Sahurdan Sehere-1

30 Nisan 2020

 

1. Din - Ramazan:

Din budur işte...

Din böyledir... İnanan kimsenin hayatını düzenler, zamanı kendi takdir ettiği gibi taksim eder.

Mü’min de ben buna varım der ve ona uyar. Bilir ki dinin farz saydığını Allah buyurmuştur; gönülden kabul eder, bu yüzden seher vaktinden akşam vaktine aç durmaya seve seve katlanır. Sahura mutlulukla kalkar. Zamanın bir kısmını namazla bir kısmını Kur’an’la süsler. Bütün içtenliği ile ihtiyaç sahiplerine infakta bulunur ve sadaka verir.

Yaratan-yaratılan ilişkisinin en sıcak halidir din, en barışık hali Rabbi ile yaşanmasıdır din; sonra da insanın kendisiyle, diğer insanlarla, hatta bütün canlılarla ve doğayla barışık yaşamasıdır din. Sahuruyla, iftarıyla, orucuyla, namazıyla, Kur’anıyla, infakıyla, sadakasıyla Ramazan mübarek ola!

 

 

2. Adem:

Hepimizin hikayesidir bu anlatılan.

Adem’in, senin, benim, onun…

Adem’i, ona özgü bir amaçla yaratmıştı Allah, bunun için de farklı niteliklerle donatmıştı.

Dünya denilen gezegende mekan tutacak; hem orada kendi mamur olacak hem orayı imar edecekti (halife). Öyle de oldu.

Adem’e yaşamında yardımcı olacak bilme ve bilgi üretme kabiliyetini de lütfetti..

Melekler de onun bu üstünlüğünü kabul etti, fakat İblis ‘üstün birisi varsa o da benim’ diyerek insanın büyüklüğünü reddetti.

Böylece Adem’in hayatı biraz kötü başladı, çünkü İblis onu rahat bırakmayacağına and içmişti.

Yüce Allah bir ihsanda daha bulunarak Adem’i Cennet’te yerleştirdi, yanında da karısı.

İblis’ten ilk darbeyi burada yedi, zayıf noktasından yani daha çok şey sahibi olma ve daha kalıcı olma tutkusundan yakalanmıştı Adem ona.

Ezeli düşmanının oyununa geldiğini anladığında elindeki büyük nimeti kaçırmıştı, artık kara toprağa ayak basmıştı. Nimette külfette burada olacaktı.

Adem, hatadan dönmenin insana yakışan büyük erdem olduğunu gösterdi, karısıyla birlikte en büyük makama açık yüreklilikle itirafta bulundu: ‘Rabbimiz! Kendimize büyük bir haksızlık yaptığımızı anladık, bizi bağışlamazsan bu yeryüzü hayatında ve ahirette asla iflah olamayız.’

Bu nazik ve fakat yüce davranış Allah’tan yeni bir lütufla karşılık buldu: Affedildiler ve kendilerine yol gösterecek vahiy ihsan edildi.

İnsanın, yani Adem’in, senin, benim, onun yeryüzü halifeliği işte o gün başladı…

(Bakara 2/30-38; Arâf 7/19-27; Tâhâ 20/115-124)

 

 

3. İblis - Şeytan:

-Yaratanını inkar etmemek ama emrine itaat de etmemek,

-Üstünlük iddiası (Benden üstün kimse yoktur),

-Kibirlenmek (En değerli benim),

-Nankörlük etmek,

-Vesvese vermek,

-Gizli planlar yaparak ve ince tuzaklar kurarak insanı yoldan çıkarmak,

-Başlattığı savaşı kıyamete kadar kapatmamaya and içmek,

-Allah’ın kullarına düşmanlık etmek,

-Daima kötülük düşünmek,

Bunlar İblis’ten kalan sıfatlar oldu. Bu yüzden ona layık olduğu sıfat verildi: Şeytan, yani hak ve hakikatten ayrılan. Allah da ona rahmetini nasip etmedi.

Yine Bu yüzden onun gibi davranan insanlara da şeytan denildi.

Şeytanın herkese gücü yeter, sadece Allah’a güçlü bir şekilde bağlanmış müminleri aldatamaz. Fakat yine de sen sen ol, ‘bana bir şey yapamaz’ deme. Onun ve onun gibi kötülük severlerin şerrinden Allah’a sığın.

(İlgili ayetler: İsrâ 17/27, 61-65; Arâf 7/19-27; Tâhâ 20/115-124; Bakara 2/34-36; Nisâ 117-121; Nâs suresi)

 

 

4. Habil - Kabil:

Bütün kitaplarda insanoğluna şu nota iletildi: Eğer aklını ve kalbini duygularına ve arzularına esir edersen, iraden elinden alınmış demektir, o zaman dünyan da ahiretin de haraptır.

Kur’an Adem’in iki oğlu (Habil ve Kabil) hikayesini niye anlattı? (Mâide 5/27-31)

Habil kalbindeki imanın ve aklının gösterdiğini yaparak Rabbine en sevdiği şeyi kurban etti, öteki tersini yaptı. Gönülden vereni Allah kabul etti.

Kabil, duygularına yenilerek gönülden vermediği gibi büyük bir kıskançlık krizine girdi.

İşte asıl o an kaybetmişti, çünkü kıskançlık kardeşini öldürmeye kadar sürükledi onu.

Kıskançlık, çekememezlik kardeşlik hissini ve Allah korkusunu silip atmıştı; ‘beş kuruşluk’ dünya malı büyük bir davayı kirletmişti.

İşte insanoğlunun uzun tarihi hikayesinin bir parçası: Kabil ve onun gibiler, nefsin arzularına yenildikleri için rezaletlerini temizlemek için salim kafayla düşünemezler. Onlara zeki ama bunu pislikten çıkmayan ‘karga’lar rehberlik eder.

 

 

5. Nuh - Tufan - Gemi:

Adem’den sonra ne kadar zaman geçti, Habil’in şehadetinin Kabil’in şekavetinin üzerinden güneş kaç kere doğdu, kaç nesil yaşadı bilinmez. Fakat bir kısım insanlar kendilerine yeni ve farklı din, yeni bir hayat kurmanın hevesine girdiler, epey de başarılı oldular. Lakin Allah’ın bütün imkanları ayaklarına serdiği bu insanların Yaratıcılarını hiçe sayması O’nun gücüne gitmişti.

Nuh’u peygamber olarak gönderdi ve çok net bir uyarıda bulundu: ‘Böyle yapmayın, kulluğunuzu Allah’a yapın, O’ndan başka ilahınız yoktur.’

Aklı şaşmış yoldan çıkmış ileri gelenler, şeytani buluşlarını seslendirdiler: Bizim gibi beşer birisinden peygamber olmaz, olacaksa bir melek olmalıydı.

Sanki melek gelseydi inanacaklardı!

Yetmedi, Nuh’u delilikle itham ettiler.

Ah insanoğlu! Peygamberleri hep böyle yakıştırmalarla yalanlayacaktı.

Nuh, kafirlik karşısında çaresiz kalıp Allah’a sığındığında, O’nun yol göstermesiyle bir gemi yaptı.

İnananları ve hayvanlardan birer çift aldı gemiye.

Gökten boşalan sular yerden fışkıranlarla buluştuğunda, münkirler hala onunla alay ediyorlardı, ‘Bu gemi ne işe yarayacak!’ diye.

Oğul, bir babanın can parçası; ne yazık ki babasına karşı şer cephesinde yer almıştı. Sularda boğulup giderken Nuh’un ona elini uzatamadı.

İnsanın azgınlığını ve taşkınlığını, taşkın sular (tufan) temizlemiş; Nuh’un gemisi kurtuluşun aracı ve simgesi olmuştu.

Hayat bir avuç inanan ve bir peygamberle kaldığı yerden devam etti.

Nuh’dan sonra çok ‘tufan’ koptu.

Kimilerinin helakına kimilerinin felahına sebep oldu tufan; kimilerini bağrına basarak yok etti, kimilerini başında taşıyarak selamete ulaştırdı. Her seferinde de Hakkın ‘gemisi’ne binenler zafere erdi.

Ya gemiyi sağlam yapmadıkları veya gemide yer almadıkları için Müslümanlar da ‘tufanda boğuldu’.

Mini tufanlar yaşadı bazı insanlar. Allah’a isyan bayrağını kaldırdığında; dini hiçe saydığında; Kitab’ı eskimiş işe yaramaz kağıt parçası gördüğünde; hemcinslerin adam yerine koymadığında… Kendi tufanında boğuldu gitti nice tuğyan ehli, mezarına bir taş bile koyan olmadı, tıpkı Nuh zamanında sularda kaybolan zalimler gibi.

Yeni bir tufan kopacaktır ve o zaman Müslümanların inşa ettikleri ‘gemi’ ile sadece Müslümanlar değil belki bütün insanlık tekrar selamete ulaşacaktır. Ümitvarız!..

(İlgili ayetler: Nûh suresi; Mü’minûn 23/23-30; Kamer 54/9-16; Arâf 7/59-64; Furkân 25/37; Şuarâ 26/105-122; Yunus 10/71-73; Hud 11/25-49; Sâffât 37/75-82; Zâriyât 51/46)

 

 

6. Hûd - Âd - İrem:

Nuh’un bıraktığı temiz dünya bir zaman sonra kirletilmeye başlandı.

Âd ve İrem kavmi, hayatlarını ve dünyayı imansızlık kirine bulayanların başında gelir.

Dünya nimetleri, insanın ayağına serilmiş, onları kendisi ve diğer insanların hayrına kullanması istenmiştir. Ne yazık ki bazıları büyük maddi servete, güçlü devlete, harika imara, lüks yaşama kavuşunca, hasılı güce ulaşınca ya insanlara meydan okur, ya Allah’a, ya da her ikisine birden.

Âd ve İrem müthiş bir saltanata, bağıyla bahçesiyle azametli yapılarıyla mamur bir memlekete, lüks bir hayata kavuşmuştu (Fecr 6-8).

Onlar bu nimetlerin asıl sahibine şükredeceklerine putlara tapınmayı yeğlediler.

Hûd peygamber, onları Allah’ın birliğine imandan ayrılmamaya çağırdı. Onunla dalga geçtiler.

Hûd’un ‘Böyle giderse sonunuz kötü olacak’ uyarısına, ‘Bizden daha güçlü kim var ki! Getirebiliyorsan azabı getir de görelim’ dediler (Fussilet 16; Ahkâf 22).

Boylarından büyük laf etmişler, Allah’a meydan okumuşlardı.

Onları helak eden şiddetli rüzgar gelip geçtikten sonra bomboş haneler, ıssız sokaklar kalmıştı.

Âd halkının meydan okumasının benzeri, sonraki devirlerde pek çok peygambere ve peygamber yolunu tutmuş salihlere yapılacaktır.

İnsan bir kere azmaya görsün, şeytan onun karşısında parmağını ısırır.

(İlgili ayetler: Hûd 11/50-60; Fecr 89/6-18; Kamer 54/18-21; Arâf 7/65-72; Şuarâ 26/123-140; Fussilet 41/14-16; Ahkâf 46/21-26; Zâriyât 51/41-42; Hâkka 694-8)

 

 

7. Salih - Semûd - Deve:

Şems suresini okuyoruz.

Kur’an’a has söylem tarzıyla Yüce Allah, yarattığı varlıklar üstüne yemin ediyor. Fakat insana ve insan nefsine gelince ayrıntı veriyor: ‘İnsanın benliğine kötülüğü ve iyiliği/takvayı yerleştiren Allah’a andolsun! Takvayı seçip nefsini temizleyenler dünya-ahiret mutluluğuna ulaşır, nefsini kirletenler ise hüsrana gider.’ (7-10. ayetler).

İnsana iki yoldan birini seçme iradesi verildi, iyiyi de kötüyü de seçenler oldu.

Bu defa kötünün örneği Semûd halkı idi, önü alınmaz tuğyanın failleri Semûd.

Âd kavminin yaşadığı topraklarda hayat bulmuşlardı. Semûd taş mimarisinde maharetliydi (Ashâbu’l-hicr).

Düzlüklerde inşa ettikleri muhteşem köşkler yetmedi kayalara harika evler oydular, her biri evini özene bezene yaptı; sağlam, korunaklı, serin ve keyif veren evler.

Bol ürün veren tarlaları, bağları bahçeleri oldu bakmaya kıyamadıkları güzellikte.

Böylesine kuvvetli, varlıklı oluşları egolarını kabarttı, eserlerine bakıp kendi kendilerine böbürlendiler.

Sadece onunla kalsalar iyi Allah’a karşı da hadlerini aştılar.

Allah’ın gönderdiği Salih peygamber, onları tevhide itikadından ayrılmamaya, sadece Allah’a kulluk etmeye çağırdı. Salih’in peşinden giden müminler vardı. Fakat dokuz kişilik şer çetesinin başını çektiği müstekbirler, ‘Allah bula bula bizim gibi bir beşeri mi bulmuş da elçi göndermiş, o utanmaz bir yalancıdır, birisi ona sihir yapmış olmalı; ona uyacak kadar küçülemeyiz’ (Kalem 24-25) diyerek burun kıvırdılar. Onunla dalga geçtiler. ‘Madem peygambersin göster mucizeni’ dediler. Allah onların mahir oldukları noktadan onlara tecellisini sergiledi; kayadan çıkan bir deve yarattı. İmtihan olsun diye de sularına ortak etti.

Suyu paylaşmaya asla razı olmadılar ve deveyi kestiler (Şems 11-15); adeta, ‘mucizeni de böyle yok ederiz’ diyorlardı. Ve meydan okudular: “Salih! Madem peygambersin hadi getir azabı da görelim.” (Arâf 86) Salih’i dahi öldürmeye kalktılar.

Allah ile mücadele eden hiç kimse kazanamadı bu kara toprakta.

Günahkarlar hiçbir zaman âbâd olmadı bu fani dünyada.

Semûd halkı, azgınlıklarının bedelini, ulaştığını yere seren korkunç bir çığlıkla yok edilerek ödediler.

Kurtulanlar yine mümin kimselerdi.

Ne güzel kuldu Salih, ne salih insandı O!

Tarihin birçok kesitinde benliğinin temizliğini korumayan, egosuna kapılıp haddini aşan, yolunu şaşıran, yardan uçan, pisliklere dalan nice insanlar, nice toplumlar vardı.

Onları durdurmak, insan için zor Allah için kolaydı, ama maksat fıtrata döndürmek, yolunu buldurmak, dalalet çukurundan çıkarmak ve temiz bir hayat yaşamasına rehberlik etmekti.

Bunca peygamberin gelmesine sebep neydi ki!

(İlgili ayetler: Kamer 54/23-31; Arâf 7/73-79; Şuarâ 26/141-159; Neml 27/45-53)

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.