Kitapla Büyümek


 

Sadece tek bir Kitap olan bir evde doğdum. İlaç için bile başka bir kitap hatta broşür dahi yoktu. Gazete, dergi hak getire.

Parçalı kumaşlarla yapılmış bir çanta içinde. Annemin çeyiziyle gelmişti; Kuran-ı Kerim.  Evet, somut olarak vardı ama okuyabilen yoktu evde. Duvarda ihtişamla dururdu, hiçbir şey anlatmadan. Arada yemin etmek için çıkarılırdı kılıfından; söylenenleri el basarak doğrulatmak için. Kitap üzerine yemin etme-el basmasını okuma yazma bilmeyen anne-babamın inandırıcılık sorunu yaşamalarından çok kitapla aralarındaki gizli bağ olduğuna inanırdım. Bu davranışlarda örtülü bir biat, sırları gizli, karmaşık anlamlara sahip kutsal bir kitabın gücüne teslim olmayı sezerdim. Bu merasime şahit olmak bilinmeyen âlemlere açılan bir pencereden bakmak gibiydi.  Öğrenmenin yakıcı ateşi o kitabın içeriğine olan merakımla tutuştu. Kâğıttan öte derin anlamlar barındırdığını sezmemi sağlardı, duvardan her indirildiğinde. İlkokula kadar görünmez otoriteye sahip böyle bir kitabın yanı başında büyüdüm.

I. Okulda görüyordum kitapları. Elimizde, çantada, çizilen, yıpranan, yırtılabilen. Sonra kütüphanede. Yoksunluklarımızı, yoksulluklarımızı örten, elbise-önlük yerine kuşandığımız, bizi büyüten, güçlendiren zırh gibiydi. Cici elbiselerine rağmen arkadaşları karşımızda zayıf düşüren, yarışta nal toplayacak kadar geride bırakmamızı sağlayan kanatlardı kitaplar. Öğretmenimiz bile ansiklopedik bilgilerimize direnemez; “Everest’e ilk kim çıktı?” gibi - doğaldır ki- cevap veremediği sorularla rahatsız etme ayrıcalığına sahip kılardı bizi. Neyimiz eksikse önemsizleştiren bir destek, parmağımızı mürekkebe batırmadan önümüze serilen yenidünyalardı. Çelimsiz vücudumuzla yükseklere tırmanabilmemizi sağlayan basamaklar. Çamaşırdan daha sık, biten kitapları yenileriyle değiştirirdik. Bir kitaptan ötekine geçerek kâğıtları kemiren kitap kurtlarına dönmüştük. Kemirecek ekmeğimiz olmadığı halde. Hayat bizi ne kadar sınırlı, dar ve mahrumiyet dolu bir alana sıkıştırmışsa,  kitaplar sınırsız, engin ve çoğaltan bir hayal gücüne açardı.

II. Müslüman olduğumuzu, İslamcı olduğumuzu söylemeye başlayınca, örgüte göklerden gelen talimatların bulunduğunu kitaplarla anladık. Kendimize bir gaye, ideoloji edinince hayatın coşkun akışına kapılmak yerine patikalara çekilmeyi marifet bildik. Her yeni kitapla yeni yoldaşlar edinen eylemlilik heyecanı sarardı bizi. Yaşamanın ana caddesinden patikalara sapan kararlılık içinde. Çevremizdeki Müslümanlardan farklıydık. Biz kitabın gizli emirlerini açık etmekle görevli misyonerler olmuştuk. İhya’da okuduğum bir hadiste “parmağında demir yüzük varsa yanında saf tutmaktan kaçının” emrini tehiyyatta geriye çekilmek olarak anlayacak kadar samimi ve aptaldık belki de. Yanımdaki cami cemaati, uçmaya niyetlenen ancak emekleyebilen bir safdil olduğumu düşünmekte haksız mıydı? Yan gözle izlerken beni?

Askeri kamplarda özel eğitim alanlar, gözü kapalı silahı söküp tekrar birleştirebilirdi. Kitapları, ideolojileri parçalarına ayırıp tekrar birleştiren, sonunda fikir kaleşnikofunu kuran bizler yanında çocuk oyuncağı idi onların hünerleri. Her ideolojik grubun fikri eğitimi için kitaplar vardı. Haklı çıkmak, galebe çalmak, yol almak içindi okumalarımız. Kitaplar bize ideolojik bir kale kuracaktı. Abdulkadir Udeh’in İslam Ceza Hukuku, Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu… cilt cilt kitapları devirmek bir ödev olmuştu artık. Gönlümüzdeki devleti kurmayı sağlayacak mühimmat ve teçhizatla kuşanıyorduk. Kuşatma binlerce yıl sürse bile direnebilirdik. Özgürlüğün çekimine ne kadar kapılmışsak; ideallerimizin o kadar tutsağı olmuşuz. O zaman bize romantik gelen “tasarım”ın bugün İŞİD elinde şeytanlaştırılması, itici hale gelmesi ne kadar hazin bir sonuç.  Sonunda Anadolu”nun şevkine yükledik bahaneyi. Kendini yorgun hissettiği zaman bizim gibi bıçkınlarla yenilenmek ve dinamizm kazanmak ister Anadolu. Çantaları kitap, dilleri vaat, elleri marifet, zihinleri proje dolu cüretkâr gençlerle.

 

III.

Hukuk kitapları, emir kipiyle konuşan despotlardı. Ancak ilamlar, içtihatlar, doktrindeki görüşler farklılık arz ettikçe şart kipine hatta istek kipine dönüşen esnekliği/yorum farklılığı bir uyanıştı demek. İki hukukçu varsa üç görüş oluşabildiği görülüyordu. Mezhepler belki de bunu anlatmak için vardı. Bu durumda artık kitapları kesip biçecek, eğip bükecek gözü karalık sardı bizleri. Sorgulayan bir savcı gibi oturunca kitabın başına, açıklığını kaybeder kitap; kendini göstermez, ima ve imgelerle dolu bir alandan konuşmaya başlar.

 

 

IV. Kitaplardaki mermi, sıkılacak kurşun cümlelerinden gına gelmeye başlar bir zaman sonra. Artık bireysel soru(n)larımıza cevap aranan, ifade edemediğimiz cümleler arar oluruz kitaplarda. Bu kadar farklı dilde konuşan, sınırsız çeşitliliğe, cömert memelere sahip kitaplar. Oynanacak oyun, oyalanacak eğlencemiz yoksa da kitaplarla kâğıttan disneylandlar kurmamız mümkündü. Şiir edebiyat ve sanat kitapları ile Kevser’e ulaşmak da sözkonusuydu, görmediğimiz imbiklerden gelen. Topraktan altını ayırmanın ihtisası böyle gelişti sonra. Uykuları unutturan, kandilde biraz yağ varsa kendini okutturan kitaplar.

 

Tamamlanmış insan demek bir bakıma kitap. Görücüye çıkmış, yazanın müdahalesinden uzak bize teslim olmuştur. Elde somut bir şekilde tutulabilen, karıştırılan, altı çizilen sonra tekrar bakılabilen. Cimrinin paraya, uykusuzun yatağa, üşüyenin ateşe olan iştiyakı bizde kitaplara yönelik.  Kitapların verdiği cüretle sanatsever ve düşünür bile olabiliyoruz. Etik, estetik ve hayal gücüne abanan bir açgözlülükle. Rahatlama ve gevşeme fırsatı tanımayız kendimize. Sürekli başımızı bileme taşlarına eğmeliyiz. Beynimizi bileylemek için. Kalp atışı gibi. Atar ve toplar damarların eylemliliği gibi zinde tutmalı bizi kitaplar.

Kitaplarım dört ayrı yerde dağılmış halde bugün. Tozlara, kitap kurtlarına, zamanın eskiten sarartıp solduran etkisine maruz. Ancak her biri cevherden bir tuğla sanki; tarihi bir bina gibi inşa etti bizleri. Kendimizi sonsuza dek sürdürmeye, şimdinin (anın) sınırlarını aşmaya kitapların verdiği birikimle cüret ettik. Hayatın canlılığına soluk bir geleceği değiştirdiğimiz duygusuna ara sıra kapılsak da.

(Neden İzlanda derken, aysberg var; ‘ice’ kelimesinin okunuşu farklı bu kadar.  Aysland veya  izberg deselerdi gibi önemsiz ayrıntılar labirent bulmacalardan zevkli) Bizi bu kitap oyunlarından alıkoyacak hayatın ne sürprizi var ki?

Belki trajik olan: iyi bir kitap okumak için insanın oturup kendisinin yazmak zorunda kalması. Şu ana kadar bu sorun gelip bulmadı ama yakındır diyen bir ses sürekli beni tahrik ediyor artık.

Tahriklere kapılma diyen bir ses de kitaplara uzanmam için teşvik ediyor bir yandan.