Zygmunt Bauman: Demir Leydi'nin Gölgesinde Bir Sosyolog


Sosyoloji hocaları belki bu başlığa bozulacaklar ama onları teskin etmek için hemen belirteyim: Ünlü bir sosyologu Margaret Thatcher ile birlikte anmak İngiltere'de de 'ad absurdum' telakki edilir. Ama akademik bir kaygı gütmediğim için Bauman'ın ölümüne onlardan farklı yaklaşacağım.

Anlaşılmak için önce Bauman'ın özgeçmişine kısaca bakalım: Polonya'da musevi bir ailede doğar. Ailesi 1939'da Sovvyetler Birliği'ne kaçar. Orada Komünist Gençlik Örgütü Komsomol'a üye olur. 1944-1953 yılları arasında Kızıl Ordu'da subay olarak görev yapar. Ardından Polonya Askeri İstihbaratı'nın 'Propaganda ve Ajitasyon Masası'na şef olarak atanır. Stalin'in ölümünden sonra çalıştığı birim dağıtılır. Sosyoloji ve Felsefe eğitimi aldığı Varşova Üniversitesi'nde doktora yapar(1956) sonra doçentlik(1960) sınavını verir. 1968 öğrenci olayları sırasında işten atılır ve İsrail'e gider. Asıl ününü kazandığı İngiltere'ye 1971'de yerleşir. 2006 yılında istihbarat subayı olduğu ortaya çıkınca olay bir 'özür' ile örtbas edilir. Karısının ölümünden sonra(2009) Stalin devri Polonya Komünist Partisi Genel Sekreteri Boreslaw Bierut'un kızı ile beraber yaşamaya başlar...

Bauman'ın İngiltere'ye geldiği yıllarda marksizm rüzgarı esiyordu. John Rex ve David Lockwood arasında geçen tartışmalara – aldığı felsefe eğitimi sayesinde – çabuk intibak etti. »Hermeneutics and the Social Sciences« (1978) kitabı ile çıkış yakaladı. İyi bir gelecek için işçi sınıfına bel bağladığı anlaşılıyordu yazdıklarından. Ve işte tam bu sırada Muhafazakar Parti'nin seçimleri kazanması ve Margaret Thatcher'in siyaset sahnesine çıkması(1979) aydınların canını çok sıkmıştır. Kimi kendini ampirik araştırmalara verdi kimi Batı tarihine yöneldi. Ki Tarihsel Sosyoloji'nin kök salması ve Anthony Giddens'in tanınması da bu döneme rastlar! Bauman ise – Platon'un siyasal mağlubiyetten sonra Atina Akademisi'ne sığınmasına benzer şekilde – somut toplumsal olaylardan hızla uzaklaştı. Modernite gibi »uçuk« ve »spekülatif« bir alana kapak attı.

Giddens »Tarihi Materyalizmi« yeniden yorumlamaya ve bu bağlamda (sosyal sınıflar ile) ulus devletleri yeni temellere dayandırmaya çalışırken, Bauman'ın ayağı iyice yerden kesilmeye ve teyakkuz halindeki modern kimliklere tutunmaya başladı. Bu konu belli çevrelerin dikkatini çekti ama – sosyolojik tahlil bakımından – tehlikeli ve sorunlu bir alandı. »Memories of Class«(1982) ile marksist yönteme veda ettiğini açıkladı. Çünkü toplumsal eşitsizlik artık işçi sınıfının sorunları ile teşhiş edilemiyor ve toplumdaki iktidar ilişkileri tek başına 'sınıfsal' anlaşılmıyordu. Bauman mevzide kalarak hedef değiştirir ve işçi sınıfının yerine insanlığın acılarını koyar!

Berlin Duvarı yıkılmış ve Sovyetler Birliği çökmüştür. İyimserlik rüzgarlarının estiği Avrupa'da çağın ruhuna aykırı bir eser yayımlar: »Modernity and the Holocaust«(1989). Bu kitap onun dünya çapında tanınmasını sağlamıştır. Adorno'nun aksine Yahudi Soykırımı'nın modernitenin derin izlerini taşıdığını ileri sürer. Modernlikten kopuş olmadığını söyler. Çağdaş toplumlar soykırımı mümkün kılmıştır, der.  Ancak bu bakış açısı sosyal bilimlerde pek ciddiye alınmazdı. Bu noktada tekrar Demir Leydi ve onun iktidarının yol açtığı bir çarpıtma ile yüzleşiyoruz. 90lı yılların başında - Michel Foucault'nun kitaplarına damgasına vuran - bir karamsarlığın aydınlar arasında yayıldığını da unutmayalım.

Bauman »Soykırım ve Modernite« arasındaki ilişkiye işaret ediyor ancak bir türlü gerekçelendiremiyordu. Batı medeniyetinin içyüzünü görüntüleyen »pencere« metaforuna başvurmakla yetiniyordu. Tarihsel sosyoloji alanındaki çalışmalarıyla bilinen yakın arkadaşı Michael Mann »Demokrasinin Karanlık Yüzü« (2005) araştırmasıyla bu eksikliği giderdi. Bauman emekli olmasına rağmen 'modernite' ve 'küresellik' alanında her yıl piyasaya yeni bir kitap sürdü. Fakat kendini karamsar bakış açısından kurtaramadı. Tarihin sona erdiği bir çağı »Postmodern Etik«, »Akışkan Modern Dünya «, »Bireyselleşmiş Toplum« kavramlarıyla açıklamaya çalıştı. Ampirizmin doğduğu bir ülkede deneme türünü(Essays) kabul ettirdi. Akılcı yaklaşımların ve evrensel kuralların  geçerliliğini yitirdiği bir zamanda başka ne yapabilirdi ki?

'Mustazafların' sesi olmak için yola çıktığında; küreselleşmenin bireyi düşürdüğü derekeyi fark etti, ve bireyin dışlanmışlık, yalnızlık ve köksüzlük sorunuyla yüzleşmeye karar verdi. Eski bir istihbarat subayı olarak 'gözlem' yapmayı çok iyi biliyordu. Modernite ve küreselleşmenin yarattığı bireysel psikolojiyi, yani  güvensizlik duygusu ile endişelerin kaynağını yakından tanıyordu. Sigmund Freud ve Erich Fromm'un bu kapsamda dillendirdiği görüşlerin, özetle bir 'öteki' olarak ötekilerin çektiği acıların bilincindeydi. Küreselleşen bir dünyanın kendi kendisine yeterli olmayan bireyi hiç gözünün yaşına bakmaksızın yutacağını erken sezmişti.

Onu ahlaki değerleri bir kenara bırakıp göreceliğe yakınlaşmakla suçlayanlara, - sosyolojiyle alakasız biçimde - Emmanuel Lévina'nın söylemiyle yanıt verdi. Postmodern ilişkilere ahlaki bir teşhis koyduğu »Postmodern Ethics« herşeye rağmen anlamlı bir eserdir. 'Hak ve Batıl' mücadelesinin sonsuza dek süreceğini sonuçta kabul eder. Ve bu kavgada kişinin bir başkası/yabancı/öteki için merhamet ve şefkat duymasının önemine değinir. Kur'an'ın tabiriyle 'esfele safilin' halinin hüküm sürdüğü bir gerçekliği vurgular. Son yıllarında - modern kelimesinin 'moda'dan türemesine nisbet edercesine - kendi markasını yarattı: »Liquid Modernity«, »Liquid Love«, »Liquid Fear«, »Liquid Times«, »Liquid Surveillance» ve »Liquid Evil«.

Son söz olarak; Thatcher ile başlayan muhafazakar dalganın Türkiye'de Özal'ı iktidara taşıdığını belirtelim. O yıllarda ülkemizde tavan yapan kimlik kavgalarını Bauman'dan ayrı düşünemeyiz. Türkiye'de aidiyet duygusunu kökünden kazıyıp, etnik ve dini kimlik peşine düşenler onun 'postmodern' fikirlerine sarıldılar. Aydınlarımız bu yanlışı hala görmüş değildir.

Zygmunt Bauman'ın ölümünü ben böyle gördüm ve değerlendirdim.