Balkanlarda Türkolog Olmak

03 Mayıs 2020

 

 

Türkoloji, Türkler ve özellikle Türk dili, lehçeleri, edebiyatı, tarihi, sanatı ve arkeolojisiyle uğraşan bilim dalına verilen isimdir. Sözü edilen alan, Türk dilinin, edebiyat, tarih, din ve Türk toplumlarının maddi ve manevi kültürünü sistematik şekilde toplar ve araştırır. Geçmiş ve günümüz Türkçesi ile Türk toplumları, ana konusunu oluşturur.

Dünyanın geniş bir coğrafyasına yayılan ve tarih olarak da derin bir geçmişe sahip olan Türk halkı gibi Türkoloji de bu geniş ve farklı coğrafyalarda, hatta zaman zaman da kendi coğrafyasının dışında farklı biçimlerde değerlendirilmiştir. Örneğin, kendi coğrafyasında, kendi toplumunun sorunlarını ele alan bir bilim dalı iken özellikle Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde, ilişki içinde bulunulan Türk dünyası ülkelerinin durumlarını değerlendiren ve adına oriyentalistik ya da şarkiyat çalışmaları adı verilen bir alan konumundadır. Buna karşılık, Güney Doğu Avrupa ülkeleri, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde bu ikisinin arası bir konumdadır. Yani kısmen başka bir kültürün konusu olarak değerlendirilirken zaman zaman da kendi öz kültürleri için gerekli bir kaynak olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu ülkeler, uzun süre Türk yönetimi altında yaşadıkları için ele aldıkları pek çok tarihi, hatta güncel sorunu çözmek için Türkoloji bilimine ihtiyaç duyarlar. Balkanlar, bu açıdan son derece karakteristik bir bölgedir. Bilindiği gibi Türk toplumunun Balkanlarla ilişkisi çok erken dönemlerde başlamıştır. Türkler 5. yüzyıl başlarından itibaren Balkanlar'a girdiler. Attila'nın bu bölgenin büyük bölümünü ele geçirerek İstanbul yakınlarına kadar geldiği biliniyor. 11. ve 12. yüzyıllarda ise Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlar'a gelip yerleştiler. 13. yüzyıl ortalarında da muhtemelen Moğol istilasından kaçan Sarı Saltuk ile sonradan onun adıyla anılan Türkmen aşireti Balkanlar'a geçmiş ve Dobruca dolaylarında ilk Müslüman Türk cemaatini meydana getirmiştir.

Türklerin Balkanlarla asıl ilişkileri Osmanlılar zamanında başlamış ve günümüze kadar  devam etmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmaya yüz tutma aşamasında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan beylikler, Selçuklu topraklarına hakim olmaya çalışırken Osmanlı Beyliği, farklı bir siyaset izleyerek bu iç mücadeleden uzak durmuş ve enerjisini daha çok yeni topraklar elde etmeye yöneltmiştir. Böyle bir stratejinin doğal sonucu olarak da Balkanlar bu beyliğin ilgi alanı olmuştur. Bu sıralarda kendi aralarındaki mücadelelerle hayli yorgun düşmüş olan Balkan ülkeleri de  bu taze güce fazla dayanamamıştır. Bu doğru yaklaşım, Osmanlı Devleti'ni kısa bir sürede Balkanlar'da etkin bir güç haline getirmiştir.

Süleyman Paşa'nın 1354 yılında Çanakkale Boğazı'nı geçerek Gelibolu'ya ulaşmasıyla başlayan fetih harekâtı, dalgalar halinde devam etmiş ve Balkanlar kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti'nin en önemli iki kanadından biri haline gelmiştir. Osmanlıların Edirne hariç bugünkü Trakya sınırına ulaşma tarihi, ilk fetihten sadece üç yıl sonradır. I. Murat devrinde (1362-1389) ise bu sınırlar Tuna'ya ve Adriyatik Denizi'ne ulaşmıştır. Yıldırım Bayezid (1389-1402), harekâtı, Romanya'ya doğru genişletmiş, Fatih Sultan Mehmet (1451-1481) ise Atina'ya, Bükreş'e girmiş ve Bosna-Hersek'i almıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Balkan seferlerini kuzeye doğru çevirmiş, Orta Avrupa'nın kilidi sayılan Belgrad'ı alarak (1521) Macaristan'a ulaşmış ve Mohaç Meydan Savaşı ile (1526) bu ülkeyi Osmanlı topraklarına katmıştır. Bu tarihten itibaren bir süre daha genişleyen Osmanlı toprakları, kuzeyde bugünkü Romanya ve Macaristan'a içine alan, kuzeybatıda Avusturya sınırlarına ulaşan, batıda Adriyatik Denizi'ne dayanan geniş bir alana yayılmıştı. Böylece Balkanlar, üç yüz yıl sürecek bir barış ortamına kavuşmuş ve hızlı bir gelişme göstermiştir. Sözü edilen bu fetihlerle Balkanlar artık Osmanlı'nın iç memleketi haline gelmiş, bu yöreye üç yüz yıl süren ve "Pax Ottomana" adı verilen bir barış havası hakim olmuştur. Balkanlar'da Türk hâkimiyetinin bu kadar kısa sürede kurulmasında ve ciddi bir direnişle karşılaşmadan yıllarca devam etmesinde siyasi, sosyal ve kültürel sebepler rol oynamıştır. Yöre, bir ülkenin gelişmesinin en önemli göstergeleri olan dini yapılar, eğitim kurumları, ticari binalar, askeri tesisler, kamu daireleri ve sivil mimari örnekleri ile donatılmış ve bunların detayları sayılacak olan köprü, cami, çeşme, türbe, mesken, çarşı, tekke, han, sebil, şadırvan, kale, menzilhane, saat kulesi, kışla, medrese, kütüphane gibi binlerce eserle zenginleştirilmiştir.

Şehirlerde, bir cami etrafında gelişen külliye yapıları, şehrin fiziki yapısına yön vermiştir. Bu suretle bölgeye yeni bir yaşama tarzı, ticari hayat ve medeniyet getirilmiştir. Bunun yanı sıra yerli halktan da kitleler halinde Müslümanlığı kabul edenler olmuş ve bunlar Osmanlı Devleti ve medeniyetinin vazgeçilmez bir parçasını oluşturmuşlardır. Bunun en önemli sonuçlarından birisi, bölgedeki çok dilli yapı içinde Türkçe, bir lingua franca olarak önem kazanmıştır. O kadar ki, Balkanlar'da yakın geçmişe kadar hangi ırktan olursa olsun bir kimsenin şehirli kabul edilebilmesi için Türkçe bilmesi gerekli sayılırdı.

Yukarıda belirtildiği gibi uzun süren bu ortak yaşam ve farklı bir idari yapı, bölgedeki hemen her şeyi etkilemiş ve bölge tarihi üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Bunların başında, folklor unsurları gelir. Balkan folkloruna bir göz atıldığında atasözleri, bilmeceler, tekerlemeler, fıkralar, masallar gibi sözlü halk edebiyatı türlerinde Türk folklor etkilerini kolayca bulmak mümkündür. Özellikle Nasrettin Hoca, biraz değişik şekillerde ama neredeyse bütün fıkraları ilgili ülke dillerine aktarılarak bölgede yaşamaktadır. Balkan melodilerinde, halk danslarında, müzik âletlerinde, halk sahne sanatlarında da Türk izleri açıkça görülür. Özellikle Türk müziği bütün çeşitliliği ile bugün de Balkan müziklerini etkilemektedir. Tabiî etkilenmediğini söylemek de doğru olmaz.

Türk medeniyetinin yöre halklarına ne denli tesir ettiğinin en açık göstergesi, dillerine girmiş olan Türkçe kelimelerdir. Bunların sayısı, Boşnakça, Sırpça, Makedonca ve Bulgarcada yaklaşık yedi bin, Rumcada ve Romencede üç bin civarında, Macarcada çok sayıda, Arnavutçada ise hepsinden daha fazladır. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte sözü edilen bu kelimelerin önemli bir bölümü Balkanlar'da bugün de yaşamaktadır. Özellikle kent yaşamına ait kelimeler bu konumdadır. Mesela, Türkçe yemek adları hala ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Bugün de Üsküp, Atina, Filibe, Saraybosna ya da benzeri başka kentlerde mutfak kültürünün büyük ölçüde Türk mutfağıyla ortaklık gösterdiği, yemek adlarına bakılarak kolayca tespit edilebilir. Bu çerçevede pide, börek, kebap, dolma, somun, gevrek, sarma, helva, boza, salep, kahve, şerbet, kadayıf, baklava, fincan, bardak, tas, cezve gibi sayısız kavram Balkan kültürüne geçmiştir. Bugün Balkan ülkelerinde gezen bir turist, hemen her adımında Osmanlı'dan kalma bir eserle karşılaşmakta, o kültürün izlerini takip edebilmektedir.

Uzun yıllar boyunca ihmal edilen ve ancak son zamanlarda yeni yeni ilgi görmeye başlayan bu eserler, 500 yıl boyunca kök salmış bir kültürü temsil etmektedir.

Bütün bu gelişmeler, bölgede yaşayan herhangi bir araştırıcının ele alacağı konu ne olursa olsun biraz geriye gitmek ve yaptığı işi ciddiyetle ele almak ihtiyacını duyduğunda, Türk kültür birikimine yani Türkoloji'ye müracaat etmesi gerekliliğini ortaya çıkarır. Yani Balkanlar'daki Türkoloji çalışmaları, diğer pek çok devletteki mevcut gelişmelerden farklı olarak bir tarihi geçmişten, ülkedeki halklarla tarih boyunca devam eden ilişkilerden kaynaklanır. Bu tarihi ilişkiler, özellikle de Osmanlılarla beş yüz yıla varan beraberlik ve bu münasebetin maddi ve manevi kültür üzerindeki etkisinin araştırılması, bölgede Türkçe'nin bilinmesini zaruri kılmaktadır. Bu etkinin en çok hissedildiği alanlar olan tarih, dil, folklor ve edebiyatın daha iyi incelenebilmesi için Türkçe bilmek şarttır. Bütün bu ihtiyaçlardan dolayı bölgedeki Türkoloji öğretimi yapan kurumların plânları bir başka yabancı kürsü örnek alınarak değil, kendi şartları göz önünde tutularak hazırlanmıştır.

Bu anlamda, bölgedeki ilk oryantalistik bölümü, 1926 yılında Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da açıldı. Bölümün kurucusu, ünlü bir Türkolog olan Fehim Bajraktareviç’tir. Bu bölümlerin içeriği oluşturulurken de dönem beklentileri göz önünde tutulmuştur. Türkçe yanında bu dile Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra pek çok Arapça ve Farsça kelimenin girdiği göz önünde tutularak, yani bu dillerin Türkçe üzerindeki köklü etkileri düşünülerek Türk dili ve edebiyatının daha iyi öğrenilebilmesi için Arapçanın ayrı bir dil olarak öğrencilere fazla yüklenileceği düşünüldüğünden Farsçadan sadece Fars edebiyatı ve Türkçeye girmiş Farsça öğelerin öğretilmesi planlanmıştır.

Günümüzde, benzer bir yapı içinde Bosna-Hersek'te, Makedonya'da, Kosova'da, Hırvatistan'da Türkoloji bölümleri mevcuttur. Yine çok eski yıllardan beri Bulgaristan'da, Romanya'da, Yunanistan'da, Macaristan'da önemli çalışmalara imza atmış bölümler yer alırlar. Hatta Macaristan biraz ırki arka planı göz önünde tutularak Türkoloji açısından bölgede öncü ülkedir denebilir. Üstelik bu alana çok sayıda da ünlü uzman yetiştirmiştir. Üniversitelerin bünyesindeki bu çalışmalardan başka çeşitli enstitülerde de Türkoloji çalışmaları yapılmaktadır. Özellikle İlimler Akademisi bünyesindeki Tarih Enstitüleri ve Balkanoloji Enstitülerinde bu tip çalışmalara yer verilmektedir.

Osmanlı Devleti'ni çeşitli ırklardan meydana gelmiş bir devlet, ortaya koydukları medeniyeti de el birliğiyle meydana getirilmiş bir ortak ürün olarak gören Bosnalı Müslümanlar, bu medeniyetin içindeki kendi paylarının ne olduğunu tespit çalışmalarına koyulmuşlardır. Sarayevo`daki Oryantalistik Enstitüsü bu amaçla çalışmalarının hemen tamamını Osmanlı incelemelerine tahsis etmiştir. Bu konuda, hemen her sahada değerli eserler meydana getiren enstitü mensupları, kuruluş tarihi olan 1950 yılından beri bir de dergi yayımlamaktadırlar. Prilozi za orijentalnu Filologiju adıyla neşredilen dergide, Bosnalı araştırıcılarla birlikte diğer Türkologların da makaleleri yayımlanmaktadır. Ayrıca Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi de yaptığı yayınlar ve Anali adlı dergisiyle bu çalışmalara katkıda bulunmaktadır. Benzer şekilde bütün Balkan ülkelerinde Balkanoloji Enstitülerinin ve Bilimler Akademilerinin ciddi bilimsel yayın organları mevcuttur.

Bölgedeki Oryantalistik bölümlerinin kütüphaneleri vardır. Bunlar, araştırma ve eğitim malzemeleri yanında önemli Türkçe yazmalara da sahiptir. Fakat bölgede, Türkçe eserler ihtiva eden kütüphaneler söz konusu olduğu zaman ilk akla gelen yer, Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi'dir. Sarayevo'daki, Balkanların bu en eski kütüphanesi, çok değerli el yazmalarını ihtiva etmektedir. Belgrad İlimler Akademisi Kitaplığı'nda, Tatbiki Sanatlar Müzesi'nde, Sarayevo Oryantalistik Enstitüsü Kitaplığı'nda, Zagreb  Sanat ve Bilimler Akademisi Oryantal El Yazmaları Koleksiyonu'nda, Mostar'da, Çetinye Halk Müzesi'nde, Üsküp Devlet Arşivi'nde, Zadar, Dubrovnik'teki arşivlerde ve bazı Türk okullarında da belli oranda Türkçe kitaplar bulunmaktadır. Bunlara ek olarak diğer bölge ülkelerinde de çok sayıda Türkçe yazma ve matbu eser ile arşiv malzemesi bulunmaktadır. Bunların bir kısmının katalogları da yayımlanmıştır. Buna Sofya Milli Kütüphanesi ve Balkanoloji Enstitüsü ile Atina’daki benzer kurumları eklemek gerekir.

Bölgedeki Türkoloji çalışmalarının başında, dil araştırmaları gelir. Osmanlı hâkimiyeti döneminde Türkçeyi biraz olsun öğrenmek gerekiyordu. Şüphesiz Müslümanlarda bu oran çok daha yüksekti. Boşnaklar ve Arnavutlar arasında Türkçe eser verenlerin sayısı oldukça kabarıktır. Ayrıca Müslüman aydınlar arasında Türk Edebiyatından etkilenerek yeni türler ortaya çıkmış ya da kendi dillerini Arap alfabesi ile yazma çalışmaları başlamıştır. Daha çok Boşnaklar arasında ama kısmen Arnavutlar arasında da revaç bulan bu tarz edebiyata alhamiado adı verilir. Bu tarz etkilenmelerin başında bölge dillerine çevrilen Mevlit, karakteristik bir örnektir.

Bölgedeki dil tarihi araştırmalarının en ilginç olanı, "Turcizmi" adı verilen alıntı kelimeler konusunda yapılan çalışmalardır. Bölge dillerinden Boşnakça, Arnavutça, Bulgarca, Sırpça, Hırvatçaya giren Türkçe kelime sayısının yedi bin civarında olduğu yukarıda ifade edilmişti. Bu kelimelerin bir kısmı, Müslüman halkın diline giren dini tabirlerdir. Ayrıca onların önemli bir kısmı da Türklerin eşya kültürünün o zamanki bölge halkının hayatına yaptığı etkiyi göstermektedir. Bilhassa ev eşyaları, giyim kuşam, yemek vb. alanlarda bu etki çok açık gözlenebilmektedir. Söz konusu kelimelerin pek çoğu bölge dillerine iyice yerleştiğinden, son dönemde dilin yabancı kelimelerden tasfiyesi çalışmalarında da yerlerine daha uygunu bulunamamış ve bu kelimeler atılamamıştır. Ayrıca bu kelimelerin büyük bir kısmına bugün de Türk hâkimiyeti dönemini konu edinen edebi eserlerde sıkça rastlanır.

Turcizmi'lerin araştırılması çalışmaları, epey eskilere dayanmaktadır. Yazılan pek çok makale ve kitaptan sonra bu konu özellikle Bulgarca ve Sırpça-Hırvatça açısından kalıcı yayınlara dönüşmüştür. Bölge dilleriyle bu ilişki yüzünden, çok erken dönemlerden beri sözlüklerin hazırlanması da gerekli olmuş ve bu alanda önemli çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

Bölgedeki Türkoloji araştırmalarının çok önemli bir bölümünü de tarih araştırmaları oluşturur. Bölge tarihinin kısa bir süre sonra Osmanlı tarihiyle ortaklık göstermesi ister istemez hemen her tarihçiyi, Türk tarihiyle ve onun kaynaklarıyla ilgili kılmaktadır. Bölgede Türk tarihiyle alâkalı çalışmaları sayıp dökmeye kalkmak, bu tür bir yazının sınırlarını çok aşar. Özellikle Bosna'da pek çok biyografi çalışması yapılmış, bu ülkeyi ilgilendiren ana kaynaklar (Evliya Çelebi Seyahatnamesi gibi) tercüme edilmiş, bölgedeki müesseseler (Bosna Paşalığı gibi) ve olaylar (Şehzade Musa ve Şeyh Bedreddin gibi) incelenmiştir. Bulgaristan'ı da bu manada zengin çalışma alanlarından biri olarak görmek gerekir. Türkçeden bölge dillerine yapılan tercümeler konusunda ayrıntılı bilgi vermek, bu boyuttaki bir yazıda mümkün değildir. Yine de tercüme faaliyetinin başlamasında Boşnakların önemli bir rolü olduğunu ve bu işin eskilere dayandığını belirtmek gerekir. Özellikle yeni Müslüman olanlar, Türkler aracılığıyla tanıdıkları bu dini daha iyi öğrenebilmek için şüphesiz Türkçeden pek çok tercümeler yaptılar. Türkiye ile dini ve kültürel ilişkilerini sürdüren Müslümanlar bu tarz çevirileri sonra da sürdürdüler. Fakat üzülerek belirtelim ki, özellikle aydınları ilgilendiren çeviriler, birlikte yaşamalarına rağmen doğrudan Türkçeden değil, Alman romantiklerinin Doğu edebiyatlarına yönelmesi sonucu Türk edebiyatıyla da ilgilenen bölge çevirmenleri aracılığı ile oldu. Meselâ, tarihi belli ilk tercümelerden biri olan Yahya Bey'in Şah u Geda adlı mesnevisinden Sevâd-ı Kale-i Kostantiniyye adlı bölümü, Dorde Rajkovi, 1856 yılında muhtemelen Hammer'den, yani Almancadan, Sırpça-Hırvatçaya çevirdi ve Zagreb'de yayımlanan Neven dergisinde neşretti. Bu tarihten itibaren bölgede sınırlı sayıda Türkçe eser tercüme edilerek yayımlanmıştır. Sonraki yıllarda ise siyasi ilişkilere paralel olarak çeviri faaliyetleri de artmış ya da azalmıştır.

Bugün Balkan halklarıyla artan siyasi ilişkilerle orantılı olarak hem Türkoloji çalışmaları hem de tercüme faaliyetleri artmıştır. Özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın TEDA Projesi bu konuda olumlu katkılarda bulunmuştur. Bu çalışmalarla ilgili bazı bölge ülkelerinde sistematik bibliyografya çalışmaları da yapılmıştır.

Bir toplu değerlendirme yapıldığında, başta Macar ve Bulgar Türkologların daha çok bölgedeki ağız araştırmalarına; Bosnalı, Bulgaristanlı ve Arnavut Türkologların Turcizm'e, yani Türkçeden geçen alıntılara, bütün bölge Türkoloji uzmanlarının Türkçeden kendi dillerine yaptıkları çeviri faaliyetlerine ve sözlük çalışmalarına; tarihçilerin tarihi kaynaklarla arşivlere; yine tümünün katalog çalışmalarına; özellikle Bulgaristan, Makedonya, Kosova ve Bosnalı araştırıcıların bölgede hala etkisini sürdürmekte olan Türk edebiyatı çalışmalarına odaklandıklarını söylemek gerekir. Görüldüğü gibi bölgede yaşayan halklar, Türk insanıyla tarih boyunca sürekli ilişkiler içinde olmuşlardır. Bu tablo, kuşkusuz bölgeyle ilişkilerde önemli bir potansiyeldir. Ama özellikle son yıllarda Türkiye'nin bölge üzerinde artan siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkileri bu alakanın en üst boyutlara ulaşması imkânını sağlamıştır. Bununla orantılı olarak Türkoloji malzemesi ve yine buna bağlı olarak alan çalışmaları hem nitelik hem de nicelik bakımından öbür ülkelerle kıyaslanamayacak bir düzeydedir. Bugün, Türkoloji bölümlerinden mezun olanlar akademik dünyada, dışişleri bakanlıklarında, askeri ve istihbarat kurumlarında, basın-yayın organlarında, son yıllarda turizm alanında ve özel sektörde istihdam edilmektedirler.

Bölgede bu işle uğraşanları, yani Türkolog unvanını taşıyan kişileri de   değerlendirmek gerekir: Doğrusu, alana gösterilen ilgi gibi alan uzmanlarına gösterilen ilgi de dönem dönem farklılıklar göstermiştir. Osmanlı Devleti'nin bölgeyi terk ettiği yıllardan başlanarak iki binli yıllara kadar bu alan, mağlup ve sıradan bir toplumun ürünü muamelesi görürken Türkologlar da eski bir düşmanın kalıntılarını araştıran ve bu anlamda kendi kültürlerine zulmetmiş bir yapıyı gözler önüne sererek milliyetçilik kazanına odun taşıyan bir konumda yer almışlardır. En azından bir bölümünün bu özellikte olduğu söylenebilir. Bölgede yakın zamanlarda ortaya çıkan değişim rüzgârları ile birlikte bu alanda da bir zihniyet dönüşümünden söz etmek mümkündür. Artık sorunlara daha bilimsel bakan ve dizini kırıp bilim üreten akademisyenler çoğunluktadır. Türkiye, ülke içinde kurduğu Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı gibi kurumlar ve üniversiteler aracılığı ile başka bölgeler gibi Balkanlardaki Türkoloji faaliyetleri ile de yakından ilgilenmektedir. Tabii bu ilgi ve ilişki sonuçta, tarafların her birine de memnuniyet olarak yansımaktadır.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.