Kifayetsiz Muhterislerin Can Simidi: Mantık Hataları

07 Ağustos 2020

 

2020 yılının başından beri dünyanın başına bela olan koronavirüsün gölgesinde ilk Kurban bayramını idrak ettik, kutlu olsun, hayırlara vesile olsun. Eskiden olduğu gibi büyüklerimizin ellerini öpememek, çocuklarımıza, dostlarımıza ve yakınlarımıza doya doya sarılamamak hüzün vericiydi. Ama her şeye rağmen sıla-i rahim yapabilmek, büyüklerimizi ziyaret edebilmek, mezarlarımızın başında Yasin okuyabilmek güzeldi.

Diyeceksiniz ki, hocam altın ve döviz almış başını gidiyor, işsizlik ve enflasyon çift haneli rakamlara demir atmış, korona toplumun başına bela olmaya devam ediyor, sen tutmuş mantık hatalarından bahsediyorsun!

Haklısınız; ama öyle demeyin, azıcık müsaade edin. Evet, can alıcı ekonomik sorunlarımız var, korona belası da üstümüzde kara bulut gibi dolaşmayı sürdürüyor, doğru. Ama hayat devam ediyor; sadece kısa vadeli ve sıcak konulara kendimizi hapsetmek doğru değil. Uzun vadeli ve daha az somut, daha az görünür, ama etkileri itibariyle kısa vadeli ve daha somut sorunlardan hiç de aşağı kalmayan başka sorunlarla da ilgilenmek zorundayız.

İşte bunlardan biri de bu yazının konusu: mantık hataları; daha doğrusu mantık saçmalıkları, ya da mantıksal safsatalar. Bunlar özellikle bir tartışmadan ne pahasına olursa olsun galip ayrılmak isteyen, egosunu tatmin etmek isteyen, etrafa hava atmak, “gördünüz mü, nasıl benzettim adamı!” mesajı vermek isteyen, kendi cehaletinin farkında olmadığı için aşırı cesaretli davranan kifayetsiz muhterisler tarafından çok sık kullanılan araçlardır. Bunların farkında olmak hem kendimizin bu hatalara düşmesini önler, hem de Türkçedeki güzel ifadesiyle “amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” olan cühela, ukalâ ve mantık fakiri kifayetsiz muhteris laf ebeleri ve kalemşörlere karşı daha uyanık olmamızı sağlar. Mantık hatalarının, mantıksal safsataların bilincinde olmak aynı zamanda okuduğumuz yazılar ve dinlediğimiz konuşmaların ne kadar sağlam, inandırıcı ve doğru olup olmadığı konusunda daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilme becerisi kazandırır.

Mantık hatası nedir?

Mantık hatası, düşünürken, yazarken veya konuşurken doğru muhakeme yapmamak, hatalı bir mantıkla hareket etmek demektir. Başka bir deyişle, konuşmalarımız, akıl yürütmelerimiz ve yazılarımızda temel bazı mantık kurallarını ihlal ettiğimiz için ortaya çıkan hata, saçmalık ya da safsataları kısaca mantık hatası ya da mantıksal safsata olarak tanımlamak mümkündür.

Başlıca mantık hataları nelerdir?

Çoğumuzun şu veya bu zamanda, konuşurken, düşünürken ve yazarken içine düştüğümüz, bazılarımızın bilerek yapmamaya çalıştığı, ama elinde sağlam deliller ve entellektüel dağarcığında yeterli birikim olmayan kifayetsiz muhterislerin adeta bir can simidi gibi sarıldığı başlıca mantık hataları 11 başlık altında toplanabilir. Bazen kasıtlı olmadan, bilinçsizce yapılsa da çoğu kez bilerek, isteyerek, kasıtlı olarak, gündem değiştirmek, dikkati başka yöne çekmek ve birilerini itibarsızlaştırmak amacıyla yapılan başlıca mantık hatalarının her biri aşağıda kısaca açımlanmıştır.[1]

1. Aşırı genelleme: az kanıttan çok şey çıkarma

Sık yapılan mantık hatalarının başında aşırı genelleme (İngilizcesi: hasty generalization) gelir. Aşırı genelleme, eldeki çok az kanıttan çok fazla sonuç çıkarmaya çalışmaktır. Tek bir örnekten yola çıkarak bir sonuca ulaşmak, çok az delile bakarak bütün durumları kapsayacak bir sonucu ilan etmek aşırı genelleme yapmaktır. Bir konuyu iyice araştırmadan, yeterince büyük bir örneklem üzerinde çalışmadan karşımıza çıkan az sayıda vaka ya da yaptığımız çok az gözlem üzerinden ahkâm kesmek tam da budur.

Örneğin birisi dese ki, “Türkiye'de işsizlik oranı yüzde 50’dir.” Adama sorsak “nereden biliyorsun?” O da bize cevaben dese ki, “bizim mahallede karşıma çıkan on kişiye sordum, beşi işsizim dedi, demek ki bu ülkede her on kişiden beşi, dolayısıyla her yüz kişiden ellisi işsiz kardeşim!” Bu adamın yaptığı tam anlamıyla aşırı genellemedir; zira işsizlik oranını hesaplamanın bilimsel yöntemleri vardır; Türkiye'de 83 milyon insan yaşar; bunların içinden çocukları ve yaşlıları çıkarınca “çalışma çağındaki nüfus” kalır. Bunlardan “işgücüne dâhil olmayanlar” (ev kadınları, öğrenciler, mahkûmlar, çalışamaz durumdaki engelliler vb.) çıkarıldıktan sonra geriye işgücü kalır. İşgücü “istihdam edilenler” ve “işsizler”den oluşur. Bir insanın işsiz sayılabilmesi için üç şartı taşıması gerekir: işi olmayacak, iş arıyor olacak, bulsa çalışmaya hazır olacak. Bu kategoriye giren, yani işsizlik şartlarını taşıyan işsiz sayısını işgücüne bölersek işsizlik oranını buluruz. Bu hesabı yapmak resmen TÜİK’in görevidir. Her üç ayda bir düzenli olarak yapılan hanehalkı işgücü anketleriyle elde edilen veriler üzerinden yapılan hesaplamaları bir kenara bırakıp, kendi mahallemizde karşılaştığımız on kişi üzerinden işsizlik oranı ilan edemeyiz. Birileri bunu yapmaya kalkarsa aşırı genelleme yapıyor demektir. Birilerinin bunu ısrarla yapması ya cehaletinden, ya ukalalığından, ya da kötü niyetinden kaynaklanabilir.

2. Aşırı basitleştirme: karmaşıklık, çeşitlilik ve istisnaları görmeme

Aşırı basitleştirme (İng. oversimplification), adı üzerinde, gerçek hayatın karmaşıklığını görmezden gelmek, çeşitliliği yok saymak ve istisnaları atlamak demektir. Oysa gerçek hayat son derece karmaşıktır; eşyada esas olan çeşitliliktir; tabiatta var olan doğal düzen çeşitlilik üzerine kuruludur. Hemen her durumda kurallara uymayan bir sürü istisna mevcuttur. Bu nedenle aşırı basitleştirmelerden kaçınmak, hayatın karmaşıklığını göz önünde bulundurmak, bir sonucu belirleyen çok sayıda sebep olabileceğini akılda tutmak ve kurala uymayan istisnaların da varlığını düşünmek gerekir.

Birisi çıkıp dese ki, Türkiye'de yerli otomobil üretilmemesinin tek sebebi otomobil ithalatının serbest olmasıdır. Bu açıkça bir aşırı basitleştirmedir. Türkiye'de otomobil ithalatı rahmetli Özal dönemindeki dış ticareti serbestleştirici reformlara ve 1990’lı yıllardaki gümrük birliğine kadar fiilen yasaktı; ama yerli otomobil o zaman da üretilememişti. Üstelik devlet tarafından yerli firmalara onlarca yıldır onca destek, teşvik sağlanıyor, rakip ürünlerin piyasaya girmesi de devlet eliyle engelleniyordu. Buna rağmen bugüne kadar bir yerli otomobil üretilememiş olmasını sadece ithalat serbestisine bağlamak doğru değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin son yarım asırda yaşadığı sarsıntıları, darbeleri, muhtıraları, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları, uluslararası standartları görmezden gelen uygulamaları, bürokratik formaliteleri, hukuki güvence ile ilgili sorunları, özgürlükler üzerine getirilen kısıtlamaları, üniversiteden mezun olan zeki beyinleri Avrupa ve Amerika’ya kaçırtan sıkıntıları, yerli ve yabancı yatırımcıyı ürküten eylem ve söylemleri de hesaba katmak gerekir. Velhasıl, aşırı basitleştirme bir mantık hatasıdır.

3. İndirgemecilik: “ya şu ya  bu” çarpıtması

Başka bir mantık hatası da indirgemecilik, yahut “ya şu ya bu” çarpıtmasıdır (İng. either/or fallacy). İndirgemecilik, insanın önünde sanki sadece iki seçenek varmış gibi göstermek; “ya şu, ya da bu”ndan ibaret iki seçenekten birini seçmek zorundaymışız gibi konuşmaktır. Oysa, çok az istisna dışında, hayatta hemen her konuda önümüzde aslında birden fazla seçenek vardır. Görmesini bilen, bunun için gayret eden, dar kalıplar içinde düşünmeyi reddeden, alternatif aramaya gayret edenler için, boğuştukları mesele ne kadar sıkıntılı olursa olsun, önlerinde mutlaka ikiden fazla alternatif vardır. Bunu keşfetmek için biraz didinmek, azıcık gayret etmek ve kalıpların dışına çıkarak, bakış açısını değiştirerek düşünmeyi bilmek gerekir. İndirgemecilik, “ya o ya bu” diyerek insanları iki seçeneğe mahkûmmuş gibi göstermek mantıksızdır, önümüzdeki başka seçenekleri görmezden gelmeye zorladığı veya alternatif üretme zahmetinden kaçınmaya davet ettiği için de, tercihe değer bir yol değildir.

Örneğin, “güvenlik-özgürlük dengesi” sık sık siyasi tartışmalara konu olan bir sorundur. Bu bağlamda birisi çıkıp dese ki, “topluma gereğinden fazla özgürlük verirseniz kaos yaratırsınız, güvenliği yok edersiniz.” Bu tam da sözünü ettiğimiz türden bir “ya o, ya bu” safsatasıdır; sanki özgürlük ile güvenlik birbirinin düşmanı, birbirinin dışlayıcısı iki olguymuş, biri gelirse diğeri gidermiş gibi. Oysa bize göre özgürlük ile güvenlik birbirinin ikamesi değil, tamamlayıcısıdır; biri diğerinin rakibi değil, onu tahkim eden, sağlamlaştıran bir olgudur. Özgürlüğün olmadığı yerde yeraltına inme ve şiddete dayalı çözümler peşinde koşma ihtimali artar; aksine, ifade özgürlüğünün tam olarak yaşandığı ortamlarda şiddete başvurma ve güvenliği ortadan kaldırma ihtimali de azalır.

4. Desteksiz atış: Kanıt vermekten kaçınma

Kendini evrenin merkezi sanan bazı kifayetsiz muhterislerin sık sarıldığı mantıksal safsatalardan biri de desteksiz atış, yani kanıt vermekten kaçınmadır (İng. begging the question). Bir meseleyi eğip bükmek için kullanılan bir tür döngüsel muhakeme tarzı olan desteksiz atmaya başvuran biri aslında kanıt gerektiren bir iddia ortaya atar, ama kanıt vermez (Perrin, 1993: 121). Hazret öyle konuşur veya öyle bir tarzda yazar ki, ileri sürdüğü fikir veya ortaya attığı iddia apaçıktır, eskilerin deyişiyle izahtan varestedir; kanıt gerektirmez.

“Bırak ya onu, adam bir piyon…; o haine kalırsa,…; adam fetöcünün teki olduğu için,..; “o yobazdan zaten başka ne beklenir ki; irticacı/gerici falancanın dediğine bakılırsa,…; adam ateistin/komünistin teki olunca,…” türünden suçlayıcı, yaftalayıcı, mahkûm edici, yargılamadan infaz edici bütün argümanlar desteksiz atış safsatasıyla malûldür. Adamın piyon olduğunun, hain olduğunun, fetöcü olduğunun, yobaz, gerici ya da irticacı olduğunun, ateist veya komünist olduğunun önce kanıtlanması gerekir. Bunun için de önce piyon, hain, fetöcü, yobaz, gerici, mürteci, ateist, komünist vs. kavramının tanımlanması, birilerini bu şekilde sıfatlandırmanın şartları ya da kriterlerinin belirtilmesi, sözü edilen vatandaşın bu sıfatı hak ettiğine ilişkin somut, elle tutulur, açık kanıtların, varsa mahkeme kararının ortaya konması gerekir. Ama bunların hiçbiri yapılmadan sırf siyasi muhalif olduğu için, Türkçe’deki güzel tabirle “tekerimize çomak soktuğu için,” menfaatimize engel olduğu veya göz koyduğumuz makam, mevki veya koltuğa talip olduğu için birilerini bu sıfatla yaftalamak desteksiz atıştır; kifayetsiz muhterislerin işidir. Ne yazık ki yaftalama ve kara çalma yoluyla itibarsızlaştırma yoluna giden, ahlâksız yöntemler üzerinden kariyer yapmak isteyen tiplerden bu memlekette mebzul miktarda vardır…

5. Adama bağlama: Haklılığın kaynağını söyleyende aramak

Adama bağlama, haklılığın kaynağını söylenende değil, söyleyende aramak demektir (İng. fallacy of association). Buna göre bir fikri, bir görüşü, bir iddiayı kabul edilebilir kılan şey, onu falanca kişinin söylemiş olmasıdır. Bu “falanca” kişi bir siyasi lider olabilir; bir tanınmış yazar olabilir; bir tarikat lideri olabilir; bir popüler sanatçı olabilir; ya da bir bilim insanı olabilir. Çoğu kez ajandasında başka bir şey taşıyan, başka bir karın ağrısı olan, başka bir şeyin peşinde koşan kifayetsiz muhteris kendini haklı göstermek için “nitekim falanca kişi de böyle demiyor mu?” diye kükrer. Ona göre ilgili kişinin bunu söylemiş olması bu sözün, fikrin ya da görüşün doğruluğunun kanıtıdır; kendisinin de bu sözü alıntılamış olması kendisinin haklılığının kanıtıdır.

Oysa düşünceler, görüşler ve fikirler kimin söylediğine göre haklı ya da doğru olamaz; onları haklı ya da doğru kılacak olan, ileri sürülen düşüncenin hakikatle uyumlu olup olmaması, kanıtlara dayalı olup olmaması, mantıksal açıdan tutarlı ve ikna edici olup olmaması, kanıtlanabilir ya da yanlışlanabilir olup olmamasıdır. Bir Müslüman için Allah’tan başka hiçbir varlık mutlak hakikatin kaynağı değildir; ve onun seçilmiş elçileri olan peygamberlerden başka hiç kimsenin, düşüncesini veya sözünü bizatihi haklı, ötekilerden bizatihi daha doğru kılacak bir üstünlüğü yoktur. Bu nedenle de bir sözü, fikri veya görüşü kimin söylediğine değil, ne söylediğine; kim tarafından dile getirildiğine değil, dile getirilen şeyin ne dediğine, bunun ikna edici bir görüş olup olmadığına bakmak gerekir.

6. Alâkasızlık ya da takip etmezlik: mantığa sığmayan, ilgisiz sonuç

Her öncül mantıklı bir sonuç doğurmaz. Bir sonucun bir öncülden çıkıp çıkmayacağı aradaki mantıksal bağa bağlıdır. Birbirini takip eden iki olaydan biri ille de diğerinin mantıksal sonucu değildir. Bu bağlamda alakasızlık, sonucun mantıksal olarak öncülden çıkarsanamayacağı bir durumu ifade eder (İng. non sequitur). “Non sequitur” Latince’de “takip etmez” anlamına gelen bir ifade olup, kavramsal anlamı, “bu öncülü bu sonuç takip etmez,” yahut “bu öncülden bu sonuç çıkmaz” demektir. Keçi de davardır, teke de; keçiden süt çıkar ama, sırf davardır diye tekeden süt çıkmaz.

Birisi kalkar da “Türk işçisi iş yerinde Alman işçisinden yüzde 25 daha uzun süre kalır, öyleyse Türkler Almanlardan yüzde 25 daha fazla üretir” derse, bu alakasızlık ya da “takip etmezlik” safsatasıyla malul bir çıkarsamadır. Çünkü verimlilik diye bir kavram vardır; birim zamanı daha iyi değerlendirmek ve birtakım niteliklere sahip olmak toplam çıktıyı belirlemede anahtar öneme sahiptir. Toplam çıktının asıl belirleyicisi iş yerinde harcanan zaman değil, verimlilik, mekanizasyon, işle ilgili beceri, deneyim ve vasıflardır. Dolayısıyla, işçilerin fabrikada daha fazla zaman harcamasından daha fazla üretim gibi bir sonuç çıkmaz; bu sonuç o öncülü takip etmez.

7. Uydum kalabalığa: çoğunluk haklıdır

Özellikle siyasi tartışmalar bağlamında sık başvurulan mantıksal safsatalardan biri de uydum kalabalığa safsatasıdır (İng. bandwagon). Uydum kalabalığa safsatası çoğunluğun daima haklı olduğu ön kabulüne dayanır. Kalabalık öyle diyorsa, ya da çoğunluk öyle düşünüyorsa herhalde bir bildiği vardır; o halde bize düşen, kalabalığa uymak, çoğunluğun dediğini kabul etmektir.

Oysa günümüzde iyi bilinen bir realite, kitle iletişim araçları, sosyal medya, reklam, telkin ve hitabet gücü gibi araçlarla kitleler kolayca manipüle edilebilmekte, yönlendirilebilmekte, kamuoyu gündemi değiştirilebilmektedir. Bu bağlamda çoğunluğun her görüşü isabetli olmayabilir, kalabalığın her dediğine uymak gerekmez. Ölüm cezası, cinsel sapıklıkla mücadele yöntemleri, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları, sansürün gerekliliği, serbest dış ticaret mi korumacılık mı, piyasa mı devlet mi,.. gibi konularda etkili propaganda yöntemleriyle çoğunluğun görüşü çok kolaylıkla yönlendirilebilir, etkilenebilir, değiştirilebilir. Çoğunluğun böyle düşünmesi o düşüncenin doğru olduğunu göstermez; ikna edici dini, ahlâki, felsefi, iktisadi ve hukuki gerekçeler, kanıtlar ortaya konmadan sırf kalabalığa uymak doğru değildir. Bu çerçevede “millet böyle istiyor, halk böyle istiyor, kamuoyu böyle düşünüyor” gibi argümanların vahşi cazibesine kapılmak doğru değildir.

8. Dikkat saptırması: dikkati asıl meseleden başka bir şeye çekmek

Bir diğer mantık hatası olan dikkat saptırması, araya konuyla ilgisi olmayan bir mesele sıkıştırarak, dikkati asıl tartışma konusu olan meseleden uzaklaştırmaktır (İng. red herring). Bir cahil, ya da elinde daha güçlü argümanlar olmadığı için mantık saptırmasından medet uman bir kifayetsiz muhteris, araya –kendi içinde tartışmaya değer bir mesele olsa bile- o sırada tartışılmakta olan asıl mesele ile ya hiç ilgisi olmayan, ya da ilgisi çok dolaylı ve gevşek olan bambaşka bir mesele sıkıştırır, böylece haklı çıkmaya çalışır. Özellikle karşı çıkması zor, duygusal, acıma hislerini harekete geçirici bir meseleye dikkat çekerek, dinleyici veya okurun etkilenmesi amaçlanır. Ama bu bir mantık hatasıdır, dolduruşa gelmemek gerekir.

Örneğin biri çıkıp dese ki, “memlekette bunca aç, açıkta ve asgari ücretle geçinen insan varken İstanbul Boğazına 3. Köprü yapmanın hiçbir makul tarafı yoktur,” yaptığı şey aslında tam da budur: araya insanların yüreğini burkacak, acıma duygularını harekete geçirecek başka bir konu sıkıştırarak dikkati başka bir konuya çekerek asıl meseleden uzaklaştırmak. Evet memlekette aç ve açıkta insanlar vardır; asgari ücretle geçinen insanlar çoktur; ama bunların Boğaz’a üçüncü köprü yapılmasıyla bir ilgisi yoktur. Memleketteki açlık ve yoksulluk sorunu ayrıca kendi içinde tartışmaya değer bir konudur; ama üçüncü köprü memleketin yoksulluk sorununun ne sebebidir, ne sonucudur; köprü yapılsa da, yapılmasa da bu sorun kendi mecrasında bir şekilde varlığını sürdürecektir. Köprü bağlamında tartışılması gereken meseleler; köprünün kaç paraya mal olacağı, finansman kaynağının nereden bulunacağı, bu yatırımın kendini kaç yılda amorti edeceği, Boğaz trafiğine rahatlatmaya ne kadar katkı yapacağı vb. gibi konulardır. Asgari ücret ve yoksulluk sorununun köprüyle doğrudan hiçbir ilgisi yoktur.

9. Yanlış nedensellik: onu takip ediyorsa, onun sebebiyledir!

Yanlış nedensellik (İng. Post hoc, ergo propter hoc) de sık yapılan mantık hatalarından biridir. Bu bağlamda birbiriyle akraba üç kavram, bırakın günlük sıradan tartışmaları, bilimsel çalışmalarda bile zaman zaman birbirine karıştırılır: ilişki (relation), korelasyon (corelation), nedensellik/kozalite (causality). İlki sıradan bir bağıntıyı, ikincisi iki değişkenin birlikte hareketini, üçüncüsü ise iki değişkenden birinin ötekinin sebebi olmasını ifade eder. Konumuz bağlamında “Post hoc, ergo propter hoc” Latince’de “ardından gelir, o halde onun sebebiyledir” anlamına gelen bir ifadedir. Yani birbiri ardından gelen iki şeyden ikincisinin birincisi yüzünden olduğunu ima eder. Başka bir deyişle, bir şey başka bir şeyi takip ediyorsa, onun yüzündendir; önce olan sonra olanın sebebidir diye düşünülür, ima veya iddia edilir.

Oysa iki şeyin birbirini takip etmesi mutlaka arada bir nedensellik ilişkisinin varlığını göstermez; ille de olaylardan biri diğerini doğurmaz, onun sebebi değildir. İki olgunun birbirini takip etmesi tamamen tesadüf olabilir; veya birinin diğerine yol açması için arada mutlaka başka olgular ve bağlantıların olması gerekir. “Korona çıktı, kalp hastalıkları arttı; Hüsamettin Zengin Belediye başkanı oldu, ev fiyatları yükseldi; yağmur yağdı, kazalar arttı…” gibi iddiaların tümü yanlış nedensellik örnekleridir.

Kalp hastalıklarının artmasının koronayı takip etmesi, sebebin korona olduğunun kanıtı olamaz; aradaki bağlantının mutlaka somut bir şekilde gösterilmesi gerekir. Benzer şekilde, Hüsamettin bey belediye başkanı olduktan sonra ev fiyatları artmış olabilir; ama bunun genel enflasyon, artan nüfus, arsa kıtlığı, göçmen akını vb. birçok başka sebebi olabilir. Yine sırf yağmur yağdı diye kazalar artmaz; yollar düzgün olsa, kanalizasyon sistemi iyi çalışsa, sürücüler alkol almadan yola çıksa, trafik kurallarına uysa, görüş mesafesini azaltan yoğun sis olmasa kazalar olmayabilirdi.

O halde aradaki sebep-sonuç ilişkisi ikna edici delillerle ispatlanmadıkça, “bu oldu, sonra şu oldu; o halde şu, bunun sonucudur” diyen kestirme iddialara inanmamak, dolduruşa gelmemek gerekir. Atalarımız “her sakallıyı deden sanma” demişler; bir olayın peşinden ortaya çıkan her olayı kendisinden önce gelen olayın sonucu saymak; şunun peşinden bu geldi, o halde bu şunun yüzünden oldu gibi çıkarsamalar yanlıştır.

10. Fikre değil adama saldırmak: vurun, söyletmeyin!

Yine çok sık rastlanan, trollerin, patronunun adamı ve sahibinin ses kalemşörler ile kifayetsiz muhterislerin büyük bir keyifle ama ahlâksızca sarıldıkları bir mantık hatası da fikre değil, adama saldırmak, eleştirmek değil vurmaktır (İng. ad hominem). Ad hominem, “adama” anlamına gelen bir Latince ifadedir. Konumuz bağlamında ad hominem fikre, işaret edilen şeyi, ileri sürülen görüşü değil, onu söyleyeni hedef almak; fikre değil, adama saldırmaktır; Türkçe’deki yerinde ifadesiyle “vurun, söyletmen” tavrıdır. Oysa kimin söylediğine değil, ne söylediğine bakmak; parmağa değil, işaret ettiği şeye odaklanmak gerekir. İleri sürülen düşünceyi çürütecek sağlam argümanlar olmadığı zaman söyleyen kişinin kimliği, kişiliği, ideolojisi, bağlantıları, bir tarihte bir suça bulaşmış olması öne çıkarılarak sesi bastırılmaya çalışılır; bu ise kesinlikle kötü niyet işaretidir. Günümüzde özellikle sosyal medya üzerinden yürütülen yıpratma, karalama ve itibarsızlaştırma çabaları bunun örneğidir; dolduruşa gelmemek gerekir.

11. Yanlış analoji: benzemeyen şeyleri kıyaslamak

Yanlış analoji elde yeterince benzerlik yokken iki olguyu kıyaslamak, birinden diğerine doğru çıkarsama yapmak demektir. Bir analojinin, bir kıyasın mantıklı, ikna edici olabilmesi için kıyas yapılacak olgular arasında birçok önemli benzerlik, esasa yönelik ortak özelliğin, eskilerin deyimiyle “illiyet”in olması gerekir. Bu olmadan, arada sadece biçimsel bir benzerlik var diye, birine bakıp öteki hakkında hüküm vermek doğru değildir.

Biri çıkıp dese ki, “şayet 18 yaşını dolduran kişiler evlenebiliyor, oy kullanabiliyor, askerlik yapabiliyorsa, alkol de alabilir,” yanlış analoji yapıyor demektir. Bu analoji, yanlış bir şekilde, “tamamen bilinçli yapılan faaliyetlerin, çoğu kez bilinç kaybına yol açan bir faaliyete de cevaz verdiğini” ima etmektedir; kıyas sahte, zoraki benzerlikler üzerine bina edilmiştir” (Perrin, 1993: 124).

Sonuç olarak, tekrar vurgulayalım: Mantık hatalarına daha çok kimler başvurur? Mantık saçmalıklarından, mantıksal safsatalardan kimler medet umar?

Bunlara müracaat eden bir kişi ya cahildir, ne yaptığının farkında değildir; ya ukalâdır, bilgiçlik taslamaktadır; ya kötü niyetlidir, maksadı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir; ya asıl derdi başkadır, kısa yoldan sonuca gitmeye, kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadır. Velhasıl, mantık hatalarına başvurmanın envai çeşit sebepleri olabilir. Bunlara karşı uyanık olmak, dolduruşa gelmemek, tongaya düşmemek, gündemi başka olan birilerinin dolmuşuna binmemek, ahlâki olmayan yollarla birilerini tepelemeye kalkışmamak gerekir. Derdi olan, fikri olan, söyleyecek sözü olan biri, bunu karalama ve itibarsızlaştırma yöntemlerine başvurmadan, ahlâki yollarla, sağlam kanıtlarla ve medeni bir üslupla yapmalıdır; söz cambazlığına, çarpıtmalara ve mantık safsatalarına itibar edilmemelidir.

 


[1] Bu yazının ilham kaynaklarından biri, yurtdışında doktora yaparken tesadüf edip yararlandığım The Beacon Handbook (R. Perrin, 3rd ed., 1993, Boston: Houghton Mifflin Co.) adlı dikkate değer eserdir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.