, cümlelere dönüşmesi için iki parmağımla var gücümle çalışıyorum. Artık ortaya çıkanın ne olduğuna dair kararı vermek de sizlere düşüyor. Bu kadar çabayı da siz gösteriverin lütfen!

 

Yaşlanmak güzel deyip tevekkülle mi karşılıyorsunuz yoksa gençlik iksiri peşinde mi koşuyorsunuz? Yüksek geliri ve yeterli parası olanlar için İstanbul sosyetesinin sünnetini öneririm. Almanya’da bir klinikte 30.000 Euro’ya bütün kanınızı oksijenle temizliyorlar. Kanınız, bebeğin ilk doğduğu gün sahip olduğu kana dönüşüyor. Sonunda parlak bir cilde sahip oluyorsunuz. Ne yazık ki hücreler kaldığı yerden devam etmek zorunda. Biyolojik yaş devreden çıkarılamaz. Klonlamanın sorunu da burada. Aldığınız hücre takvimi inkâr edemiyor. Bu nedenle geciktirmek için arayışlar olsa da yaşlanmayı önlemek mümkün görünmüyor şimdilik.

Ben bu tür arayışlarla, gençlik iksirleri ile zamana direneceğime, ‘’her yaşın ayrı güzel­li­ği var’’ diyen hayat görüşüne iştirak edenlerdenim. Bu teslimiyetle mutlusunuz hiç olmazsa. Züğürt tesellisi de sayılmaz.

Size de tavsiye ederim.

Yaşlılar arası elbirliği, işbirliğini getirir; o da hayatı daha yaşanılır kılar. Yoksa televizyonlarda soytarılığa dönüştü yaşlılık.  Özellikle evlenme programlarında. Eğer yaşlılığın ciddiyeti, vakarı, tevekkül ve teslimiyeti olacaksa sizin tebessümünüzle müces­sem bir varoluşa dönüşsün.

Bilgeliğe yakın olması ayrı bir imkân ve mazhariyet.

Bu bile tek başına yaşlılığın güzel olduğuna delil olarak hayatiyetini sürdürecektir.