İsviçre Seyahati - I


Seyahat neden önemli?

“Bizim hayat tarzımız, bizim değerlerimiz, insanlık için tek doğru, tek olası, tek geçerli, yani mutlak değil. 
Başka türlü de düşünmek, duymak, inanmak ve yaşamak mümkün. Herhalde böyle bir sonuca varışım da  benim kendi değerlerimize, kendi hayatımıza karşı uzak açıdan bakışımı sağladı, yani ıslah edici bir etkisi oldu.” 
Barbara Frischmuth

İsviçre Zor Mesele
 
Her yıl bir ülkeye gitme kararım olabilir. Daha çok turlara yazılarak. Çünkü hem yabancı ellerde anlaşabilecek kadar dilim yok, hem turlar vakit kaybetmeden görmeniz gereken yerleri kapsayan panoramik gezi yaptırabilir.

Bu nedenle İsviçre gidilmesi zor ülkelerden. Tur şirketlerinin İsviçre gezisi yoktur. Varsa da İtalya Fransa turlarının bir kaçamağı olarak belki. Üstelik İsviçre pahalı bir ülkedir. Tur şirketleri ucuzlukta yarışırken pahalı bir turu pazarlayabilmesi zordur.

İsviçre’ye ait gezi notları bireysel olarak gidenlerin yazdıklarıdır. Ya bir akrabaları vardır ya da Avrupa ülkelerinde yaşayanlar İsviçre’yi tanımak isterler kısa bir-iki günlük kaçamakla.

Altan, uzun zamandır İsviçre’de. Beni davet edip durur yıllardır. Bu sene son daveti kaçınılmaz geldi benim için. Niyetlendim. İsviçre AB’ye dâhil değil ama şengen vizesi geçerli. Bu nedenle en iyisi İtalya, Fransa vizesi alarak gitmek. Ancak ben doğrudan İsviçre’ye başvurdum. Zaten vize işlerini özel şirketlere ihale etmiş Avrupa ülkeleri. Onlar başvuruları almakla, evrakları tamamlamakla ve sonunda konsolosluklara göndererek vize çıkması halinde pasaportu size ulaştırmakla görevli. Başvuru formunda uzun süreli vize istememe rağmen “22-29 Ekim tarihleri arasında turistik seyahat” notu var diye mili miline 22-29 Ekim tarihleri arasına vize veriyorlar. Sanki bir gün fazla olsa ilkelerinden taviz vermiş olacaklar.

Olsun aldım ya nihayet. Vize aldım ve artık program yapabilirim.

Erkenden uçak biletlerini kapattım. Ankara aktarmalı olmasına rağmen 1080 liraya THY’dan. Makul bir fiyat. 15 gün kalmasına rağmen.
Heyecandan veya seyahatin stresinden gerginim biraz. Çünkü Cuma günü Hatay’dan Ankara’ya geleceğim, eve tabii ki. O gece 04 uçağı ile İstanbul’a, 07 uçağı ile Zürih’e. Daha uygun saatler var ama madem kılı kılına vize verdiler mili miline kullanmak gerek. Zaten bulunduğum ilçede İsviçre Frangı bulmak da mesele olmuştu. Banka şubelerinde yoktu; iki dövizciden ancak parça parça bulup yol hazırlığını tamamladık.  Bir İsviçre Frangı 3,15 TL. ye. İsviçre Confederasyon Helvetia (CH) olduğu için parası da CHF. İsviçre konfederasyon ve 26 kantondan oluşuyor malumunuz.

Pasaportum Yeşil Değil Çok Şükür

Biz seyahat edenler nezdinde “yeşil pasaport” elinde hazır bilet demek. Ne zaman istersen programlı planlı seyahat edebilirsin. Bizim gibi vize işlemi masrafı, vize çıkacak mı çıkmayacak mı tedirginliği yoktur. İngiltere dışında hemen her ülke yeşil pasaporta vize istemez.

Ancak bu sefer farklı. Türk gümrüğünden çıkış yapmak için sıradayız İstanbul’da. Devletimiz mührü vurunca kuşlar gibi özgür, dünyayı tanımaya çıkabiliriz. O da ne? Yeşil pasaportluları çıkarıyorlar sıradan ve bu noktaya gelmeden önce bir bürodan GBT araştırması ile yurtdışı yasağı olmadığına dair mühürlü belge istiyorlar. Çok şükür biz halkız ve bordo –normal- pasaportumuz var. Bizden istemiyorlar. 
Halkın en iyisi, devletlere zahmet vermeyecek şekilde masrafsız olanıdır. Devletin harcamalarını talep edemeyeceği yabancı bir ülke olsun da nereye giderse gitsin. İlk defa halk olduğumuza sevinerek, yurtdışı çıkış yasağı konulma ihtimali olmayan sıradan vatandaş olarak pasaportumuzu uzatıyoruz, pulumuzu zaten almışız. Artık free shopların olduğu alanda gezinerek uçağın kapısını arayabiliriz.

Arkadaş-Dost-Altına Serer Post

Beni havaalanında Altan karşılayacak. Artık yabancı değilim havaalanı, pasaport gümrük uygulamalarına. Ama her havaalanının kendine özgü şartları ve yolları var. Onun için bir rehberiniz olsa, arkadaş veya akraba, fena olmaz. 
Kloten havalanına indik. Daha uçağın yanaştığı körükte yürürken iki gümrükçü pasaportlarımıza bakıyor. Bunlar medeni, ayaküstü mü yapıyorlar gümrük geçişini derken, hayır, onlar ülkeye boşa zahmet vermesinler diye vizelere bakıyor sadece. Yoksa hazır uçak varken geri postalayacaklar uçağa ve memleketine. 
Uçaktan inenler için sigara odaları var, daha ana binaya girmeden. İsviçreliler anlayışlı millet işte. Uzun uçak yolculuğunda işkence çeken tiryakiler için anında hizmete hazır sigara odası. Daha şimdiden sevdim İsviçre’yi.

Yürüyenlere katılıp iniyoruz çıkıyoruz ve bir yerde merdivenlerden inip tren istasyonu gibi bir yerde toplaşıyoruz. İnenlerin yerine biz biniyoruz. Havaalanının uçak inişi ile gümrük geçişini- check in işlemlerini birbirinden ayırmışlar. Trenle yeraltından uzun bir mesafe katediyoruz. Hah işte gümrük ve bagaj ile exit yazılarını görmeye başladık. Bekletilmeden sıra ile gümrük kabinlerinin önünde sıra oluyoruz. Ben ayağına çevik olduğum için ikinci sıradayım. Pasaportu uzatıyorum, Kara kafalı olduğumu görünce vize alırken verdiğimiz parmak iziyle karşılaştırmak için iki parmağımı basmamı istiyor. Ne güzel, “nerede kalacaksın, ne zaman döneceksin” soruları olmadan iki parmağımı basınca gümrükten geçiyorum. Artık kutsal emanetlerimize –bagajlara- kavuşma sırası. Kazasız belasız valizi alıp çıkışa doğru yürümeye başlıyorum. Ta Ankara’da ayrılmıştım valizimden. O da ne? Bak yine bir sigara odası. Hemen dalıp sigarayı tellendiriyorum. Sonra çıkışa yakın bir kafeye.

Altan önce Almanya Frankfurt kitap fuarına gideceğini söyleyip beni başkasının karşılamasını ve evin anahtarını vereceğini söylemiş, ben de Güven Akıncı’ya rica etmiştim. Havaalanından alsın diye. Sonra Altan vazgeçti, ben de Güvene “beni alacaklar sana zahmet olmasın” demiştim. Sonra öğrendim ki İsviçre’de her yerin her yerle tren bağlantısı var. Flughaven, havaalanı istasyonu. Buradan Zürih’e veya ülkede herhangi bir şehre ulaşmanız mümkün. Zürih HB, ana istasyona varınca. Hatta Almanya, İtalya ve Fransa’ya da. O kadar yani. 

Bugün de evde tamir işi varmış Altanın, ustaları gönderdikten sonra gelip beni alacak. “Havaalanında oyalan biraz, sigara iç” demişti. Oh canıma minnet. Bir de şuradan kahve alayım. 
Bildiğim iki kelime hepi topu; “teşekkür ederim ve lütfen” Danke(şön) ve bitte.

“Bitte kafi” diyorum, kadın bişeyler söylüyor, kafamı sallıyorum. Kafamı sallamamdan benim cimri olduğumu çıkarıyor ve karton bardakta veriyor kahveyi. Porselen bardakta alırsan ek bir servis ücreti var ve içeride içebilirsin. Karton bardak, “en iyi müşteri çıkıp giden müşteridir” anlayışına göre dışarıda bir yerlerde içecek demek. Ben yine de kafeye oturuyorum ve notlarımı almayı sürdürüyorum. Anlasaydı benim gözlemlerini yazacak bir yazar olduğumu. Zaten 5.20 CHF kahve. 16,38 TL. yani. Bu ne yau? Tarlamı satıyorsun bana? Ancak havaalanındaki ücretle en ücra köydeki kahve arasında fahiş fiyat farkı yok. En fazla 15-20 kuruş.
Bu ilk ve son olsun, Türk lirasına çevirmem zihnimde. Yoksa İsviçre seyahati zehir olur. Bu ülke pahalı işine gelirse.


Zürih Sisler İçinde

Uçaktan Zürih sisler içinde görünüyordu. Yaklaşma sistemi olduğu için o kör dumanda sorunsuz iniyor uçaklar. Valizimle dışarıdayım artık. Açık havada sigara içmek bir başka. Hem sisi izlemek, Altan’ın gelmesini beklemek tek işim. Çevreye de bakıyorum. Düzen, temizlik daha şimdiden gözümü kamaştırmaya başladı. Her yerde çöp kutuları demirden ve üst tarafı sigara izmaritleri için. En az yarım ton ağırlığında. Yangın çıkma ihtimali yok. Benim gibi tiryakiler kümeleniyor çevresine. Dünyanın en güzel kardeşliği “duman kardeşliği” olsa gerek. Mütebessim çehrelerle birbirimizin sigara içişine odaklanıyoruz. Daha doğrusu ben odaklanıyorum. Bak şu bayan ne kadar zarif hareketlerle içiyor, bir diğeri dumanı savururken ne estetik bir tavır içinde. Ben fosur fosur Bektaşi gibiyim. Dünya sisin içinde çok güzel, bir tülün gerisinden bakıyoruz adeta. Bu tül zayıflamasın diye savurduğumuz küçük dumanlarla gizemini sürdürmek çabasındayız dünyanın.

Nihayet Altan geldi. Yabancı diyarda dostu görmek, yalnız olmadığını anlatan bir kavuşma. Hele sana, bu ülkeyi tanıma fırsatı sunmuş;  yabancı diyarlarda rehberliği ile bilinçlendirecek bir entelektüel olunca. Ev sahibine sarılmamak olmaz. Sevinmemek. İsviçre’de otel fiyatları bütün seyahat masrafı tutarından yüksek. Alicenaplık yapıp evine kabul eden bir arkadaş. Cimrinin arkadaşı hep maliyeci olacak değil ya! Arada bir yabancı ülkeye seni davet edenler de olmalı.

Müteşekkiriz Altan’a. 

Otomobili otoparka bırakmış, buluyoruz ve havaalanından çıkıyoruz.

Mezarlık Var Beleş Değil

Dünyevi bir ülkede sizi ilk önce mezarlığa kim götürür? Elbet bir İslamcı. Bu küffar illerinde maneviyat solusun diye. Bir ülkeyi tanımaya mezarlıkla başlamak iyi fikir. Mezarlık dediğime bakmayın, o kadar güzel bir park. Ki buraya defnedilmeye hazırım o an. Fakat o ne, burada mutena bir yer bulabilmek büyük bedellere tabii. Öyle beleş mezar yok.

İsviçreliler zengin olduğu için dinle araları nanay. Esasen din fakirler için, dünya tesellisi. Ancak zenginler de manevi bir hava teneffüs etmek ister. Yıllık 2800 CHF karşılığı 20 yıllığına kiralayabilirsen, royal bir mezarlık emrinizde. Burada cesedi yakılarak bir kavanoz içinde yer almak isteyenler bile büyük bedeller ödemek zorundaymış. 

Mezar taşlarını çevreleyen çamlar, rengârenk ağaçlar, yemyeşil çimenler. Huzur beldesi. Ölümün munis yüzü. Spor yapanlar, yürüyenler bisikletle gezenler de öbür âleme gidecek olmanın bilincini içselleştiriyorlar burada. Sağlıklı kalarak, cesetlerinin yakışıklı olmasına azmetmişler.

Türkiye’de mezarlar cennet diyordum, İsviçre’de bu mezarlığı görmeden evvel. Tabii zenginler için aynı zamanda sükûnet mekânı. Altan, buradaki mezar taşlarından ilham alıp babasına Konya’da yaptırmak istemiş ama ne mümkün. Beyaz mermer üzerine ruhuna el fatiha neyimize yetmiyor? Selçuklu türbelerinden, Osmanlı anıt mezar taşlarından nasıl geçiş yaptık beyaz mermer tabelalara?

Zaten İsviçre fakirlere göre bir ülke değil. Burada zenginliğinden utanmadan yaşayabilirsin. Her şey paranın gücüne göre ayarlanmış. Asgari ücret bile. Bu kısa gezide anlaşılan mezar bedelleri dâhil. Mutena bir mezarlıkta yerini alabilmek ve koruyabilmek için öldükten sonra da ihtiyacını karşılayacak bir gelirin olmalı.

Yoksa mirasçıların, çocukların spor yaparken arada seni mezarda ziyaret etmesi sözkonusu bile değil!

Kitapçı -Eski Eşya- Bit Pazarı

Altan, bibliyograf. Kitap biriktiren. Ben okurum o biriktirir. Gittiğimiz yer entellerin müdavimi olduğu bir kitapçı. Antika kitap, ilk baskı meraklıları, özel ilgilerinin koleksiyonunu yapmak isteyenler. Altan kitaplara daldı. Ben de meraklıyım ama dil, yabancı. Yine de işte bu Tolstoy’un Almanca baskısı. Resim ve gravürlerle zengin bir kitap. Neyse ben biraz eşyalara bakayım. Kitapçının dışında daha önce otopark olan geniş bir alan eski eşya deposu, bit pazarı bir çeşit. 

 
Ne alırsan 5 CHF. Bağış eşyalar, çöpten toplananlar, buraya satılanlar. Ne ararsan var, yok yok.  Raflarda tasnif edilmiş. Bu pahalı ülkede elzem olanları buradan temin etmeye çalışıyor insanlar. Ben dolaştım, dolaştım; çöplük bunlar kararına vardım. Bir tane bisiklet kaskı buldum. Onu da taşımak mesele, koyver gitsin. Belki iyi şeylere rastlayanlar vardır. Ben ülkeyi tanımaya gelmişim, şimdilik alışverişten uzak durmaya ayarlıyım.

“Hadi Altan gidelim!” 

Bu kadar maneviyat ve kitap bilinci yeter. Artık mübarek bedenimizi ayakta tutacak gıdalanma zamanı. İsviçre pahalı ya, Altan hem bir ilaç almak, hem daha hesaplı karın doyurmak için yakındaki Alman kasabasına geçmeyi önerdi. Misafir ev sahibine tabii. Hem Almanya’yı da görmek fena fikir sayılmaz. Meğer Almanlar bu kasabayı, İsviçre’deki fiyatların astronomik baskısından kaçanlar rahat rahat alışveriş yapsın amacıyla kurmuş. Zamanla gelişip büyümüş bir kasaba. Bu tür kasabalar Avusturya-Fransa belki İtalya sınırlarında da vardır.

Elbet Türkler de yerini almış bu kasabada. Türkçe anlaşabilecek birileri bulunabilir yani. Bu imkânı kullanmak için olmasa da damak tadına uygun, Türk lokantasına gidiyoruz. Ayak ayak üstünde. Yemeklerin güzelliği ve fiyatın uygunluğundan olsa gerek. 

Türk lokantaları diğerlerinden nispeten ucuz bütün İsviçre’de. Eh, bir işkembe çorbası ile başlayıp güveç ve pide ile devam edebiliriz. Altan’ın ilacını bulamıyoruz. Marketlere giriyoruz. Altan, bir servet ödemek istemiyorsam yemek için, alışveriş yapmamı istiyor. Ben bir dervişim, Horasan köpeği. Bulursam yerim bulmazsam sabrederim. Sadece keçi peyniri, domates ve içecek alıyoruz. Gerisi Allah kerim. Mükrim bir ev sahibi varken dert etmiyorum yemek işini.

Ama siz, yiyecek işini marketlerden halledin. Burada üç market var her şehirde. Migros, Coop ve Denwer. Her markette, sandviç var, yemek ve kahve. Lokantalarda yemek; mesela buraya özgü İsviçre fondüsü 50 franktan başlıyor. Fondü de matah olsa; erimiş peynir ve kabuklu kaynamış patates. Bu meraklarını bilen bir Türk “kumpir” lokantası açmış ama tutmamış. O kadar muhafazakârmış İsviçreliler.

Basel Deyip Geçme

Tekrar İsviçre’ye geçiyoruz. Geçiş noktasında polis var ama kimlik yoklama yapılmadı. Bazen Alman marketlerinden alınan alışveriş poşetlerini yokluyorlarmış. Benim valiz hala arabada. Cevizli sucuk köfteri var, el koyarlar diye korkutuyor Altan. Ben ölürüm de hediyeleri kaptırmam. O kadar kolay değil diyor, Altan. Allahtan benim gibi mübarek bir insanın bulunduğu araç durdurulmuyor ve arama yok. 
Artık Basel’e gidebiliriz.  Otomobili park ettikten sonra ana caddedeyiz. Münsterplatz Meydanı. Kırmızı belediye binası dikkat çekici. Hem mahalli seçimler de varmış. Belediye organlarında eksilenleri seçmek için. Ben hemen selfiye başlıyorum. Kendimi belgelemeliyim. Belediye binası sonra Münster Katedrali ve medreseye benzeyen manastır. Kırmızı kum taşından yapılmış. Renkli süslemeli çatısı ile oldukça farklı bir katedral. Ren nehrinin manzarası önümüzde açılmış. Üç ülkenin sınırlarının birleştiği bir alan burası. İsviçre, Fransa Almanya.  Almanlar Basel’e kadar gemi taşımacılığı yapar. Ondan sonra ırmağın debisi bu nakliyeye imkân vermeyen bir hıza ulaşır(mış). 

Zaten Attila İlhan’ın çevirisi ile Luis Aragon’un Çalardı Basel’in Çanları’nı okuyup gelmişiz. Gözümüzde bir efsane. 

“Savaşa karşı uluslararası sosyalist kongresi’nin toplanacağı Basel şehri büyük kanton konseyi de sosyalistlerin elindeydi zaten; 130 üyelikten yalnız ellisi onlarındı, geri kalanlar liberaller, radikaller ve katoliklerce paylaşılmıştı; ama bu sonuncular onlarla işbirliği yaptığına göre...

O tarihte nüfusu 130.000 di Basel’in, vergi listelerine bakılırsa, bunların 190 kişisi milyonerdi. Elektrik endüstrisinin yanısıra; çelik, boya, kâğıt ve bira endüstrisi gelişmişti çok. Bütün ülkelerin sosyalist partilerinden delegeleri çağıran Büyük konseydi aslında, Piskopos da katedrali kongre emrine veriyordu. Böylelikle haçla sosyalizmin güç birliği deyimlenmiş oluyordu, zaten Rhein kıyısındaki 190 milyonerli Basel şehrinde parlamento düzeninin temeli de bu değil miydi?” (Luis Aragon)

Şu sosyalistlerle işbirliği yapan rahipleri, sosyalist kongreye evsahipliği yapan katedrali görmesek olmaz. Bize sanat galerisi göründü, meyve heykelleri, kuru kafa sembolleri ile. Ren nehrinin romantizmi. Sisi arasıra delen, ben gelince bütün güleryüzü ile Basel üzerinde güneş.

“Çanlar bulutlara bunu anlatıyorlardı işte. Basel’in çanları sevinçli değil, orta çağdan beri çaldı mı hep savaşları haber vermiş, tehlikeleri bildirmiş; alârm verir gibi bir hali var. Resmi binalardaki alev alev kırmızılara aykırı düşüyor.” (L. Aragon)

O günler geride kalmış Sayın Luis Aragon. Basel bir barış şehri artık. Dingin, oturmuş ve klasik. Sadece Hasidikler yanaklarından sarkan perçemleri ile milattan önce çıkıp gelmiş İbraniler gibi bu modern şehrin siluetinde arkaik kalıyorlar. Şenlik hazırlığı içindeki Basel’de geçmişle geleceğin, gerçekle düşün karıştığı bir garip hava esiyordu ki dokunmak zor olsa da imkânsız değildi. İşte ben de bir teşehhüd miktarı dokunmuştum.

«... O çanlar ki şarkılarıyla evrensel bilinci uyandırmağa çalışıyorlar...” diyordu Aragon. Artık turistik ve sakin bir şehrin gündelik telaşında zamanı hatırlatmak dışında bir anlamı yok çanların. Ben de 17 (yani beş) çanına şahit oldum ama devrimci fikirlerin kaynaştığı bir ortamda değil. Ren nehri kıyısında kendini bu manzaraya ait kılmaya çalışan benim gibi derinliksiz turistlerin arasında.
İlk Siyonist kongre de burada yapılmıştı. Nietzsche’de Yunanca profesörü olmuştu, Basel Üniver¬si¬te¬si'nde. Carl Gustav Jung : İsviçreli psikiyatr, 1895 yılında Basel’de tıp eğitimi almaya başlamıştı. 
Basel Üniversitesinde tıp profesörleri, vebaya karşı kimyasal ilaçları bulunca, bitkisel tedaviyi anlatan İbn Sina’nın Tıp Kanunu adlı ünlü eserini, artık değersiz olduğu iddiasıyla, kent meydanında odun yığını üzerine fırlatarak ve “Eskinin ölümü, yeninin doğuşu!”diye Basel’de yakmışlardı.

“İsviçre’nin Basel kentinde veba salgınları döneminde, düzenli olarak sarmısak yiyen Yahudilerin, bu hastalığa diğer insanlardan daha az yakalandıkları ve ölüm oranının çok düşük olduğu söylenmekteydi. Polonya’da Yahudiler, şeytandan korumak üzere hasta çocukların boyunlarına sarmısak takarlardı.” 

Ben de öğle yemeğinden kalan sarımsak-soğan kokusuyla tarihin bu gerçeklerine kendimi ekliyordum. Her ne kadar kimyasal ilaç temsilcisi sıfatım yoksa da soğan kokan nefesimde İbn Sina’dan bir ima vardı işte. Daha ne olsun?

Manastır medreselerimizi andırıyordu, katedralin kulesinde güneş saati vardı ama hakkını teslim edeyim bizde hiçbir belediyenin böyle müze gibi bir binası yok maalesef. Manastırın tam karşısında sinagog da ben buradayım derken, musevilerin Basel’deki ağırlığının anıtsal habercisi gibiydi. Sadece, genç musevilere hicran duydum. Dindarlık gösterisine zorlanırken, modern hayatın içinde nasıl yer alacaklardı? Ben bu uyuma en yakın halimle yabancılık çekerken onlar, çevrelerindeki hayret bakışları altında ruh sağlıklarını nasıl koruyabileceklerdi? Özellikle başlarındaki kağnı tekerini andıran fötr şapkaların pahalı ancak arkaik ağırlığını taşımak kolay olmasa gerekti.
Köprüye doğru inerken, Üniversiteli gençlerin tartışmalı oturumuna şahit olunca, dindar muhafazakârların rekabet etmesi için üzerindeki ağırlıklar, daha büyük daha ezici göründü. Rakipleri ile aralarında bütün dini külliyatla ve bu fıkha uygun anlayışla modern çağlarla rekabet edebilmek! Musevilerin kafasında şapkalar ve benim kafamın içinde önyargılarla. Bütün felaketlerimizin müsebbibi Batı, gibi önyargılar.

Bizim daha pek çok fırın ekmek yememiz gerekti. Böyle güzel şehirleri kurup yaşatabilmek için.

Köprüye inerken Tarih ve Sanat Müzesi çıktı önümüze. Vakit yoktu yalnız, şöyle bir bakıp geçtik.
 
Stein Kasabası
Basel’den ayrılıyoruz Zürih’e gitmek için. Ancak Altan, Stein kasabasına götürüyor beni. 1300lü yıllardan kalma köprüyü göstermek için. Sınır, ırmağın ortasından geçtiği için yarısı İsviçre diğer yarısı Alman köprüsü. Ben bir ayağım İsviçre’de bir ayağım Almanya’da. Barışın verdiği imkânla Avrupa’yı turist olarak keşfetme iştiyakındayım. Bu ülkeleri tahta bir köprü beyaz bir çizgi ayırırken bizim sınırlarımız neden asker, silah, mayın, telörgü ve tehlikelerle dolu?

Ren köprüsü tahtadan. Yanmış ama kalanı kurtarıp yeniden ihya etmişler. İlk defa 1343 yılında yapılmış. Tam ortada elinde haçla rahiplerin “sevgi-barış” söylemleri mi yoksa bizim “cihat” anlayışımız mı? Bu çağın ayağında bukağı. Bu çelişkiyi yaşamasam Ren nehrinin akşam karanlığındaki cığıltısına kulak vermeyecektim belki de.


Tarihin içinden çıkıp gelen otomobiller, gelenekle modernin yan yana uyum içinde nasıl yaşayabileceğini gösteriyor, bizi hasedinden çatlatacak nispetle. Kasabalarımızın beton binalarla kuşatılmış, her yıl yenilenen kaldırımları ile çamur ve toz-toprak yolları melankoli saçarken, buradaki dinginlik akşamın karanlığına rağmen bütün canlılığı ile aydınlık bir tablo gibi görünmekteydi. 

Hava karardı artık. Artık eve gitsek iyi olacak. Yol yorgunluğu içinde bu kadar kültürel ziyafet yeter. Sıcak suya kendimi atarak mübarek bedenimin arınması da gerek. Altan’ın evini tanımak, manzarasına hayran olmak akşamın sürprizi. Balkon-dan görünen bereketli tarla, yeşil çimenlikler ve ormanlık tepeler. Sigarayla daralan nefesime sanatoryum gibi geliyor. 
Burası bir toplu konut. Ancak villa gibi. Bahçesi, içindeki malzeme, işçilik. Yaşanabilir mesken sunuyor. Gıpta ile bakılacak.
Bu ülke zaten mimarları ile ünlü. Çağdaş bir mimarın resmini parasına koyacak, yaşanabilir çevre fikrine onur verecek kadar ehemmiyet atfediyor buna. 
Benim gibi bir hukukçudan önce mimar-inşaat mühendisleri müteahhitler gezip görmeli bu ülkeyi. Özellikle malzemeden çalan o müteahhitler.