Yol Düşünceleri-1


 

Otomobil Kuşanalım; Çevirme Var!

 

Umberto Eco Somon Balığıyla Yolculuk kitabında “araba kullanmadan yaşayamam; bu, benim için ölüm-kalım sorunu” diyordu.

Virginia Woolf”sa “İnsan yolculuk ederken acayip türlerle karşılaşıyor. Bunu muazzam eğlenceli bulduğumu söylemeliyim.” der “Dışa Yolculuk”ta.

Son yıllarda çok fazla yollardayım. Yolların ruhunu öğreniyorum, trafiğin kitabını. Öykülerini. Ahir ömrümde başladığım yeni iş beni yurdun değişik yerlerine savurdu. Otomobille mesafeleri aşmak benim ikinci meşgalem artık. Zaten mesleğimi soranlara da  ‘şoförüm’ diyorum. Yalan değil, bir vakıa. Mesaiden daha uzun yolculuklarım var. Söz vardır bilirsiniz; ‘’hiç yaşanmamış olan şey yaşanmaya, hiç söylenmemiş olan söz söylenmeye değer!”

“Yola çıkmadan önce sürprizlere, beklenmeyene, yani hiç görmedikleri şeye karşı güç yığan yolcular olduğunu biliyorum. Yazarın, yolcunun, aşığın tek bildiği veya tahmin ettiği, her zaman tecrübesinin işe yaramadığı bir âleme doğru yola çıktığıdır; bu âlemde, hayal bile edemediğimiz şeyleri, yalnız gözüyle gördüğü manzara ve kentleri değil, kendi bilincinin mahrem dehlizlerini, hayal gücünün, bakışının, hatta teninin bakir adalarını keşfettiği ölçüde, gözüpekliğinin işe yarayacağını da bilir” diyor Antonio Munoz Molina

 

Molina’nın anlattığı gibi olmasa da işimin bulunduğu il/ilçeler beni yurdumun yağmurlarına teslim ediyor, evden çok uzaklarda. Ankara’ya dönüş kadar ayrılış da heyecanlandırıyor insanı. Beklentilerden kaçıyorsun Ankara’daki, beklenenlere ulaşmak umuduyla. Çünkü Ankara beklentiye sokar insanı. Bir yerlerden umar sürekli. Hâlbuki makamlar sınırlı, istekliler çok. Arzdan çok fazla talep var yani. Bin bir umutla gelirsin Ankara’ya, kapılar yüzüne kapanmasa da taleplerine red cevapları sıralanır bir bir.  O zaman yola çıkmak, tekbir almak gibidir. Bütün beklentileri arkada bırakırsın. Ankara’dan eli boş gidenler bunu daha iyi anlayacaktır.

Gittiğin yer, kendini kabullenmeni sağlar, sahip olduklarının güzelliklerini de. Taşrada işin ve arkadaşların, Ankara’da evin, eşin kırık dökük beklentilerin. Dünya gibi, iki mesafe bir durak. Haftada bir olmasa da iki haftada bir bin ila iki bin kilometre yol yapıyorum. Şehirlerarası yolculuklar çok faydalı. Hem kendimi rehabilite etmek umudundayım; hem insanımızın yeteneklerini gözlemlemek imkânı doğuyor.

Otomobille yolculuk eşitlikçi bir macera. Herkes sıfatlarından soyunuyor; makamlardan, sahip olduğu statülerden. Yolda, altındaki aracı hareket ettirebilen her insan, şofördür sadece. Lüks araçlar arada sırada bu eşitlikçi akışı bozsa da neticede hepsi birbirine yakın hıza ulaşabilecek donanıma sahip otomobiller.

Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız. Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.’ diyor Cioran. Ben ona “yolculuk”u da ekliyorum.

Otomobile binerken ‘kaza’ olması, -istatistikle de destekli- ölebileceğin ihtimali aklında bir kere. Kelime-i şahadet getirerek çıkıyorsun yola, dualarla. Her yolculuk yorucu olsa da insana bir yenilenme, arınma, hayatını gözden geçirme imkânı da veriyor bu bakımdan. Bir hedefin var; ulaşmak istediğin bir adres. Kilometreler uzayıp kısalıyor; insan büyüyor bazen küçülse de. Araçların ses sistemi süper; türküler yollarda daha derine işliyor.

Köyünden dönenlerin arka tekerlekleri görünmüyor çamurlukların baskısından. Demek bagaj dolu. Yedek erzak, Allah ne verdiyse ana babaların mükrim gönlüne. Tarlalarımıza, bağ ve bahçelerimize. Her yolun kenarında yurdumun ürünlerini satan köy pazarları. Bagajda bütün ağırlığı ile gizli güç gibi istiflenmiş. Ölümü savuşturunca hayat devam edecek ve doğal-organik gıdalar kursaklara düşecek. Böylece bir zenginlik eşlik edecek yollarda. Yetmeyen maaşlara, dar gelirli halk nasıl geçiniyor sorularına bıyık altından gülerek nanik yapıyor köyden gelen bu bagaj dolusu Anadolu desteği.

Ben şoför tutmak isterdim. Otomobilin tadını çıkaracak, çevreyi gözlemleyebilecek ve güzelliklerin tadını çıkaracak fırsat bulabilmek için. Ancak iyi şoförler başkasını beğenmez. Ben de iyi şoför müyüm bilemem. Sürdüğüm otolara binenler tutunacak ne varsa sarılıyorlar ama bir başkasının sürüşüne sık sık karışırım. Bana karışandan hazzetmesem de. Şoför dediğin yolun ruhuna eşlik edecek, motorların torkuna uyum sağlayacak. Nerede gaza basılır, ayak ne zaman gazdan çekilir, kavşaklarda kırmızıya yakalanmamak için hangi aşamada boşa alınır bileceksin. Fren kullanmayacaksın. Hele keskin ve ani fren hiç. Şoförlük öngörüsü diye bir olgu var. Tecrübeli olanlar, nerede risk olabilir, duran bir aracın önünden birisinin çıkma ihtimali var mı, öndeki aracın şoförünün ensesine bakarak hangi yöne dönecek kestirebilmeli. Doğrudan fren yerine motor freni ile sürtünme direnci ile idare edeceksin. Yokuş aşağı boşa alacaksın, düşük hızda vites küçültmeyi bileceksin.

Virajlarda frene basmadan hangi süratle süzülünür, otomatik vites araba bile nasıl/nerede boşa alınır; refleks olmalı sürücüde. Düz yolda seni selektörle sıkıştıranı keskin virajlarda sağa zorlayıp ‘’şoförlük öyle olmaz böyle olur’’ nispeti yapmayacaksın. Acilci sürücüler, slalom yapan maceraperestler herkesi gerilime sokar, içindeki canavarı uyandırır. Onlara yolda şoförlük dersi vermeyeceksin. Bırak gitsin gittiği yere kadar. Nasılsa kaplumbağa tavşanı geçmiş, masalları ile büyüdün. Bu okumalardan ibret almayı bilmelisin. Hatta şoför kadın mı, memur mu, Erzurumlu mu yoksa Giresunlu mu öngörebileceksin. Dadaş, yavaş ve tedbirlidir ağır ama emniyetli. Giresunlu süvari gibidir şaha kaldırır otosunu. Tecrübeyle bilirsen sürücülerin plakasına göre de öngörebilirsin. Trafik tescil önceden herkese adresine göre plaka veriyordu; artık istemeyen değiştirmiyor plakayı. Bu yüzden ilinin plakasını alan yerel milliyetçidir, hemşerilik bağları gelişmiştir. Bütün bunlarda anlayışın geliştikçe yollarda sürpriz olmaz, yol emniyeti senin ve diğer sürücüler için bir şenliğe döner.

Uzun yoldaysan bir ilken olacak; trafikte başka sürücülere şoförlük öğretemezsin. İnsanlık öğretebilirsin ancak. Hızla geçersin ve hemen sağ şeritte yerini alırsın. Öndeki araç sollayınca, sana da bir gayret gelmemeli; sürücüyü sıkıştırıp şeridinde hız kesmeye zorlama. Sen sağ şeridi muhafaza ederken başka aracın solladığını görünce; önündeki aracı emniyetle geçmesini bekle. Sana da hızlanıp geçmek için fırsat tanıyacaktır yollar. Sürdüğü araç ne olursa olsun kimseyi sinek gibi görmeyeceksin. Bir kazada ilk yardım için koşan sensin çünkü lastik patlayınca yardım teklif eden, kaputu açan birine yapacak bir şey var mı diye soran. O halde birkaç km. önce şarampole yuvarlamak ister gibi vahşilikle diğer otolara saldırışın nedendir. 

Herkes eşittir direksiyonda… Siyaseti eşit şartlarda yapabilmek için yola çıkmayı bekliyorsun çünkü. Her şey aynı şartlara tabi yollarda; ölümü göze alanlarla hayatın tadını çıkaranların temkini, bayan şoförlerin tedbiri dışında.

Resmi araçlarla, eskortlu arabalarla bile yarışı göze alan insanımızdaki bu hız merakını, birincilik çırpınışını, kayıpların telafisine yönelik şahlanışını nasıl açıklayabiliriz? Ülkende senin iraden ve tercihin dışında hayatını zorlaştıran her karara isyanlardasın çünkü. Siyaseti direksiyon başında araç sürüşüyle yapmak muradındasın. Belki önündeki insanlar seninle aynı düşüncede inançta ve anlayışta. Aynı dünyadan, memleketten.  Mola yerlerinde kibarsın ama direksiyona geçince hasım/rakip hatta düşman görmüş gibi bir bakışın var herkese. Onlar da senin gibi mağdur belki, mazlum. Dünyanın kahrına katlanmakla siyasi kararlardan zarar görmekle kaderdaş seninle büyük ihtimalle.

Trafik lambalarının, polisin, meskûn mahallerin, hiçbir sinyalin köstek olmadığı çağlara hasretsin herhalde. Yolculuğun ruhu eğiten öğreticiliğine, başıbozukluğun cennetine, petrol öncesindeki şenlikli kervanlara geri dönmek isteğin içinde, derinlerde bir yerde gizli bir bilinç olarak kıvranıyor belki.

Mesafeleri katetmeye özlemin depreşti de ne oldu sanki? Dağları aşmak; aylara, yıllara yayılan; kara-borana-tipiye, çöllerin susuzluğuna, her yolcunun keyfine, dayanıklılığına göre belirlenen o uzun yolculuklar nerede şimdi? Patika yollarda geçen güzergâhlara? Dönemlere? Geçmişin efsunlu yolculuklarına imrenerek.

O kervanlara katılman bugün mümkün değil; motorlu araçlarla uzun kuyruklar oluşturmuşuz. Şehirleri kılcal damarlarına kadar tıkadık; park edilen otolarla. İnsanın yürümesi bile sorun artık. Otomobil ne işe yaradı? Birazcık hızlandık. Yine de şehir trafiği çileden çıkarıyor bizi, istediğimiz hızda akmıyor. Acısını uzun yollarda çıkarmak isteyen bir iştahla gaza basışımız. Çok hızlanmakla ne geçiyor elimize? Ruhlarımız geride kalıyor, Kızılderili pirimize göre; insanlığımız.

Bu nedenle yollarda kazaları göze alan bir cevvallikle araç sürmek, hiç günahsız şeridinde giden insanları telef etmek; “siyaset zayiatı” bir yönüyle. Her toplumsal olaya düşünce ile cevap veremeyen, adam yerine konulmayan, şoför olarak bir özne artık.  Sürüşündeki kıyıcılık, gündelik şiddetin bir yansıması. Konuşamayan davranış ve tepki ile ortaya koyuyor muhalefetini. Her tepkinin altında siyasi bir saik var gerçeğini kabul edebilirsek.

Ancak yollarda otomobillerle yaptığımız muhalefetin şakası yok.

Siyaseti ha silahla yapmışsın ha altındaki otomobili silah gibi kullanmakla.

Boşa alalım artık; mola yeri yakındır…