Yeni Bir Dil

11 Haziran 2020

 

İnsanlık tarihinin nadir zamanlarından birisine şahit olurken bir şeyi tekrar tüm çıplaklığı ile gördük: Mevcut dil oldukça yorucu, çözüm üretmiyor, yaşanılabilir ortak bir yaşam kurma becerisini yitirmiş durumda. Tamamen çatışmacı bir dil hâkim iletişimimize. Tarihi ve sosyolojik açıdan izahı olan ancak yarın için umut vadetmeyen bir dil kullanıyoruz.

Bu dil politik çatışmaya mahkûm olmuş, insan hayatını bu çatışma ile kuşatan bir dil. “Hayat bir çatışma olmaksızın hiç var olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.” diye düşünebiliriz. Ancak “Bizdeki çatışmanın şiddeti, boyutu ve türü ‘hayata’ imkân tanıyor mu tanımıyor mu?” sorusu cevaplanmak zorunda.

Diğer toplumlarda da bizdekine benzer çatışmalar olsa bile bizde çatışma bir fikir ayrılığından daha ziyade düşmanlık boyutunda. Bu da nefes almayı zorlaştıran bir atmosfer doğuruyor. Çatışmanın tarafları birbirleri ile muhatap olduklarında “öteki”nin dünya tasavvuru, insanlık için vadettiği şeyler değil de “biz”e karşı işledikleri cürümler, eskiden “biz”e karşı yaptıkları saldırılar, o ana değin “biz” için oluşturdukları düşmanca dil masaya geliyor. Bu “biz” için böyle olduğu gibi “öteki” için de aynı şekilde gelişiyor. Ne “biz”im ne de “öteki”nin “insanlık için ideal ve hedefleri” oluşu tartışmanın-çatışmanın konusu olamıyor. Bu da iletişim değil çatışma doğuruyor. Bu çatışma maalesef bizim toplumda öyle katı bir biçimde yaşanıyor ki konu bir fikir ayrılığı değil kadim düşmanların ölümcül nefreti şeklinde kendisini gösteriyor.

Temelde hayat; hava, su, buğday, barınma ve üreme gibi birkaç başlıkta özetlenebilecek bir sadelik üzerine kurulmuşken meseleyi içinden çıkılmaz bir giriftliğe mahkum eden bu çatışmacı dilin “biz”deki taraflarına bakalım. Ayrıntılı tasnif bir kitabın konusudur. Ana hatlarıyla bu yazıda ele almaya gayret edelim:

Dindar, İslamcı, Alevi, Sünni, Atatürkçü, Türkçü, Kürtçü, Liberal, Demokrat, Sağcı, Solcu gibi çeşitli politik, etnik ve dini kimlikleri önceleyen bir toplumdan söz edebiliriz. Bu kaba tasnif içinde birbirinin zıddı ya da rakibi gibi görünen politik anlayışların ikisini ya da üçünü birden kimlik edindiğini ifade eden anlayışlara rastlamak da şaşırtıcı değildir. Kendisini hem dindar hem milliyetçi hem Atatürkçü diye tanımlayan hatırı sayılır bir kalabalığa rastlamak mümkündür. Onun için bu tasnif kabaca bir tasniftir. Dolayısıyla da bu kimlikler üzerinden üretilen politik dil sandıkta farklı yüzdelerle sonuç verir. Burada yaptığımız tasnif politikacıların söylemlerini oluştururken kendilerine referans edindikleri kavramların toplumdaki karşılıklarına yöneliktir. Bu politik kimlikleri daha da detaylandırmak, daha küçük grupları ifade eden kimliklerden söz etmek mümkündür. Ancak toplumun büyük bölümü kendisini bu kimliklerle ifade eder. Haliyle de politikacılar söylem üretirken bu kimliklere atıf yaparak kendisini konumlandırır. Bu konumlandırma kendi “tarafında olmak” ve aynı zamanda da ötekinin “karşısında olmak” şeklinde görünür. Ancak söylem tarafında ve karşısında olma, doğru bulma yanlış bulma, iyi kötü ekseninden çıkar; kutsama lanetleme, tanrılaştırma şeytanlaştırma şeklinde gelişir.

Bu kavramlarla kimliklerini ifade eden dil kendisinin ne olduğundan çok ötekinin ne olduğunu ne kadar kötü olduğunu önceleyerek taraftarlarını konsolide eden bir söylem üretir.

Atatürkçü, ötekini “ yobaz, gerici, bilim karşıtı, sanat karşıtı, özgürlük karşıtı olduğunu, bu anlayışın ve  bu anlayışa sahip insanların kamusal alandan yok edilmesinin zorunlu olduğunu” düşünerek konumlandırır. Onun için öteki bir düşmandır ve yok edilmelidir. Bu söylem henüz 3-4 yaştan itibaren taraftar olarak yetiştirilecek insanlara aşılanmaya başlar.

İslamcı için öteki “Allah, peygamber, kitap düşmanıdır. İşbirlikçidir. Şanlı tarihimizi ve kutsal değerlerimizi yok etmek istemektedir. Ve bu anlayışa diz çöktürmek, bu anlayışı yok etmek elzemdir.” Bu söylem çocuk yaştan itibaren taraftar olacak insanlara aşılanmaya başlar.

Ötekini tanımlarken kullanılan “ateist, komünist, faşist, yezit, sapkın, emperyalist uşağı, demokrasi düşmanı” gibi etiketleyen, ötekini düşmanlaştıran ve onlara diz çöktürüp boyun eğdirip yok edilmesi gereken düşmanlara dönüştüren söylem maalesef çok küçük yaşlardan itibaren uzun yıllar boyunca insanların zihnini belirliyor. Bireylerin belli bir yaştan sonra “bu konunun aslı nedir, doğrusu nasıl olmalıdır” biçiminde bir sorgulaması olursa az sayıda insan bu çatışmacı dilin sadece güçlülerin gücünü tahkim ettiğini kalabalığı da gruplara ayırıp daha kolay manipüle ettiğini görme imkânına kavuşuyor. Ancak az sayıda insanın kalabalığın bu düşmanca parçalanışını ortadan kaldıracak bir gücü yok maalesef. ( “Ben şu kimlikle kendimi tanımlıyorum ancak ötekini hiç de ifade edildiği gibi düşman görmüyorum” itirazı önemli bir itirazken bizim etiketlemelerimiz genel kabuller, yaygın söylemler ve hakim politik dil üzerinden bir örneklemedir. Maalesef iklimi belirleyen de budur.)

Bu sertlikteki bir söyleme çeşitli biçim ve tonlarda sürekli maruz kalan bir toplumun iç barışa ulaşması, huzurlu bir gelecek tasavvuru mümkün değildir. Politik dilin nihai hedefi “güce kavuşma, iktidar olmak, muktedir olmak ve o statüyü bir daha kaybetmemek”tir. Bu da rakipleri sürekli güçsüz kılmakla, onları bertaraf etmekle mümkündür. Onun için dilinin gücü ve sertliği buna nispetle olur. İktidarda olmayanların hedefi de iktidarı alt edecek, iktidar ve taraftarlarını bir daha iktidara getirmeyecek bir dil geliştirip kullanmaktır. Bu dil “toplum” olma iddiasındaki bir kalabalığı parçalayan, düşmanlaştıran, bir daha herhangi bir ortak noktada buluşma imkânı tanımayan bir iklim doğurur.

İnsanlık bugün yaşadığımız türden bir felaketi ancak birkaç kez yaşamıştır. Binlerce yıllık yazıyla takip edebildiğimiz tarihte büyük savaşlar, istilalar ve salgınlar sayılıdır. Bugün onlardan birini, belki de en spesifik olanına şahit oluyoruz. Bu durumda bile topluma hakim olan politik dile bakılınca -ki bu dil sadece liderlerin dili değil önemli yazarların, fikir sahiplerinin ve taraftarların dilidir- parçalanmış, düşmanlaşmış, ortak noktaları kaybetmiş bir kalabalık görürüz. Yani basit politik çıkarların değil de “hayatta kalabilme”nin tüm dünyada tek motivasyon olduğu pandemi zamanında bile basit politik çıkarlar etrafında “şeytanlaştıran” bir dilin nasıl atmosferi boğucu hale getirdiğini görmemek mümkün değil.

Başka türlüsü mümkün mü?

Mevcut dille başka türlüsü mümkün değil. Mevcut dil yönetenlerin de yönetmeye talip olanların da birinin diğerinden daha az kullanmadığı, herkesin mevziisini korumak ya da mevzi kazanmak için arzulu biçimde kullandığı dil. Bu noktada herkes, herkes kadar suçlu.

Tarafların tamamı düne dair tüm argümanları, o kimliklerin içini dolduran tüm gerekçeleri bir kenara bırakıp yeni bir dil yeni bir anlayış üzerinde anlaşmadan bu şeytanlaştırıcı dille birbirine düşman olmuş kalabalığın bir daha toplum olabilmesi pek mümkün görünmüyor.

Mevcut kimlikler kendisinin ne olduğundan daha çok karşısındakinden ne kadar çok nefret ettiği, karşısındakine benzeme ya da dönüşme ihtimalinin ne kadar imkânsız olduğu noktasında kendilerini var eden kavramlara dönüşmüş durumdadır. Her kimlik kendi tanımını “kutsallaştırırken” bir yandan da ötekini de “şeytanlaştırmış” haliyle hava, su, buğday sadeliğinde bir dil etrafında buluşma ihtimalini ortadan kaldırmıştır.

İnsanlık, tarih boyunca yaşamı inanılmaz derecede çeşitlendirmiş, çok sayıda ihtiyaç, güvenlik tehditleri ve güvenlik alanları, inanç, ideoloji, statü ve çatışmalar icat etmiştir. Bu çeşitlilik kiminde refah ve huzur sağlarken bizim gibi toplumlarda bitimsiz çatışmalar doğurmuştur. O halde hepimiz kendimizce kutsallarımızı ötekine dayatmadan yeni bir dil inşa etmek zorundayız. Hava, su, buğday, barınma, üreme basitliğinde bu kavramlar etrafında bir adalet ve paylaşma anlayışı tesis edip, her kimliğe kendi kutsallarını kendi kimlikleri içinde diledikleri gibi yaşama hakkı tanıyarak “ötekine” herhangi bir kutsalı dayatmayan bir anlayış. Bu anlayış nispeten; demokrasi, laiklik, liberalizm, hümanizm gibi kavramlarla daha önce vaat edilmiş olsa bile aslında adı geçen kavramlar da özünde çatışmacı kavramlardır. Bir düşman ya da tehdidi var etmeden kendilerini tanımlayamazlar. Nihayetinde her biri bir iktidarın “aracı” olmuştur. Bu kavramların her biri kendi tarihi macerası içinde belli sorunları çözmek üzere var olmuş, bu bağlamda yeni çatışmaların tarafı olmuş, doğup gelişmesinde çok çeşitli “bize ait olmayan” izler taşıyan kavramlardır. Dolayısıyla bizim toplumumuza özgü sorunları çözmek için kendisini inşa etmiş bize özel yeni kavramlara ve yeni bir dile ihtiyaç olduğu aşikardır.

Bugün barış tesis edip bunu yarına taşıyacak yeni bir dil için tarafların samimi bir biçimde bir noktada ön koşulsuz buluşması dışında bir yol görünmüyor. “Evet ama bizim kırmızı çizgimiz şudur.” denildiğinde her kimliğin kırmızı çizgisi çatışmayı besleyip büyüten bir şeye dönüşür. Kırmızı çizgilerin “kimliklerin kendi içerisinde kendi yaşamlarında anlamlı olduğu” tek kırmızı çizginin “hava, su , buğday, barınma, üreme” sadeliğinde, adaletli bir yaşam hakkını savunmak ve onu var etmek” olduğu bir anlayış. Yeni dil bu anlayış etrafında kurulursa anlamlı olur.

Atatürkçünün kendi ideolojisini kendi yaşamına hâkim kılarken bunu “diğerlerine” dayatmadığı

Dindarın inançlarının gereğini yerine getirirken kınanmadığı ve “ötekileri” kendi inancının kalıplarına girmeye zorlamadığı,

Türk milliyetçisinin “ülküsünü” kendisi için yüceltirken “ötekini” örselemediği,

Kürt milliyetçisinin kendisini ötekilere karşı olan öfkesi ile tanımlamadığı,

Alevi’nin Sünni’ye Yezit; Sünni’nin Alevi’ye Kızılbaş demediği, ikisinin de birbirlerinin neye inandığıyla ilgilenmediği;

din adına mini eteğe, Atatürk adına başörtüsüne ya da sakala saldıran ve bunu besleyen dilin unutulduğu yeni bir dil kurmak zorundayız. Mevcut çatışmacı dil içinde oluşan “Gerçek Atatürkçülük bu değil, gerçek Atatürkçü şöyle olur” “İslam bu değil, gerçek İslam şudur” “ Milliyetçilik öyle olmaz gerçek milliyetçilik şöyle olur” kabilinden söylemler aslında üzerinde düşünülmesi gereken söylemlerdir. “O kimliğin idealize ettiği şey pratikte olan değildir, bu pratik olması gerekenden uzaktır, asıl olması gereken başka bir şeydir” yaklaşımı teoride olanlar pratiğe dönüştüğünde arzulanandan uzak bir noktaya varıldığı, gerekirse teoride olanlar üzerinde tartışma yapılması gerektiği gerçeğini de ortaya koyar. Belki de o kimliklerle gerçek hayatta var olmak ancak bu kadar mümkündür. Bu kadarla olan da kutsallarla lanetlilerin kavgasından ibaret olan bir dünya cehennemi. Ve istisnasız tüm kimlikler, “öteki”nin “biz”im kimliğimizi benimsediğinde dünyanın cennete döneceği gibi asla mümkün olmayacak bir hayali besler.

Halbuki hava, su, buğday, barınma, beslenme ve adalet sadeliğinde bir dil etrafında “öteki”nin kendi kimliğini kendi hayatı dışına “dayatmadan” bir yaşam teorikte mümkündür. Ancak alışkanlıkların bilgi ve inanca dönüştüğü bu çağda pratikte mümkün görünmüyor. Her kimlik aslında ötekine yaşam hakkı tanıyacağını beyan etse de pratikte var olan düşmanca dil tüm iyi niyet beyanlarını yok ediyor.

Demokrasi denilen ve iktidarı soylulardan alıp tüm insanlıkla paylaşacağını iddia eden masal, iktidarı soylulardan alıp “güçlülere” teslim etmiş ve insanlık denilen kalabalık da bu gücün meşruiyet “aracı” olmaktan öte gitmemiştir. Kalabalık kullanılışlı bir araçtır. Bu bağlamda yeni dili inşa edecek olan kalabalık değil güçlülerdir. Ve güçlüler kalabalığın birbirini sevip birbiriyle anlaşmasıyla yönetimi ele geçiremezler. Güçlünün iktidara gelişi kalabalıkların kabaca birkaç parçaya bölünmesi ve birbirlerinden nefret etmesi sayesinde olur. O birkaç parçaya bölünmüş düşmanlıkların en kalabalığını manipüle edebilen güç, yönetir. Burada bilgi, ahlak, adalet, erdem, barış gibi kavramlar maalesef bir nutku güzelleştirmek, süslemekten öte pratikte çok da karşılıkları olmayan kavramlardır. Bu bağlamda kalabalık kendisini yönetimin merkezi sanırken aslında “güçlünün iktidar aracı” olduğu gerçeğini görmez. Kalabalığı tanrılaştıran, onun vereceği oyu kutsayan, demokrasinin insanlık tarihinin en büyük erdemi olduğunu anlatan irrasyonel dil kalabalık tarafından öyle benimsenir ki nihayetinde kalabalık gerçekte olan işlevini asla görmez, basit bir araç değil iktidarın gerçek sahibi, kendi kendisini yöneten erdemli bir cemiyet olduğu sanrısına iman eder. İşte bu yersiz iman daima “gücün güçlüler arasında el değiştirmesinin” temel noktasını oluşturur. Kalabalığın kutsallaştıran ve lanetleyen dili verimli bir iktidar aracı olduğu için “güçlüler” de daima bu çatışmacı dili besler ve büyütür. Dolayısıyla kalabalığın artık bu düşmanca dilden bıkıp barışı arzulamak gibi bir tavrı somutlaştıramayacağı, böyle bir irade ve gücü olmadığı görülüyor. Güçlülerin “gücü” elde etmek için oluşturdukları bu çatışmacı dilin artık “yaşamı” yok etmek, kalabalığa dönüşen topluluğu daha küçük düşman gruplardan oluşan bir hapishaneye dönüştürmek gibi geri dönüşü olmayan bir trajedi doğurduklarını fark etmeleri ve yeni bir dil üzerinde anlaşmaları dışında başka bir yol görünmüyor. Çünkü bizim yakın tarihimizde tüm “yenilikler” yukarıdan aşağı dayatılmıştır. Aşağıdan yukarı bir istek ve arzunun büyümesiyle ortaya çıkan bir yenilik hareketi örneğine bizim tarihimizde rastlanmıyor. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, çok partili hayat denmeleri, demokrasi denemeleri “tavandan tabana” doğru hareketlerdir.

Toplumumuz özelinde ve insanlık genelinde artık tek çıkış “yeni bir dil” inşa etmektir. Bunun bir zorunluluk bir ihtiyaç olduğu ve yeni dil önermemizin de makul bir önerme olduğu teorik olarak doğru. Medine Sözleşmesini, Endülüs’ü , Osmanlı tecrübesini tekrar yorumlayıp, daha gelişmişini üretecek bir dil…  Ancak maalesef bizim toplumumuzda “bugün” pratikte mümkün görünmüyor. Çünkü yeni dili inşa etmenin ön koşulu “bizim ve ötekinin” aynı anda özeleştiri yapıp yeni dil ihtiyacını aynı derecede hissetmesi ile mümkündür. Taraflardan birinin özeleştiri yapıp diğerinin bundan imtina etmesi bir tarafın yenilgiyi kabul etmesi diğer tarafın da bu düşmanca çatışmadan galip çıkması sonucunu doğurur. Onun için tüm taraflar aynı anda özeleştiri yapıp, aynı anda yeni bir dil ihtiyacı hissedip aynı anda kırmızı çizgilerin “sadece kendileri için” değerli olduğunu kabul etmesi ve ortak noktaya gelmesi ile mümkündür. Mevcut dilin sahipleri, bunu tekrar tekrar üreten aktörler, kalabalığın mevcut dile olan imanı, sistemin ve gücün kendisini mevcut dille inşa etmiş ve ancak bununla yaşayabilecek olması, dil üretme mekanizmalarının tıkalı olması, korkunç bir güç, hız ve doğurganlığa sahip enformatik araçların kaosu besleyip büyüterek kendisini tahkim ediyor olması vs. Bu saydıklarımız ve henüz saymadığımız birçok gerekçe yeni bir dil hayalini bir fetüse dönüşemeden maalesef yok ediyor. Yeni bir dile muhtacız ama mümkün değil…

Bundan sonra olacak olan, olmuş olanın devamı gibi görünüyor. Yapay zeka, nesnelerin interneti, biyodijital yaşam, Dataizm gibi kavramların bir tartışmanın konusu olmaktan çıkıp kapıya dayandığı bir çağda bizim Dindar, İslamcı, Alevi, Sünni, Atatürkçü, Türkçü, Kürtçü, Liberal, Demokrat, Sağcı, Solcu gibi kavramlarla bir birimizin gırtlağına sarılmış olmamız maalesef umudumuzu uzak bir hayale dönüştürüyor…

“Ama ‘biz’ ‘ötekiler’ gibi değiliz ki. ‘Ötekiler’in asıl amacı şu, bizse...”

Tamam tamam “biz” iyiyiz, kötü olan “öteki”…

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.