Her Uygarlıktan Bir İz ya da İznik

05 Ekim 2019

Yaptığım görevler dolayısı ile çok yer gezme görme fırsatım oldu. Bunların bir kısmı bir süre sonra hafızamdan silinip giderken bir kısmı tekrar tekrar aklıma düştü. Hatta bir kısmını da yeniden yeniden görme ihtiyacı duydum. İznik de bu ikinci kategori şehirlerden biri benim için.

Bir kere çocuk dünyamda çok yer tutmuş bir şehir, İznik. Doksan üç harbi sonrası darmadağın olan Rumeli coğrafyasında adeta bir kıyamet yaşanmış ve aileler göç yollarında da bir yerlere savrulup gitmişler. Benim ailem Adapazarı’na sığınırken, bir kısım yakınlarımız İstanbul Bağcılar’a, diğer bir bölüğü Çanakkale Çan’a, bir kısmı da İznik’e yerleşmiş. Çocukluğumuzun kapalı dünyasında bazen İznik’teki akrabalardan birileri ellerinde bir sepet müşküle üzümü ile çıkagelirdi köyümüze. Ya da bizimkiler bazen onları ziyaret eder, bizde çok yetişmeyen farklı ürünlerle geri gelirlerdi, bir miktar zeytinle örneğin. Bu yüzden İznik o yıllardan beri hep bereketli bir dünyadır benim için.

Ama bazen de bir demet hüzün. Fakültede farklı mizaçlardan yakın arkadaşlarımız vardı. Abdullah da onlardan biri. Çok, dersle, kültür sanatla, derin konularla ilgili değildi. Ama bizim bir başka tarafımıza seslenen bir yönü vardı. Delikanlı adamdı, kolay diklenir, sözünü doğrudan söyler, hayatı daha reel boyutuyla yaşardı. Mezun olduk ve her birimiz öğretmen olarak farklı coğrafyalara dağıldık. O da Bozüyük Lisesi’ne öğretmen olmuştu. Zaman zaman haberleşiyorduk. Bir yaz akşamı bir başka ortak arkadaşımızdan silahla yaralandığını ve kurtarılamayarak vefat ettiğini öğrendim. İznik gölüne yüzmeye gitmiş, burada çevredeki kadınlara sarkıntılık eden birisine müdahale etmiş, bir serseri olan bu tip de kendisini takip ederek bir iki gün sonra üzerine bir şarjör boşaltmış. Ortak arkadaşımız Mehmet’le ailesine taziyeye gittik. Gencecik yaşta uzandığı taze mezarını ziyaret ettik, fatiha okuduk. Bazen mizaç her şey… Abdullah her durumda haksızlığı hemen tepki veren biriydi, bu tavrı sonu oldu.

Geçen hafta yeniden içimde İznik arzusu belirdi. Torun torba ailece yola düzüldük. Niyetim geçen yıl bir kısmını gerçekleştirdiğimiz Bayramilik yolunun bir bölümünü daha onlara göstermek ve anlatmaktı. Braudel’in meşhur sözü malum, yollar neredeyse şehirler oradadır. Ben küçük bir ilave yapıyorum buna; yollar neredeyse kültürler de oradadır.  Geçen yıl tüm aile sabah erken Hacı Bayram Veli Türbesi’nin ziyaret ettik. Onlara Hacı Bayram’ı, Anadolu tasavvufunu, bu çizgide onun rolünü anlattım. Sonra yola düzüldük, Ayaş’ta halifesi Bünyamin’i Ayaşî’yi ziyaret edip ikinci halka hakkında sohbet ettik. Ardından Beypazarı’nda hem çocukların yeme içme ihtiyaçlarını karşıladık hem de oranın Bayramilik tarihindeki yerini tartıştık. Nallıhan’a gelmeden bir küçük sapma yapıp Taptuk Emre Dergahı’na yolumuzu düşürdük. Biraz Taptuk, biraz Yunus dinledik… Sonra Göynük ve tabii önce Dede Ömer Sikkinî, sonra da Akşemseddin. Elbette burada Rumeli Fatihi ama bu bölgenin de adeta banisi olan Süleyman Paşa Camii de ziyaret mekânımız oldu. Tabii Taraklı’yı da gezdik. Akşam olmuştu artık ve Sapanca’ya evimize vasıl olup gezimizi nihayetlendirdik.

İznik’te Hacı Bayram’ın damadı ve en önemli halifelerinden biri olan Eşrefoğlu ve müridanı yatmaktaydı. Bu yüzden geçen yılki yarım kalan iş de bir miktar daha tamamlanacaktı. Huzurunda geçen yılki geziyi kısaca özetleyip onun tasavvuf tarihimizdeki konumunu konuştuk.

Eşrefoğlu al haberi

Bahçe biziz gül bizdedir….

ifadelerine muhatap oluşundan dem vurduk.

Ama İznik deyince hep aklımda olan bir başka konu da gündemimize geldi. Malum İznik’te Orhan Gazi’nin ve erken Osmanlı sanatının çok önemli eserleri var. Bir anlamda Osmanlı burada kuruldu dense yanlış sayılmaz. Yani Osmanlı atın sırtından belli ki İznik’te inmiş. İlk medreseler, ilk önemli camiler, ilk imarethane, hem de Nilüfer Hatun adına…Yukarıda ismi anılan Süleyman Paşa da bir medrese bina ettirmiş şehirde, Osmanlı’nın ilk örneklerinden biri.

İşte bu anlamda devletin temellerini oluşturan, bir anlamda Osmanoğulları kadar devlete emeği geçmiş bir başka aile de İznik’le özdeşleşmiş Çandarlılar. Bu aile içerisinde, devletin en yüksek ilmî, idari, mülkî ve askerî makamlarında vazife almış şahsiyetler çıktı. Çandarlı ailesinin atası Kara Halil Hayreddin’dir.  Aile aslen Anadolu’nun erken dönem bilim ve irfan merkezlerinden Sivrihisar’dandır. Bir rivayete göre de Şeyh Edebali’nin akrabalarından. Kara Halil, Bilecik, İznik ve Bursa kadılıklarında bulundu, ilk kadıasker olarak tayin edildi, seferlere iştirak etti. Bütün bilgi ve tecrübesini, genç Osmanlı Devleti’nin teşkilatlanmasına seferber etti. Orhan Bey zamanında ilk muntazam askerî teşkilâtın kurulmasında önemli vazifeler gördü. Yeniçeri ve Acemi ocaklarını kurmaya memur edildi. Daha sonra vezirlik makamına getirildi. Devletin bütün idarî, malî ve askerî işlerini elinde toplayan ilk vezir oldu. Vefat edince İznik’e defnedildi. Çandarlı Kara Halil’in ölümü üzerine, büyük oğlu Ali Paşa, vezirliğe getirildi. Devlet teşkilâtında önemli hizmetleri olan Ali Paşa, Sultan Murad’ın ölümü üzerine tahta geçen Yıldırım Bâyezîd zamanında da vezirlik vazifesine devam etti. Ali Paşa, 1407 senesinde vefat edince İznik’te babasının türbesine defnedildi. Ali Paşa’nın kardeşlerinden İbrahim Paşa 1421’de Sultan İkinci Murâd devrinde vezirliğe getirildi. Sekiz sene kadar bu görevi ifa etti, ölümünde İznik’e defnedildi. İbrahim Paşa’nın yerine bu göreve oğlu Halil Paşa getirildi. İş artık öyle bir noktaya gelmişti ki tahtta Osmanoğulları, vezirlik makamında da Çandarlılar. Hatta öyle anlaşılıyor ki Osmanlı tahtı artık Çandarlıların elinde bir oyuncak olmak üzereydi. Nitekim II. Murad’ın tahttan indirilip II. Mehmed’in tahta çıkarılmasını böyle okumak lazım. Sonra da tersini. Bu mesele II. Mehmed’i ne kadar rahatsız etmiş, hatta kinlendirmiş olmalı ki İstanbul Fatihi olduktan sonra ilk yaptığı işlerden biri, Halil Paşa’yı ailesi ile birlikte tutuklatıp Paşa’yı, neredeyse işkenceyle öldürtmek olmuştur. Bu olaydan sonra Çandarlılar bir daha Osmanlı yönetiminde çok söz sahibi olamadılar. Halil Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa II. Bayezid tarafından vezir yapıldıysa da aile hiçbir zaman eski konumunu elde edemedi. Halil Paşa’nın mezarı da İznik’tedir.  Türbeleri dışında aile Yeşil Câmi’yi, Eski ve Yeni İmareti İznik’e kazandırmıştır.

Bütün bu bilgileri şunun için veriyorum, Osmanlının kuruluşundan İstanbul fethine kadar, yani asıl oluşum sürecinde bu denli olumlu ve önemli bir rol oynamış Çandarlı ailesi, Fatih’in hışmına uğradıktan sonra adeta devlet tarafından reddedilmiş bir konuma düştü. Eski yıllarda İznik ziyaretlerimde bu türbelerin ne kadar bakımsız, ilgiden yoksun olduklarını görür üzülürdüm. Son ziyaretimde İznik mezarlığındaki Hayrettin Paşa dahil olmak üzere şehir merkezindeki diğer iki Çandarlı türbesini ziyaret ettik. Eski perişanlık yok ama Çandarlılara yönelik mehabet de yok. Onların hesaplaşmalarını tarihe bırakalım ve bu önemli aile için de artık hak ettikleri saygı ve alakayı kendilerine gösterelim. Hem Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı hem de Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığını daha önemli şeyler yapmak için göreve çağırıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

İznik elbette sadece bunlardan ibaret değil, yolunuz düşerse Yeşil Cami’yi, İmareti, tabii meşhur İznik Konsülü’nün toplanıp İncil sayısını dörde indirdiği tarihe tanıklık etmiş Ayasofya’yı, Antik Tiyatro’yu, son zamanlarda keşfedilen gölün içindeki mabed kalıntılarını da mutlaka görün, yeniden çiniciliği keşfetmiş şehrin bu anlamdaki dükkanlarından alışveriş yapın ama mutlaka İznik müzesine de uğrayın. Şu günlerde kapalı da olsa yakında zengin teşhir ve tanzimi ile açılacaktır umarım.

Şehrin bir de Osmanlı öncesi, yani I. Kılıç Arslan’la özdeşleşen Selçuklu öyküsü var. Bir de bununla alakalı Türk dünyası hikayesi. Kırgızlar Türbesi bunun canlı şahidi, Hacı Özbek Camii gibi.

Haydi bir de kişisel fantezimden söz edeyim; ne zaman Anadolu’nun kadim şehirlerine yolum düşse başka özellikleri yanında çarşılarda otantik helvacı dükkanları ararım. Sahipleriyle sohbet eder, orijinal ürünleri varsa tadar, bir miktar satın alırım. Edirne’de, Kütahya’da Trabzon’da hoş anılarım oldu. Kütahya’da çarşı içinde bana göz kırpan Helvacı Hakkı tabelasını görünce içeriye daldım ve kırklı yaşlardaki tezgahtaki görevliye, bunlar kendi imalatınız mı diye sorunca, beyefendi, siz 139 yıllık Hakkı markasına hakaret ettiğinizin farkında mısınız cevabını aldım. Karşımdakinin ehl-i hal biri olduğunu anlayınca ben de tatmadan inanmam diye karşılık verdim. Birkaç çeşit denedikten sonra da beğendiklerimden satın aldım. İşte İznik’te de böyle bir helvacım var; kocaman bir tezgahın üzerinde yaklaşık bir metre çapında yuvarlak bir tekerlek helva. Tadanlar pişman olmayacaktır.

Bizim eski şehirlerimizde hikâye çok. Daha size İznik surlarından, Sarı Saltuk Türbesi’nden,  Gölü’nden, tabii İzniklilere göre denizden, lezzetli balıklarından, dünyanın en leziz müşküle üzümünden, zeytinden, şeftaliden, güzelim sebzelerinden söz etmedim. Eh mevsiminde giderseniz onları da siz keşfedin. Siz de bana tatmadan inanmam deyip başıma iş çıkarmayın.

Ha bir de uygun vakitse İznik’te gün batımını seyretmeden dönmeyin.

Abdurrahman Kurt

Pek bilinmez ama Bursa bugünlerde zevkle yediğimiz üzümleriyle de ünlü bir şehir. Sizlere müşküle ve razaki üzümlerinden söz etmek istiyorum.

İznik’te müşküle üzümüne ilaveten “Müşküle” adını taşıyan bir köy de var. Şimdi azalma eğilimi gösterse de “razaki” üzümü tıpkı müşküle gibi şeker oranı düşük ama daha sulu bir üzüm. Bu üzümler sanal bir görüntü veren ve şeker oranı çok fazla olan yeni tür üzümlere göre oldukça doğallar.

Razaki, “Rezzak”tan galat olmalı diye düşünüyorum. Doğrusu “Rezzaki” olmalı, yani “rızık verene ait” ya da “Rızık veren Allah’ın nimeti.”

Bunları neden mi anlatıyorum? Sözü müşküle üzümüne getirmek için. Hiç düşündünüz mü acaba müşküle ne demek?

İlk bakışta anlamsız gibi duruyor. Bendeniz razaki gibi müşkülenin de galat olduğunu düşünüyorum.
Bunun doğrusu “müşkire” olmalı. Yani “Allah’a şükrettiren” anlamında.

Doktora tezim esnasında 19 yüzyıla ait bir Salname’de müşkire olarak yazıldığını gördüğümde kelimenin doğrusunun böyle olması gerektiğini düşündüm. Doğrusu Razzaki ile yan yana ele aldığımızda çok da anlamlı.

Yıllar önce Müşküle köyünün muhtarını arayıp bu kanaatimi kendisine ilettiğimde biraz hayret etmişti. Şimdi köyün Web sitesinde müşkülenin yanında herhangi bir açıklama yapılmaksızın “Müşkire” kelimesinin de iliştirildiği görünüyor.

Per, 10/31/2019 - 23:23 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.