Toplu sözleşme, eski düzen ve kaderimize dönüşen hüsran

29 Ağustos 2025
Image

Eagleton’ın ateist Dawkins'e ilişkin tespiti çok çarpıcıdır: “Tanrı olmasa Dawkins işsiz kalırdı.” Eagleton’ın tespiti, nihayete eren toplu sözleşme görüşmelerindeki hükümet-sendika performansını çağrıştırdı. Gerçekten ortada tuhaf bir durum var. Dawkins’in kariyerini Tanrı’ya borçlu olması gibi hükümet ve sendika da derin bir dayanışma içerisinde ilişkilerini paradoksal bir şekilde devam ettiriyorlar. Sendikal mücadeleyle, sivil toplum yapılanmasının ruhuyla bağdaşmayacak şekilde ilerleyen bir ilişkinin üzerinden kamu çalışanlarının mali ve özlük haklarına ilişkin bir takım kazanımların gerçekleşmesini bekliyoruz.

Elbette sendikal mücadele hükümetle kategorik bir karşıtlık temelinde inşa edilemez. Ancak bu mücadelenin özerklik gerektirdiğini, sadece sözleşme sürecinin resmi takviminde değil sürekli bir şekilde çalışanların talep ve beklentilerini kamusal alana taşımayı, ısrarlı bir şekilde gündemde tutmayı ve talep edileni hükümet üzerinde baskı oluşturacak bir ilişkiye dayandırmayı zorunlu kıldığını biliyoruz. Bunun gerekliliklerini karşılamak yerine hükümet ile karışık, karmaşık ilişkiler geliştirerek imtiyaz arayışına girmeyi tercih etmenin faturası, temsilcisi olunan kesimlerin haklarını aramaktan feragat etmektir.

Türkiye’de meseleler kayıkçı kavgasına indirgendiği, şahsi meselelere dönüştürüldüğü için işin içinden çıkmak, işi gerektiği gibi konuşmak mümkün olmuyor. Burada mesele son dönemlerde iyice çığırından çıkmış olmakla birlikte mevcut hükümet ve yetkili sendikayla sınırlı değil elbette. Türkiye’de kamu sendikacılığının ibretlik bir pratiği var. Bu ibretlik pratik aynı zamanda kamu çalışanlarının da iradeleriyle, tercihleriyle şekillenmiş bir pratiktir. İktidarda kimin olduğuna bağlı olarak sendikaların üye sayıları artmakta veya kamu çalışanları, tercihlerini iktidara yakın sendikanın hangisi olduğuna bakarak yapmaktadırlar. Toplumsal hafızanın kılcal damarlarında hayat süren bu refleksin ne tür yaşanmışlıklar üzerinden açığa çıktığına bakmakta fayda var. Bu hastalıklı hali üreten gerekçeleri bulmanın yanında bunun ürettiği maliyeti ve buna engel olabilecek çözümleri de konuşmanın aciliyet oluşturduğunu görmek gerekiyor. Türkiye’de kamu çalışanlarının insani standartlarda bir yaşam sürmesinin imkânı da ülkenin ekonomi yönetiminin rasyonelliği de burayla doğrudan ilintilidir.

Gelelim uzlaşmazlıkla sona eren 8. Toplu Sözleşme sürecine. 

Sürecin teknik detaylarına ilişkin gelişmeler kamuoyunun önünde. Yetkili sendikanın ne oranda zam istediği hükümetin buna karşılık ne teklif ettiği ortada. Nihayetinde Hakem Heyeti’nin hangi oranı ne şekilde tespit ettiği de açık. Bu teknik detaylardan ziyade üzerinde durmamız gereken birkaç hayati noktaya vurgu yapmakta yarar görüyorum. Belirtilen rakamların, pazarlık sürecinde dillendirilen zam oranlarının bir matematiksel işlem olmanın ötesinde yaşadığımız hayat ve hayatın kalitesiyle bağlantısını ortaya koyarak başlamakta yarar var. Türkiye’de tüm çalışanların (özel ve kamu dahil) çok çok büyük kısmı yoksulluk sınırının altında bir ücretle çalışıyor. Bunların içinde asgari ücretliler, emekliler gibi yine çok önemli bir kısmı açlık sınırına yakın bir ücretle hayatta kalmaya çalışıyor.

Image

Dünya Bankası’nın tanımından hareketle yoksulluk sınırını “yeterli hayat standardında yaşayabilmek için gerekli olan minimum gelir miktarı” olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla kamu çalışanlarını ve emeklilerini, asgari ücreti, işçi zammını vs. konuştuğumuzda esas itibariyle ülkemizdeki insanların yeterli hayat standardında bir hayat sürdürüp sürdürmediklerine ilişkin bir tartışma yürütüyoruz demektir. Yeterli hayat standardı demek elbette bir tarafıyla tartışmaya açık bir boyut barındırıyor. Ancak yeterli ve sağlıklı beslenme, barınma, eğitim, ulaşım, boş zaman aktiviteleri vs. gibi pek çok husus ise tartışmasız karşılanması gereken başlıklar. Ücret zammına ilişkin tartışmayı ve toplu sözleşme sürecini bu gerçeklik içinde yürütüyoruz. Konuştuğumuz rakamlar, teklif edilen zam oranları, kesinleşen rakamlar vs. ancak Türkiye’nin bu ekonomi-politik gerçekliği ile birlikte değerlendirilirse anlamlıdır.

Her şey birbiriyle bağlantılı olduğu için rasyonalitesini yitirmiş bir ekonomi-politik içinde yoksulluk sınırının üzerinde adil bir bölüşümün, insan hak ve onuruna yaraşır bir ücret politikasının nasıl hayata geçeceğini konuşamıyoruz. Bugün sekizincisi gerçekleştirilen toplu sözleşmelerin ilk yedisi zaten aşağı yukarı bunun da nasıl geçeceğini gösteriyordu. Türkiye’de toplu sözleşme süreçlerinin neredeyse tümünde masaya temel pazarlık belirleyeni olarak getirilen Merkez Bankası enflasyon tahminlerinin hiçbirisi bugüne kadar tutmadı. Diğer taraftan özellikle son yıllarda sistematik bir şekilde enflasyon rakamlarının düşük gösterilmesine gidildi. Devletle, devletin işleyişiyle izahı mümkün olmayan bu iki temel uygulama zaten çalışanların haklarının doğrudan gaspı anlamını taşıyor. Birincisi maaş zammı tartışmasını enflasyon rakamına bağladığınız yerde yapılan ücret güncellemelerini zam olarak ifade etmek gerçekliği alenen çarpıtmaktır. Enflasyon oranındaki güncellemeler, zam değil kayıpların telafisi dolayısıyla alınan ücretin korunmasını getiren bir düzenlemedir. Son yıllardaki tüm toplu sözleşmelerde uzlaşılan veya hakem heyetince belirlenen rakamlar enflasyon rakamlarının altında çıktığı için çalışanların herhangi bir zam aldığından bahsetmek mümkün değil. İkincisi ekonomi-politiğin heterodoks maceralarla iyice çığırından çıktığı süreçlerde enflasyon ölçüm rakamları da doğrudan işleme tabi tutulduğu için çalışanların kayıplarının ne olduğu da doğru ve hakkaniyetli bir şekilde ölçülmedi. Dolayısıyla gerçek enflasyonun yarısı bir rakamın resmileştirilmesi üzerinden yürütülen hesaplama, çalışanların kayıplarının bürokratik işlemlerle görünmez kılındığı bir gasp düzeni içinde hayat buldu. Son dönemde enflasyon üzerinden Türkiye’nin dünyadan bariz bir şekilde negatif olarak ayrıştığı dikkate alındığında yaşanan kayıpların ve kayıpları telafi etmeme mekanizmasının nasıl yürürlükte olduğu ibretlik şekilde görülecektir. Ayrıca bu politikaların sistematik şekilde Türkiye toplumunu standartları son derece düşük bir yaşama sürüklediği, adalet, ahlak ve özgürlük için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu ortadayken yeri göğü inletmek yerine yanaşıklık ilişkileri içerisinde bağımlı bir varlığı tercih eden sendikal yapıların, sivil toplum örgütlerinin kamusal beyanları ne olursa olsun bu kötülüğün ortakları ve müsebbipleri oldukları yeniden not edilmelidir.

Gelelim işin çok daha önemli başka bir boyutuna. Maalesef ülkemizin en büyük talihsizliği, kendisini güçlü kılması gereken yapılar eliyle güçsüz bırakılmasıdır. Ücret zamlarının konuşulduğu bir gerçeklikte insanca yaşanabilecek bir ücretin yanında ve çok daha fazla işe, çalışmaya, çalışma koşullarına ve bunlar üzerine yükselebilecek alternatif yaşam dünyalarına yönelik ne bir konuşma ne de böyle bir konuşmanın olabileceğine ilişkin kavrayış var. Küresel düzeyde işleyen ekonomi-politiğin en kaba hallerinden birisine insanların mahkûm edildiği bir yerde meseleyi zam oranı, rakamlar üzerinden konuşmak, tüketmek; esasında neyi konuştuğundan bihaber olmaktır. Mevzuyu anlamamak, ne tür koşullarda yaşam döngüsünün sürdüğünü fark edememektir. Çalışma saatlerinin insanların insanca bir hayat sürmeleri için düşürülmesi, işin gerçekten yetkin bir hayatın parçası kılınacak şekilde tanzimi, çalışma koşullarının adil ve eşitlikçi bir hüviyete kavuşturulması, insanların ilgi, yetenek ve istidatlarına göre işe kavuştuğu, işin ehliyet ve liyakat ilkelerine göre yapılandırıldığı bir düzenin inşası gibi son derece önemli ve rafine bir mücadele yürütmek zorunlu iken asgari yaşam koşullarına mahkûm edilmiş on milyonlarca insanın yaşama tutunmaya  çalıştığı bir ülkede hükümetin “enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” beyanları eşliğinde mevzu ve mevzunun bağlantılı olduğu hayati gerçeklik gözden kaçırılmaktadır. Ana meselelerin buharlaşmasında hükümet-sendika arasındaki ilişkinin öldürücü bir rol oynadığı apaçık ortadadır. Hükümetin, iktidarın isminin bile sorumlu olarak telaffuz edilmediği, “kamu işveren heyeti” gibi muğlâk, belirsiz, muhatabı görünmez kılan bir dil bile yetkili sendikanın ne tür bir hesap ve öncelik peşinde olduğunun göstergesidir.

Önemli bir husus da Türkiye’de yerleşik düzenin, sınıfsal ayrışmayı derinleştiren ve alt ve orta kesimler aleyhine işleyen bir şekilde yürüyor olmasıdır. Devlet bu eşitsiz ve insani olmayan yapıyı sorunsallaştırmadığı gibi maalesef toplu sözleşme süreçlerinde somut bir şekilde görüldüğü üzere yeniden üretmekte de çok ısrarcı davranmaktadır. Milyonlarca insanın telaffuz edilmesi bile aşağılama olan ücretlerle bir takım sözde destek mekanizmaları üzerinden bağımlılaştırıldığı, emeklilerin kahir ekseriyetinin açlık sınırına hatta bu sınırın altındaki rakamlara mahkûm edildiği, çalışanların önemli kesiminin ikincil bölüşüm sürecinde istismar edildiği, yoksulluğa sistematik şekilde sürüklendiği vahşet düzenini yaşıyoruz. Bu düzenin ana kodlarına, işleyişine, sınıfsallaşan karakterine, mutlu bir azınlık lehine işleyen dinamiğine, küresel dünyanın eşitsizliği derinleştiren ekonomi-politiğine çekince koymadan ücret zammını konuşmak müesses nizam sürgit devam etsin konumlanışıdır. Zaten ateizm için çırpınan Dawkins’in Tanrı’ya muhtaç oluşu gibi büyümek için sendika da iktidara muhtaç. Hükümetin bu tarz bağımlılık ilişkilerinden hoşnut olmamasını gerektiren bir şey yok. Sivilimsi yapıların büyütülmesi ve sınırları belirlenmiş bir alanda kontrollü muhalefetleri mevcut iktidar ilişkilerinin ve düzenin devamlılığı için gereklidir, işlevseldir. Bu ilişkide kaybedenlerin kimler olduğunu ve ne tür bir muameleye maruz bırakıldıklarını görmek için toplu sözleşmenin sonucuna bakmak yeterli. Düzenin ve ilişkinin değişmediği yerde sonucun yine hüsran olması kaçınılmaz değil mi?

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
1 kez görüntülendi. 1 kez görüntülendi. 0 yorum yapıldı.