Kürt Sorununun Tarihsel Seyri Ve Arkaplanı (II)


Siyasallaşma Süreci

Kürt sorununun 1970’li yıllardan itibaren genel tarihi seyrinden çok farklı bir mecraya doğru girdiği yadsınamaz. Sol siyasetin güçlü etkisi altındaki Kürt realitesi artık daha farklı bir öz bilinç geliştirmeye başlamış, toplumsal ve siyasal tasavvurlarında ciddi değişmeler söz konusu olmuştu. Kürt sorununun bu yıllardan başlayarak terör sorununa dönüşmesi de bu minval bir değişimin sonuçlarından biriydi. Sorun artık ciddi şekilde siyasallaşmış, Kürtler ulus-devlet gerçeğini hesaplaşılması gereken bir mesele olarak önlerine koymuşlardı. Bir taraftan modernleşme sürecinin doğurduğu toplumsal beklentiler, diğer taraftan siyasallaşma faktörünün yol açtığı ideolojik temayüller sonucu Kürt realitesi yavaş yavaş dindarlık-muhafazakarlık parametreleriyle soğrulamayacak bir iklim içine girdi. Bilhassa devletin müesses nizamına cephe alan sol yaklaşımlar Kürtlük bilincini uyandırma çabalarıyla etkili oldu.  Dahası şiddet, Maocu ve Leninist örgütlenmelerle mücadelenin temel enstrümanı haline geldi. Kürdistan İşçi Partisi (KİP), Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) 1970’lerdeki süreçte şiddet eylemleriyle terör sorununun fitilini ateşlediler. Bu süreçte Kürt halkı sosyal açıdan da belli bir çözülme sürecine girmiş, feodal ilişkilerin etki alanı izafi şekilde azalmıştı. Ortaya çıkan boşluk sol tandanslı Kürt aydınlar ve gençlik hareketleriyle dolduruluyor, yeni bir Kürt realitesi oluşuyordu. 1978’de Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kurulmasıyla birlikte bu realite tarihi bir güzergaha doğru kanalize olma yoluna girdi. “[U]zun süreli halk savaşı stratejisini uygulamaya” (Bora 2017, 852) geçirmeyi öngören PKK, bilhassa Maoculuktan ilhamla bir Kürtlük, sosyalizm ve mücadele bilinci geliştirmeye çalıştı. Şiddet, Kürtlerin “kendini bir özne olarak görebilmesinin” (Age, 856) vasıtası olarak lanse edilmeye çalışıldı. Bu amaçla özeleştiri önemsendi; örgütün lideri Abdullah Öcalan tarafından Kürtlerin tarihleriyle, kendileriyle ve dolayısıyla devletle hesaplaşmalarını sağlayacak etkin bir metot olarak devreye sokuldu. Öcalan “Kürt ulusal karakterinin gelişmemiş, işbirlikçi karakterli olduğundan, bağlanamadan edemediğinden” yakınarak süregelen bu kölelik konumundan kurtulmaya çağıran söylevleri ve “savaşçı olmayanın kişiliği de olmaz “ düsturuyla bir kıyam ruhunun oluşturulmasına önayak oldu; 1985’te “PKK tarihi insanlaşma hareketidir” tarzı söylemlerle Kürt asabiyesini ateşlemeye çalıştı (Age, 857). İsmail Beşikçi gibi aydınlar milliyetçiliği anti-emperyalist söylemlerle takviye ederek Kürt asabiyesinin gelişmesinde etkili oldu: “Kürt halkı sömürge bile olmamıştır. Kürtler köleleştirilmek, kişiliksizleştirilmek, adıyla, sanıyla, diliyle, kültürüyle tarihten ve yeryüzünden silinmek istenen bir halktır” (Age, 855). Öcalan’ın liderlik vasıfları da PKK’nın toplumsal destek kazanmasında muhtemelen önemli rol oynadı. Daha açıkçası Kürt halkı, Öcalan’ın liderliğinde kendisi için etkili bir ifade ve temsil imkanı bulmaya başlamış, o güne kadarki “lidersizlik açığı” kapatılmış gibiydi. Fakat Kürt realitesi  Öcalan’ın temsil ve ifade alanıyla sınırlanabilir olmaktan da uzak. Onu aşan hatta belki onu kuşatabilecek daha geniş çaplı bir realiteden söz etmek gerekiyor. Ne ki dindarlık ve Türkiye vatandaşlığıyla motive olan bu realitenin onu kuşatacak bir düzeye gelmesi pek de kolay gözükmüyor. Terör sorununu tam anlamıyla bertaraf edebilmek için elzem olan bu kuşatmanın ideolojik, kültürel, sosyal, siyasal parametrelerini bir bütün olarak özümsemiş bir perspektif ortaya koyamadıkça olan biten her şeye şüpheyle bakmak icap eder. Sorunu kapı arkasına süpürerek ortadan kaldıramayacağımız apaçık bir gerçek.

Bütüncül bir bakışla soruna nüfuz etmek ve radikal çözümler üretmek yerine, Türk siyaseti bu sorunun adını koymakta bile uzun yıllar direndi. Kültürel haklarla bilhassa da kimlik siyasetiyle ilgili sorunlar elden geldiğince ötelendi. GAP’ın bir entegrasyon projesi olarak gündeme getirilmesi ne kadar olumlu da olsa, bununla sorunun çözülebileceği sanısı statükocu zihniyetin bir yanılsamasıydı daha çok. Bu yanılsama Kürt sorunu konusundaki cesur yaklaşımlarına rağmen Turgut Özal’da da yok değildi. “Özal, Kürt sorununun, esasında bölgesel geri kalmışlık sorununun çözümüyle beraber ortadan kalkacağına inanıyordu. Tıpkı Süleyman Demirel’in GAP’ı bir entegrasyon projesi olarak sunması gibi GAP için Türkiye’nin birliğinin simgesi ifadesini kullanmaktaydı” (Yeğen 1999, 196). Bununla beraber mızrağın çuvala sığmadığının farkındaydı. Liberal bir siyasetçi olarak Kemalist devlet ideolojisini Kürt sorununun çözümünde ciddi engel diye görüyor, AB’ye tam üyeliği kurumlardaki Kemalist otoriteyi kırmanın bir vasıtası olarak değerlendiriyordu. Yanı sıra çözüme yönelik bazı adımlar atmaktan geri durmadı. “Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde atılan önemli adımlardan biri 1991’de 2932 sayılı kamusal ve özel alanlarda Kürtçe kullanılmasını yasaklayan kanunu yürürlükten kaldırmak oldu.” Özal bununla kalmayıp, “Nisan 1992’de Kürtçe televizyon ve radyo yayınına izin verilmesinin ve Kürtçenin okullarda ikinci dil olarak öğretilmesinin hükümetin Kürt sorunuyla daha etkin başa çıkabilmesine yardımcı olabileceğini öne sürmüştü.” Ancak DYP-SHP koalisyonu döneminde Cumhurbaşkanı Demirel, “Terör halledilmedikçe kültürel konular tartışılamaz” diyerek süreci tıkamıştı (Kökçe, Age, 68-69). Diğer taraftan 1991’de SHP listesinden Meclis’e giren Kürt milletvekillerinin Kürtçe yemin etmeleri sebebiyle tutuklanmaları, bilahare 1992’de Halkın Emek Partisi’nin kapatılması Kürt sorununu iyiden iyiye köpürten bir süreci başlattı. Bir taraftan terörün tırmanışa geçmesi, diğer taraftan legal Kürt siyasetinin devletten ardı ardına yediği tokatlar sorunu çözümden çok çözümsüzlüğe doğru götüren, başka bir açıdansa çözümü dayatan etkenler oldu.

Ancak PKK ve legal Kürt siyaseti her şeye rağmen çözümün anahtarı olabilecek bir güce sahip değildi. Bölgedeki Kürt realitesini temsil edecek kabiliyeti bir türlü gösteremiyordu. Din faktörü, PKK ve Kürtçü siyasetle Kürt halkı arasındaki korelasyonu zayıflatan en önemli amil olarak önemini korumaya devam etti. Öcalan’ın ve bilahare solcu Kürt siyasetçilerin solun dinle ilişkisi konusundaki bazı yapıcı yaklaşımları, belli ki Kürt halkını ikna etmeye yeterli gelmedi. Abdullah Öcalan, daha 1989’da Doğu Perinçek’e verdiği bir mülakatta solun dinle ilişkisini sorgulayarak, din düşmanlığının halkıyla yabancılaşmaya sebep olduğunu söylemişti (Age, 64). Refah Partisi’nin 1994 ve 1995 seçimlerinde bölgedeki etkileyici başarısı hiç şüphesiz Kürt realitesini belirleyen İslami dinamiklerden gelmekteydi. Bu tablo, PKK ve Kürtçü sol siyaseti din karşıtı söylemlerden vazgeçmeye doğru götürdü.  Fakat bu tür taktik çözümlemelerle Kürt realitesine hakim olmanın imkansızlığı giderek daha iyi görülmeye başlanmıştır. Türk siyasetine muhafazakar ve demokrat kimliğiyle yeni bir aktör olarak giren AK Parti’nin 2002 seçimlerinden itibaren bölgede dominant güç olarak varlık göstermesi, Kürt realitesinin hakim dinamikleri ve özelliklerini iyiden iyiye tebarüz ettirmiştir. Kürt halkının AK Parti’ye gösterdiği teveccüh, buradaki realitenin PKK ve onun siyasal uzantılarıyla olan doku uyuşmazlığının bir ilan ve ispatı olarak kendisini göstermiştir. Öcalan’ın 1995’te “Ben Türkiye’ye aşığım. Ben Kürt milliyetçisi değilim” şeklindeki beyan ve yaklaşımlarının da bu doku uyuşmazlığını ortadan kaldıracak etkiye sahip olmadığı anlaşılmaktadır.

 

Son Devre

AK Parti Kürt sorununu çözme konusunda etkili bir siyaset izledi. Kürt sorunu artık laik ve milliyetçi sol ideolojinin inhisarında ajite edilecek bir malzeme olmaktan çıkmalıydı. Tayyip Erdoğan 2005’teki Diyarbakır konuşmasında geniş perspektifli bir yol haritasının işaretlerini verdi: “Büyük devlet hatalarıyla yüzleşebilen devlettir. Geçmişte idari ve siyasî hatalar yapılmıştır, bunlar yok sayılamaz. Kürt sorunu sadece bölgenin değil tüm Türkiye’nin, herkesin sorunudur. Benim de sorunumdur… Kürt sorunu ne olacak, nasıl çözülecek? Anayasal düzen, toplumsal bütünlük içinde daha çok hukuk, daha çok demokrasi ve daha çok refahla çözülecek” (Age, 77). Olağanüstü Hal’in kalkmasıyla atılan adımların adından 2009’da  Çözüm Süreci’nin başlatılmasıyla bir bahar havası hissedilmeye başlandı, Kürtçe’nin eğitim müfredatına girmesi, TRT ŞEŞ’in açılması gibi girişimlerle çözüm iradesi pekiştirildi. Ne ki Kürt realitesiyle Türk devleti ve siyasal realitesi arasındaki fay hatları da gün yüzüne çıkıyor ve/veya dış mihrakların/şartların da etkileriyle yeni fay hatları oluşuyordu. 7-8 Ekim Kobani olayları üzerinden elde edilen prim ve Rojava faktörü ideolojik, milliyetçi halüsinasyonları tetiklemeye başlamıştı. “Rojava Devrimi” diye adlandırılan Suriye’deki kantonlaşma sürecinin Kobani kalkışmasıyla Türkiye’de de hayata geçirilebileceği umudu içten içe filizleniyor gibiydi. Buna rağmen hükümet neye mal olursa olsun süreci devam ettirme konusunda bir kararlılık sergiliyordu. Ancak Kürt siyaseti yapan örgütlerle devlet arasındaki diyalog ve güven sorunu bitmek bilmedi. KCK, eylem ve tutumlarıyla süreci aksatacak gerilimleri beslemeye devam ettiği gibi, Çözüm Sürecinin başlatılmasını müteakip  Kandil’den gelenlerin Habur sınır kapısındaki karşılanma şekli, Türkiye kamuoyunu hiçe sayan ajitatif bir eyleme dönüştürüldü. Sürecin sadece Kürt açılımı değil, esasen bir Millik Birlik Projesi olarak yürütüldüğü görmezden gelindi. Dahası 2013’te başlatılan Süreç içinde Şırnak, Diyarbakır, Hakkari, Van gibi illerde ciddi mühimmat stokları yapılarak, bu süreç saklı emeller doğrultusunda bir fırsat olarak kullanılmaya çalışıldı. Hükümetse 2013’te oluşturulan “akil insanlar” heyetiyle çözüm sürecinin toplumsal zeminini oluşturacak adımlar atmaya bütün iyimserliğiyle devam etti. Bu süreçte PKK’nın silahı bırakacağı intibaı ve Türkiye vizyonu sebebiyle Kürt halkı 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’ye büyük destek verdi. Ne yazık ki Çözüm Süreci de Kürt siyasetinin legal planda güçlenmesi için verilen halk desteği de tam anlamıyla heba edildi. Rasyonel bir tutumla Çözüm Süreci’nin mümkün bütün kazanımlarını elde etmek yerine terör fanatizmi Kürt siyasetine baskın geldi.

Süreç böylece 7 haziran seçimlerinin ardından, yaşanan bu güvensizlik sorununa ve Kandil merkezli PKK vesayetine mağlup oldu. Silvan’a yapılan baraj bahane gösterilerek PKK’nın ateşkesi bitirdiği açıklandı, 20 Temmuz’da Cemil Bayık halkı silahlı mücadeleye çağırdı. 22 Temmuz’da Şanlıurfa’da 2 polisin öldürülmesiyle Çözüm Süreci bitirildi.

Ne ki Türkiye realitesini yeterince kavrayamayan mahfiller, hendek savaşlarıyla Kürt realitesini kavrayamadıklarını da göstermiş oldular. Sur, Nusaybin, Cizre ilçelerinde devletin katliam yaptığı ileri sürülerek halk ayaklanmaya çağrıldı, ancak çağrılar cevapsız kaldı.

Bütün bunların sonunda Erdoğan “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” diyecek bir noktaya geldi. Kürtlerin genel durumu ve kültürel haklarıyla ilgili pek çok iyileştirme yapılmış, bir dönem hayal bile edilemeyecek gelişmeler sağlanmıştı elbette.  Ancak verilmiş pek çok haklarla Kürt realitesinin soğrulup soğrulamayacağı sorusunu bugün için cevaplayabilme şansımız pek yok. Kürt asabiyesinin hangi değer ve duygularla motive olduğu/olacağı hususu işin bam telini oluşturuyor. Kürt sorunu pragmatik politikalarla yönetilebilir veya çözülebilir mi, bu da ayrıca dikkat gerektiren bir soru.

Beğensek de beğenmesek de gerçek şu ki, asimilasyon politikaları ve algısı Kürt sorununun en önemli sebebini oluşturuyor. Devleti her türlü asimilasyon politikası ve unsurlarından arındırmadıkça sorunun çözülmüş olduğu varsayılamaz. Dahası bunun bile yeterli olup olmayacağı kuşkulu. Türklerle Kürtleri gerçek anlamda tek millet haline getirecek bir ontolojik bütünleşmeyi sağlamaya ihtiyaç var. Dinin bu açıdan önemli bir avantaj olduğu doğruysa da yeterli olmadığı kabul edilmeli. Bölgesel şartları dikkate aldığımızda bu topraklarda tek millet olmanın daha özel, daha kompleks mecburiyetleri olmalı. O da kısacası büyük millet ve güçlü devlet olmaktır diyebiliriz. Bunun içinse ayrıştırıcı unsurların yerine bütünleştirici unsur ve değerleri ikame edecek bir idealizasyonu hayata geçirmektir. Din, bu idealizasyonun en başat unsuru olarak rol oynayacaktır. Fakat farklı inanç sahipleri için de millet olma duygusunu motive edecek bir varoluş ve kaderdaşlık bağını tesis etmek gerekir. İnsan ilişkilerimiz, kültürümüz, hayat tarzımız; ahlaki, insani, sosyal, bilimsel ve dahası ideolojik değerlerimiz ile bizi daha fazla kaynaştıracak ve büyük millet haline getirecek özgül bir varoluş zeminini (realitesini) inşa etmek zorundayız.

Bu anlamda Kürt halkının, Türkiye’ye ve bu toprakların bereketine güvendiğini, ümidini yitirmek istemediğini, buradaki kardeşlik ruhu ve şuurunun gücüne kani olduğunu fark etmek mümkün.

________________

Bora, Tanıl /2017), Cereyanlar / Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, 3. Baskı.

Yeğen, M. (1999) Devlet Söyleminde Kürt Sorunu kitabından aktaran Halime Kökçe (2011), AK Parti ve Kürtler, Okur Kitaplığı.

Kökçe, Halime (2011), AK Parti ve Kürtler, Okur Kitaplığı.