Batının Günah Keçisi: Müslümanlar


 

Yanlış hecelemek 10 yaşındaki bir müslüman çocuğun polisle başını derde soktu. İngilizce dersinde öğretmeninin verdiği kompozisyon ödevinde ‘terraced house’ (bitişik ev) yerine ‘terrorist house’ (terörist ev) terörist evde yaşıyorum diye yazması üzerine ailesi ve çocuk sorgulanır, sorgulama sonucunda yanlış anlaşılmanın farkına varan polis, ‘panik olacak birşey yok’ diyerek kapatır olayı.

Komedi filimlerine konu olacak bu olay, yalnız İngiltere’de değil öbür Batı Avrupa ülkelerinde de yabancıların (müslümanların) adı konmamış bir mücadelenin, bu mücadeleden doğan mağduriyetlerin akıbeti hakkında fikir vermesi açısından önemli. 10 yaşındaki çocuğun başına geleni, masum bir heceleme hatasından kaynaklandığını ileri sürmek safdillik olur.

Her ne kadar yabancıların yaşadığı olumsuz olayları ırkçılık penceresinden değerlendirme çabaları olsa da, ırkçılık ve islamafobia saldırılarının birbirinden ayrı değerlendirilmesi zorunludur. 

10 yaşındaki çocuğun başına gelenleri başlangıç noktası olarak kabul edersek, müslümanların gündelik yaşantılarında, yahudilerden ve zencilerden farklı olarak, başlarına gelenler 11 Eylül olaylarının ardından tacizlerde artış olduğunu –istatistik verilerin desteğine gerek duymadan – rahatlıkla söyliyebiliriz.

Sözlü ve fiziki tacizler ki bunlar müslümanlar hedef gösterilmeden önce zencilere ve Hindistan kökenlilere reva görülürdü, düşmanlığın kökeninde ırkçılık yatardı; şimdi bu düşmanlığa İslam karşıtlığı da eklendi. Varın siz hesap edin düşmanlığın derecesini.

Düşmanlığın derecesi de olur mu? Olur.

Düşmanlık biraz da hava muhalefetine benzer. Yağmura, kara, fırtınaya karşı korunmaya alabilirsiniz kendinizi; korunma yöntemleri geliştirebilirsiniz. Ancak muhalefeti ortadan yok etmek havaya hükmetme gücünüzle orantılıdır.

Sık sık camiilerin ve müslüman mezarlarının saldırıya uğramasında medyanın kullandığı dili, olayları aktarırken kullandığı yöntemi, yahudiler ve hatta zenciler için kullanmamaları dikkate şayandır.

Medyanın müslümanları hep hukuksuz işlerle iştigal ettiği yolundaki algı operasyonu, masabaşı haberleri, müslümanları – on yaşındaki çocuğun başına gelen olayda olduğu gibi – hemen terörist ilan etme yarışındadırlar.

2015 Kontra-Terörizm ve Güvenlik Kanunu çerçevesinde heceleme yanlışı yapan bir çocuğu ülke güvenliği tehlike altında diye sorguya alanlar, başka bir ülke benzeri bir tutum sergilese, kendisi için doğal gördüğü uygulamayı başka bir ülkenin uygulamaya yeltenmesini anlayışla karşılamayabilir.

Bu tavra ne diyorduk?

İki yüzlülük mü?

Kime göre!?

Özgürlüğün sınırlarını ülkenin ve halkının güvenliği olarak değerlendirenler aynı anlayışı, uşakları olarak gördükleri ülkelere göstermemelerini yadırgamamız sonucu etkilememektedir.

İkiz Kuleler’in başına gelenler dünyamızı tekrar iki kampa ayırdı. Bu kez kamplaşmayı sanayileşmiş ülkelerde yaşayan göçmenler daha yakından hissetmeye, uluslarası ilişkilerde yaşanan olumsuzlukları kendi mahallelerinde de  tecrübe etmeye başladılar.

Hortlayan haçlı zihniyetinin ardından peşpeşe gelen sözde baharlar yaz’ın habercisi olmak yerine kışlar’ın habercisi oldu.

Bu kışlar bildiğimiz kazma-kürek yaktıran kışlar değil; insanlığın, insanlığımızın kameralar önünde boğulduğuna tanıklık ettiğimiz kışlardır.

İç güvenliğe tehdit oluşturan unsurların sizin sınırlarınıza ulaşmadan yokedilmesi, size sığınanlara hayvan muamelesi yapmanız  ‘üzücü kayıplar’ olduğunu söyleyip gelecekte olası tehlikeler oluşturacak unsurları berteraf etme  hakkınız olduğunu, bunun içinde vicdanınız dahil hiç kimseye hesap vermek zorunda olmadığınızı haykırabilirsiniz.

Bu sizin yerden göğe kadar hakkınızdır!

Bu hakkı St. Augustine şu kıssa ile hak sahibine teslim eder: Büyük İskender yakaladığı bir korsanı hesaba çeker. İskender:  “Deniz senden rahatsız. Taciz ediyorsun.” Korsan kendinden emin: “Benim küçük gemiyle yaptığımı sen donanman ve ordunla yapıyorsun. Ben haydut diye yaftalanıyorum sense imparator. Aramızda ne fark var?”

Korsanın okuma yazması var mıydı?