Ercan Kesal’in Peri Gazozu Sessizlik Kulesi’nin Sesi mi?


 

Kitaplar mı Kitap mı?

 

Enis Batur gibi on bir yabancı dilde yirmi beş, Türkçede yüz yirmiyi aşkın kitabıyla edebiyatımızın en verimli yazarları arasında yer almak mı daha kalıcı kılar insanı yoksa Ercan Kesal gibi bir Peri Gazozu yazmakla mı?

Elbet bu iki yazarı kıyaslamak değil meramım; yarıştırmak da.  Entelektüel ve evrensel bir aydın Enis Batur. Birikimi kültürümüze çok önemli dergiler ve tercüme eserler kazandırdı. Telif eserler de. Belki çokluğundan belki bu ülkenin bozkırından aşina öykülerle çıkıp gelmediği için sizi sarsan ve mıh gibi çakılan zihninize bir eserini hatırlamıyoruz. Enis Batur bir icmal; otopsi. Ercan Kesal bir kesit; biyopsi. Anadolu’nun güzelliğini teşhir eden. Belki bir isyan.  Enis Batur; bale, tango ve Flamenko; Ercan Kesal sürmeli, karşılama, teke zortlatması, misket…

Bu topraklara belki de itiraz (isyan da olabilir) daha çok yakışıyor veya bizim ruhumuz daha çok sarsılıyor O’nun öyküleriyle. Sitemin, dokundurmanın ve yarayı deşmenin cerahati… Peri Gazozu’ndaki öykülerde başkaları yaralanıyor ama Ercan Kesal kanıyor.

Karadeniz’de olsanız bir yanı yeşil, bir yanı mavi; güzellikleri ve denizden hemen sonra yükselen dağları ile engebeli, zor bir coğrafya... Burada düşmeden, yaralanmadan bir adım atmak bile başarı insan için. Sarp dağlarda yürümek; hırçın Karadeniz'de boğulmamak özel bir çaba ve yetenek gerektirir. Bu nedenle Karadeniz ahalisi çevik olmak zorunda, anında karar verip adım atma becerisi pratik bir zekâ geliştirmesine yol açıyor.

Yeşilin ve mavinin yani tabiatın güzelliği içinde cenneti yaşamaktan düşünmeye, tefekküre zaman bulamaz Karadenizli. Bu bir yandan öfke eşiğini düşük tutarken diğer yandan içinde bir güzellik inşa etmesi gerekmiyor. Belki bundan Karadeniz’de evliya, düşünür/filozof bulunmasa da icat/yenilik/buluş yapanlar çıkması coğrafyanın bir ikramı.

Geniş bozkır; yazın çok sıcak, kışın çok soğuk. Bu nedenle duygular ve düşünceler keskin ifade edilir Orta Anadolu’da. Denge, ilm-i siyaset düşünülmez.

“Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı: "Sessizlik Kulesi." Türkiye'yi koca bir "Sessizlik Kulesi" yaptık en sonunda... Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz. Saklanıp bir şeylerin arkasına, dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.” Diyor Peri Gazozu’nda.

Karasevdaya düşülür, İç Anadolu’da. Türkü yakılır, düğünde ağlanır, cenazede helva dağıtılır. Önünde hiç bir engel olmayınca uzun yürüyüşler yapmaya, bu yürüyüşlerde içinde bir güzellik inşa etmeye mahkûm insan. Yoksa bozkır herkesi kendine benzetir, bozar ve çürütür. Buna karşı direnebilmek için tefekkür etmek zorundasınız, muhakeme yapmak.  Belki bundandır büyük evliyaların, türbelerin genellikle İç Anadolu'da olması. Onun için Ercan Kesal; “Neşet'in, ceketi çıkardıktan sonra söylediği türküler, ahiri ömrümün en güzel sesleridir.” Diyor. Bir yanı ağıt olsa da türkülerimizin bir yönü isyana imada bulunuyor.

Kitaptan Filme Metaformoz Değişim

Bu güzel kitaptan nasıl Bir Zamanlar Anadolu’da filmi çıkar, hayrette insan.

Rus roman ve hikâyelerini okuduğunuzda en karanlık tiplerde bile bir sevimlilik vardır. Rusya’nın gizli gücünü sergileyen, o Rus’un ruh dünyasına girersiniz. Anlarsınız. Katil, üçkâğıtçı, tembel olmasına rağmen sevimli bir yan bulursunuz.

Birini anlamak, hem ona nüfuz edecek kadar yaklaşmayı, hem de onun zaaf ve çarpık yönlerine bulaşmayacak kadar uzak durmayı birlikte becerecek bir "ikili yönelim"i gerektiriyor.

Bir Zamanlar Anadolu, Peri Gazozundan ilhamla çekilirken; bu filmle ilgili tartışmalardan Kış Uykusu filmi doğmuştur. Ercan Kesal’ın Evvel Zaman, kitabından seziyoruz bunu. Niçe(Nietzsche), asil ruhlar utandırmaz, der. Sanat bu kıvamı yakalayabilmeyi başarırsa yüksek sanat olabilir. Yoksa bir halkı hor görerek sanat değil ideolojik yobazlığa kurban edersiniz.

Bir Zamanlar Anadolu filmini seyredince, bagajdaki ölünün yanına kavun zulalayan Arap Ali’de olduğu gibi bütün insanlarda itici, aşağılık bir şeyler hissedersiniz. Kış Uykusu filminde, cam kıran çocuk, Nejat İşler’in oynadığı karakter tek boyutlu hep. imam daha bir felaket. Yalaka, çıkarcı, uzlaşma için eğilip bükülmekten çekinmeyen. Hayatta her şeye rastlanılır elbette, böyle imamlara da. Fakat imama “kadın terliği” giydirirseniz ip kopar orada. Asil ruhlar utandırmaz, demiştik paragrafa girişte. Utandırmadan eksiği, patolojik kusurları sergileyebilse film(eser) sanat olur.

Nuri Bilge Ceylan filmleri Anadolu insanını aşağılamaktan, hor gören bir bakışla yaklaşmaktan hiçbir zaman anlamaya fırsat bulamaz. Filmlerinde resmigeçit yapan insanlara, karakterlere sevimlilikten vazgeçtik, bu kadar da olmaz diyecek kadar pespaye bulursunuz. Sanki Anadolu’da incelik, irfan, hikmet bulunmaz, sosyal ilişkilere yansımaz ve halkın sahih/iyi bir yanı yok. Ezikliğini telafi eden çıkarcı bir yalakalıktan başka.

 

Kış Uykusu Zihnimizde

 

Kış Uykusu filmi, Çehov’dan esintiler Tarkovski’den ilhamlar ve Beyaz Türkleri eleştiren bir film diye takdim edilse de; batıdan ödüller alsa da insanımıza o bildik şablondan bakmayı sürdüren bir film. Üstelik İmam Hamdi tiplemesi hepsinin üstüne tüy dikiyor.

Bu filme soldan, Avrupa'dan, aydınlara özgü bir yalıtılmışlıktan taraflı bir gözle baksanız bile, Türkiye insanına dair gerçek bir sahne göremezsiniz. Üstelik bugün birbirini tanıyan bütün kesimlerin entelektüel birikimine uygun olmadığını da sezersiniz. Üstelik normalleşen bir ülkede karşıt kesimlerin birbirine bakışındaki önyargıları/engelleri ortadan kaldıramadığını acıyla izlersiniz.

Film bütünüyle insanımıza kin duyan bir dilden konuşuyor. Özellikle Türkiye'nin Horasan harcının yoğunlaştığı İç Anadolu insanına yönelik nefret, her sahnede gözümüze batacak kadar yoğun. Bahçede gezinen kamera her bir eşyanın dağınık, düzensiz ve insanı rahatsız edecek şekilde süprüntülerle dolu başıbozukluğunda bunu anlatır. Evlerimiz güzelleşti, her aile insanca yaşanacak konutlara kavuştu. Değişen Türkiye kasabalara kadar TOKİ konutları ile parmağını basınca sıcak sular akan doğalgaz ile tanıştı. Film bunlardan habersiz. Kapadokya turizm geliri ile ortalamanın üstünde bir hayat standardına sahip artık. Ama Kış Uykusu’na dalan NBC bundan habersiz.

Aydın, şartları eleştirir tabii, insanları da. Ancak insanda umut veren bir cevhere atıf yaparak. İnsanımızı eleştiren bir dilden değil Kış Uykusu’nun anlatımı; insanlık suçu sayılacak nefret yüklü bir dilden. Özellikle İmam Hamdi tiplemesinde din adamlarının ve dindarların yılışık, çıkarcı bir karakter olarak ortaya konması müslümanlara bel altından ağır bir saldırıdır. Her tercih kendisini ele verir.  Böyle insanlar imamlar yok mu elbette hayatta rastlanabilir, bir vakıa ve insanlık durumudur. Filmde ise tiksindirici bir insanlıktan çıkış karakterine dönüşüyor.

Halkımız kiracı, hizmetçi, hep alan, yardım edilen, hizmetçi filmde. Bu devirler çoktan değişti ama yönetmen farkında değil. Nasıl edindikleri şüpheli taşınmaz malikleri, köşkler kasırlar sahipleri zenginler, dindar olmadığı halde din hakkında ahkâm kesmeyi sürdürenler ya veren ya kendisinden bir şey istenen konumda. Halkımız onlara ya hizmet eder, ya dalkavukluk. Konumları onlardan üstün değilmiş gibi, sahip oldukları kültürel ve entelektüel donanım ortalıkta hiç yok.

Bu yaklaşımla bulaşık makinesinde kristalleri yıkayan temizlikçiye yönelik “bunun kırılacağını bilmez mi?” sorusu bütünüyle insanımızı aşağılamaya ve son zamanlarda kabuk değiştiren, estetik ve kültürel eksiklikleri olsa da; gelir seviyesi yükselen, zenginleşme sürecindeki insanların kültürsüzlüğüne yönelik bir temennidir. Seçim yenilgileri sonucu oluşan aşağılık duygusunu telafiye dönük bir mastürbasyon olduğu kesin. Sürekli yerlerde sürünen kibirlerinden doğan muhayyel bir halk inşası ile rahatlıyor olabilirler.

Daha ne kadar kıracağız kibirlerini, burunlarını daha ne zamana kadar sürteceğiz, Anadolu’daki değişimi anlayabilmeleri için. Bu tembellikten halkın tercihini de anlamıyor ve saygı duymayı bilmiyor Nuri Bilge Ceylan. Yenilmeye mahkûm bulanık ve kaygan zeminde bale(film) yaptığını sanıyorlar ama ortaya çıkan dansözleri bile kıskandıran kıvırtmalar.

Bu kadar bel altından vuran, gerçekleri ters çeviren, yetersiz, seviyesiz entelektüel derinlikten uzak bir yaklaşım sürekli yenilgilerinin hem sebebi hem sonucudur. Fransa ve Almanya desteğini sağlamak için belki de Nuri Bilge Ceylan’daki bu millete düşmanlık yaklaşımı.

Biz (yani kafası kalın, eğitimi kıt ve fakat muhayyilesi geniş halkımız) onlara rağmen var ve kokumuzu her yere bulaştıracağız. Ve onların kristal vazolarını ne pahasına olursa olsun kırmaya devam edeceğiz.

Onlar bu alışkanlıklarla oyalanabilirler.

Cumhuriyet dönemi boyunca mahrumiyete mahkûm edilen bir halk olarak 80 sene sonra onların ulaştığı yerden daha yüksek bir yerde, daha estetik ve etik bir yerde bulunacağımız kesindir.

Biz onların kristal bardaklarını kıracağız; çocuklarımız kültürel iktidarlarını...

 

Peri Gazozu da Kurban

 

Filme karşılık Peri Gazozu içerden insani bir yaklaşıma sahip. Ercan Kesal, insanımızın asil ruhunu anlatan olaylarla sürdürüyor kitabını. Halkımız, doktorun ilaç yazmasına “oyulgadığı çok güzel bir yorgan”la; kimi “misafire karşı gönderdiği ikram dolu tepsi” ile “gündüz silah çekip kendisini tehdit eden Selami’nin akşam Şehir Kulübünde masasına davet ederken gösterdiği engin saygısında” görüyoruz bunu.

Nasipse Adayız kitabında ise Figen”in boşanmış kocasında. evresindeki erkeklerden farkını ortaya koyan kocayı anlattığı yerde Ercan Kesal da Anadolu’dan yana tavır alıyor. Yerinin bilincinde. Geldiği yerlerin şekillendirdiği kişiliğinin. Kitaplarını karşı tarafta görmeden bir içselleşme ve benimseme içinde okuyabiliyoruz.

Ercan Kesal’ın da handikapları var. Her öyküsünde merhamet damarlarında daha fazla gezinmek ve ideolojik temanın tonunu yükseltmek zorunda. Seçtiği yöntemden kaynaklanan bir handikap. Ancak bozkırdan yükselen bir feryat olduğu kesin ve bu topraklara ait acılardan yoğrulmuş bir yumak. Çözmeye çalıştıkça acılar, ölümler, çaresizlikler sökün edip geliyor.

Bu handikapın farkında olmalı ki Nasipse Adayız farklı bir üslup ve yaklaşım içinde. İronik bir dil, güldüren bir hüzün ve ağlatan bir mizah yazarın gücünü sergileyen bir esere hayat vermiş.

Türkiye’de aday adaylık sürecini, bu sürecin sosyal yardımlaşma ile aday adaylarını silkeleme anlamına geldiğini, insanın "kör nokta"sını açığa çıkaran bir gaza getirildiğini ironik bir dille anlatıyor. Kitap o kadar güzel ve akıcı bir üslupla sürüyor ki devam etsin istiyorsunuz.

Sadece sonunda bir sürpriz yok. Milano’ya gitme arzusu ve boşanmış bir eşle kahvaltıyla teselli bulmak zorundayız.

Hayat devam ediyor yani, Peri Gazozu'ndan Nasipse Adayız’a. Yalnızlığımızda çoğalarak ve zenginleşerek. Anadolu’nun ruhuna nüfuz eden biyopsilerle. İnsanımızı Kesal’da okurken daha bir sever, Anadolu’nun engin kültür ve hoşgörüsüne hayran olursunuz.

Enis Batur’un sunduğu evrensel kültürle yüzleşebilecek bir Anadolu zenginliğinin donanımı ile özgüvenle, göğsünüze bastırabilirsiniz Ercan Kesal’ın kitaplarını.