İsviçre Seyahati - II


Güven  İle

Altan’la sabah yeni bir program yapıyoruz. Güven ile buluşmalı, bugün de kültürel ziyafete devam etmeliyiz. Yarın Altan, mesaiye gidecek ve ben tek başına İsviçre’yi tanımak girişiminde bulunacağım. Bunun için Türkiye’de İsviçre’ye dair gezi notları okumuşum. Swiss Pass diye bir biletten haberdarım. Böyle hazırlıklı geldiğim için tek başına da gezebilme hesapları içindeyim. Gözümü korkutsa da.

Güven ile telefonla görüştük. Wintertur’da, kuyumcu. Takı diyelim, Schmuck diyorlar; takı dünyası. İkisini görüştürüp –tanışmalarını sağlayıp- adresi birbirine anlattılar, buluşacağız. Altan’ın otomobili ile Wintertur’a gidiyoruz. Altan yolları biliyor. Basel’de, Cenevre’de yaşamış, Zürih de halen yaşıyor. 

Wintertur deyip geçmeyelim. Üniversite gençliği ile oradaki yerleşimi ile şiir gibi bir şehir. Rainer Maria Rilke, Wintertur’u gördükten sonra bir daha Almanya’ya gitmedi. Ortamın sükûneti demek Rilke’yi feryada zorlayan.  İçe yönelik ruhsal fırtınalardan demet demet şiir toplayan.

Biz de Güvenle dostluğu geliştirmek muradındayız. Rilke olmak niyetimiz olmasa da.

Otomobili park etmek İsviçre’de mesele. Öyle her yere park edemezsin. Hatta kaldırıma arabayla çıkıp bekleyemezsin. İşaretli yerler var. Bazen 30 km.yi geçersen ceza var bazen 50 km’yi. Ben Türkiye’deki hız levhalarının iki katını kurala uydum sayıyorum. 

Ara sokaklarda bir yere park edip Güvene doğru yürüyoruz. O da bizi karşılamaya gelmiş zaten, yolda karşılaşıp kucaklaşıyoruz. Pazar günü kapalı ama işyerini tanımak ve ayaküstü kahve içmek yabana atılamaz. Hem bize Wintertur’u anlatıyor, hem otomobille vitrini parçalayıp hırsızlık yapanları durdurmak için işyerlerine demir bariyer çekme tedbirini gösteriyor.

Artık hep birlikte çevreyi tanımaya devam edebiliriz.

Aarau Altın Katedral 

“İsviçre, ilk çağdaş federal rejim olarak her zaman kantonlarının kendi dillerini kullanmasına izin verdi: Almanca, Fransızca, ltalyanca, Romanş dili; bunların dördü de ulusal dil olarak kabul edildi –Romanş dilinin bu konumu elde ettiği 1999 yılına dek federal düzeyde sadece bunların ilk üçü resmiydi. Buna karşın, her kantonun içinde her bir bölgenin, resmi olarak sadece yönetimde ve eğitimde kullanılan dilini koruyabileceği ya da seyrek de olsa ikidilli olmasını sağlayan bir toprak dağılımı vardır. Bu "dilsel bölgeciliğe" her zaman uyulmuş ve tüm göçmenlerin yerel kullanıma uyması sağlanarak her bölgenin dil bütünlüğü korunmuştur.” (Roland Breton-Dünya Dilleri Atlas)

Aarau, Einstein için önemli bir şehir. Liseyi burada okumuştu. O da Rilke gibi Almanya’dan sonra burayı çok sevmişti. “Einstein, sevgiyle hatırlıyor, "İsviçrelileri severim, çünkü genel olarak şimdiye kadar aralarında yaşadığım diğer insanlardan daha insancıldırlar." diyordu. (Michio Kaku- Einstein'ın Evreni)

Belki bize de bulaşır diye o zekâ; birlikte Aarau’ya geliyoruz. İsviçre’nin en büyük katedrali burada. Altın katedral. Su içilen fıskiyeli çeşmeleri, bizdeki şadırvan ama bu bir anıt. Kiliseye giderken meydanda karşılıyor gelenleri. Aziz heykellerini geçerek katedrale giriyoruz. Katedralin bir kapısının önündeki mozaik mermerlerde isimler var. Bu mübarek alanda yer almanın büyük paralar vermekle veya kiliseye bağışla mümkün olduğu kanaati ile çıkıyoruz mabetten. Pazar bugün, gelenler az ama küçük bir cemaate –sanırsam- İncil’den Almanca bölümler okuyor erguvan renkli cüppesiyle bir rahip. Biz de fatiha okuyup kapıya yöneliyoruz.

Artık bir kahve içip karnımızı doyursak iyi olur. Sağolsun, Güven cömertliğini gösteriyor ve hesabı ödüyor.  Ki bu gâvur İsviçre’de değme yiğit böyle gaflet içine girmez. Hesap ödeme yarışı gibi alışkanlıklar, güzel yurdumun güzel insanlarında ancak. Kasiyerler hesabı ödemek konusundaki yarışımızdan bizim Türk olduğumuzu anında anlayabilir. Başka bir millet böyle majestik yarışlara girmez.
Ben sıcak ilişkiler kurmak istiyorum ama Altan tedirgin oluyor. Burada herkes kendi aleminde. Hayat alanına izinsiz kimseyi almazlar diye. Hayat alanı bir insanın kendisini emniyette hissettiği alan. Asansörde bu alan ihlal olur ve herkes başka yere bakar. Derin bir nefes alır asansörden çıkınca. Ben de kendi aramızdaki samimiyeti ilerleterek insanlara dokunma hevesimi alıyorum. Anlaşılan İsviçre, büyük geniş bir asansörde yaşıyor.

Yabancı bir diyarda Türkçe konuşup anlaşacağın, seni bilinçlendiren dostlar var,  İsviçre’nin güzellikleri ile seni buluşturan. 

Bundan ala imkân mı nasip olur herkese?

Sus haline şükret, diyorum kendime.

Luzern

Altan anayoldan ayrılıp ara yollardan bizi Luzern’e götürüyor. Yollarda İsviçrelilerin Alman tanklarının geçmesini önlemek için aldıkları tedbirleri görüyoruz. Almanlar işgale değmez bulsa da. Yol boyu güzel köyleri, yeşillikleri, orman ve binaları seyrederken imrenerek geçiyoruz. Luzern gölü kıyısından başlayan yürüyüşümüz köprüye kadar uzanıyor.

Burada Çinli turistlerle karşılaşıyoruz. Pazar günü olmasına rağmen ünlü bir saatçi dükkânı açılmış onlara. Gecikmiş zenginlik Çinlilerde, ileri yaşlardaki turist formu bende sakil duruyor. Olsun, daha önce imkân vardı da gelmedik mi? Rilke gibi buraları gezmek, Japon romanlarında Luzern’e atıf yapmak gibi cinslikler artık bana da nasip olabilir. Puslu bir havada bile güzelliği meydanda göl, kordon boyu, köprüleri ile Luzern’in. İnsan buralarda yaşlanmaz. Batılılar, içki içiyor, hazır gıda besleniyor, stresli bir iş ortamına rağmen nasıl genç kalabiliyorlar? Mekânlar ruh sağlığını bozmuyor, bizdeki gibi travmatik çirkinlikler yok şehirlerde. 

Bak ben de batıcı aydınlara döndüm. Luzern’i görür görmez satmaya kalktım Türkiye’yi. Yok, öyle demeyin, güzelliği görmek ve estetik duyarlığı da takdir edebilmek gerek.

Kaldı ki eninde sonunda Türkiye’ye aidim. Döneceğim nasıl olsa. Şimdi güzel mekânların güzelliğini idrak etmek lazım. Yağmur ve soğuk fırsat verirse.  Hem Borges ne diyordu Atlas’ında “Bedenim istediği kadar Luzern'de, Colarado'da ya da Kahire'de olsun, sabahleyin uyanıp bir kez daha Borges olma alışkanlığını takındığımda, hiç şaşmaz, Buenos Aires'te geçen bir düşten çıkmışımdır.” Ben de Türkiye’den çıkmış biri olarak meraklı gözlerle, gölü, kordon boyunu tahta köprüsünü ve cephesi resimlerle süslenmiş binaları görebiliyorum. Bir düş gibi. Türkiye’nin kaotik kasabalarından sonra buradaki düzen başlı başına bir huzur kaynağı. Mutluluk katsayısı yüksek olmalı burada yaşayanların.

Luzern yonca demek. Gölü üç(dört) yapraklı yoncayı andırdığı için belki. Belki buraya gelen ölümlülere cennetten bir sahne görme şansı verdiği için. Luzern’de ve gezi boyunca bütün İsviçre’de bu mevsimde görebildiğimiz gazel, sonbaharda dökülen yapraklar. Solmanın, ölümün bile kaç çeşit ve renk olduğunu anlatan rengârenk bir örtü gibi. Kahverengi ağır bassa da. Dün Stein kasabası baderbrück köprüsünü gördüğüm için Luzern’in meşhur tahta köprüsü o kadar ilginç gelmedi. Dünün tekrarı gibi. Aynı mantık aynı mimari.
 

Dönüş yolu yağmurlu. Otoban mola yeri geniş bir tesis. Burada çorba içiyoruz ve sadece İsviçre’ye  mahsus hafif asitli içecek, Rivella. Değişik ama güzel.

Binaların kottan yüksekliğini sağlayan duvarsa bir âlem. Birçok yerde dikkati çekecek kadar bir görünürlüğe sahip.

Yol boyu birkaç yerde dikkatimizi çeken taş duvar ilginç. Demir bir kafesin içinde taş yığınlarla oluşturulan duvarın, mühendislik bir hesabı-planı olduğu kesin. Sürekli yağmur yağan ülkede, nasıl yıkılmıyor? Ağırlık merkezi nerede? İnce demir kafes nasıl taşıyor bu ağırlığı?  Kafes içine taşları yerleştirmenin bir ustalığı olsa gerek. 

Bunları öğrenebilsek mümkün olan en ucuz ve estetik duvar yöntemi. Biz hayret ederek, başımızı sallamakla ve “gâvur yapıyor” demekle yetindik. Resmi gören mimar-mühendis ve fizikçiler belki bir açıklama getirebilir bu tekniğe.
 

İsviçre’nin Çöple İmtihanı

Turla gelseydim böyle bir sorunun farkına varmayabilirdim. Altan’ın evindeyiz ya; kâğıt ve karton çöpler bir kutuda biriktiriliyor. Diğer çöp ve atıklar belediyeden tanesi 5 franka alınan yeşil poşetlerde. Pahalı olduğu için bütün pet şişeler, atıklar ister istemez en küçük hacme sıkıştırılıyor ve parayla alınan poşetin daha çok çöp alması sağlanıyor. Bizde olduğu gibi çöpünü poşetlere doldurup çöp konteynırına atmak yok. Rastgele istediğin yerde çöpünü boşaltmak zinhar.  Uzak bir yerde, tanınmayacağın bir yere bile evinin çöplerini boşaltıp kurtulamazsın. Bunun yüksek cezası varmış. “Nasıl anlayacak senin attığını” diyorum. Atılan çöp poşetini kriminal inceleme gibi araştıran personelle. Zaten bir kimse hakkında bilgi almak için çöpüne bakmak yeterli. Bu nedenle ayda bir defa karton ve kâğıtlar düzenli olarak istif edilip iplerle bağlanıp apartmanın önüne bırakılıyor. Diğer çöpler, belediye paralı poşetinde haftada bir. Ülkelerini temiz tutmak için kurallara sıkı sıkıya uyuyor, İsviçreliler. 

Hiçbir otomobil gelmediği halde kırmızıda bekleyenler onlar. Biz turist ve göçmenler tehlike yoksa geçmekte bir beis görmüyoruz. Kaldı ki burada yayaya müthiş saygı var. Yaya geçidine adımını attığında taşıtlar bekliyor, iki yönden gelen sürücüler. Çünkü burada yayaya çarpmak bir ömür ödemekle bitmeyen tazminat demek. İnsana değer vermek böyle bir şey işte.

İsviçre yeryüzü cennetidir, İsviçrelilere göre. -Ben de iştirak etmekte tereddüt etmem-.  Yasalar sert ve cezalar yüksek.  Özellikle para cezaları. Trafikte, çöp konusunda ve biletsiz vasıtalara binme gibi bütün alanlarda. Disiplinli bir otorite altında, pahalı bir hayat, bu cenneti korumak için. 
O kadar tren, otobüs; vasıtaya bindim bir kere bile bilet soran çıkmadı. Bir; vatandaşına güveniyor İsviçre, iki; denetim olduğunda kesilen ceza bir aylık toplu taşıma bedelinden yüksek. Bu nedenle ayda bir kere denetime takılan biletsiz olsa bir aylık abone bedelinden yüksek cezalar ödeyeceği için bu riske girmiyor(muş) kimse. Şoförler nakit para alıp bilet veriyor ama hiç kimseye bilet sormuyorlar. Sürücünün asıl işi yolcuları kazasız belasız taşımak Avrupa’da. Bilet denetimi gibi yolcularla gerilime yol açacak işlerden muaflar. Denetimi yapan ayrı bir kuruluş. Zebani gibi iri yarı elemanlardan oluşan. Kamu otoritesi bu elemanların cüssesi ile kendiliğinden sağlanıyordur zaten.

İsviçre Serbest Bölge

Aslında İsviçre egemen büyük güçlerin serbest bölgesi sayılır. Paralarının sığınağı. Savaş ve risklerin arasında kaçıp gelebileceği, huzur içinde ve rahat yaşayabileceği ikinci adres. Bu nedenle en çok bankacılık ve hizmet sektörü yaygın ülkede. Arada ABD, Almanya sır hesap sahiplerinin ismini istese de paraların emniyette olacağı kesin bu ülkede. Bu nedenle zenginler, dünyanın her yerindeki devlet yöneticileri, siyasi risklere karşı burada bir hesap açmak emniyetini ihmal etmiyorlar. 

Hayat biraz da bu yüzden pahalı. Dilenciler, göçmenler, mujikler gelip rahatı bozmasın diye. 8 günlük gezide hiç dilenci görmedim. Avrupa’da başka ülkelerde görmüştüm oysa. 

Entrikalı bir dünyada, İsviçre bankalarında hesabının olması bir sigorta, ihtiraslı yönetici ve zenginler için. Üstelik zenginliğinden utanmadan para harcayabileceği bir yer. Her ulaşım aracında birinci sınıf, lüks kompartımanlarda halkın kokusundan uzak seyahati tercih eden bir kesim var. Yolculuk yaparken bir yandan da harıl harıl çalışıyorlar. 

İsviçreliler dindar değil ama kilise vergisi de yüksekmiş. Cemaatsiz ama zengin kiliseler var. Papalığın (Vatikan’ın) paralı askerleri İsviçrelilerden oluşuyor, bildiğiniz gibi. Bu nedenle kiliseye sadakat sürüp geliyor tarihten bu yana. Kilise için de en iyisi, vergisini ödeyen ama giderleri artırmayan bir cemaat tabii ki.

Cennet İsviçre’nin muhafazası için vatandaşlar yüksek disiplin altında, pahalı bir hayatı idame için çabalayıp duruyorlar. Hemen burnunun dibinde Almanya ve Fransa’daki fiyatların üç katı bir tüketimi (hayatı) sürdürmek ne kadar mümkün bilmiyorum. Bu yüzden halkın sınırları geçip alışveriş yapılmasına bir itirazları yok belki de.  Ancak şehirleri caddeleri, göl ve ormanları görünce insan bu güzelliği muhafaza için kendiliğinden bir vazife edinir doğal olarak. Ben de izmaritleri çöp kutusuna atıyordum burada. Sosyal bir baskı hissediyorsun üzerinde. Bu temiz ve düzenli şehirleri kirletmekten kaçınıyorsun ister istemez.

Üç ayrı (şimdi romanşlar da çıktı) kültürü sorunsuz bir arada yürütebilmesi başarı elbette. Bölgeleri savaş sınırı ayırmıyor. Şehirlerde caddelerin genişliği, düzenliliği Alman bölgesini, daha dar sokaklar İtalyan bölgesini gösteriyor. Zencilerin göze batacak kadar çoğaldığını görünce Fransız bölgesine geldiğinizi anlarsınız. Cenevre gibi. Milletler mozaiği. Özellikle uluslararası kuruluşların kalabalık personeli bu etkiyi sağlar.

Resimlerde evlerin aylık kira ve satış bedelini görüyorsunuz.